Arşiv | Kasım, 2009

soru..

12 Kas

-Cenk Ç. Özkömür-

“..oysa onun sevdiği onda elbette kendi hayalidir
varlığı değildir onun varlığına katılıp ikmalidir..”
attilâ ilhan

bir sorum var.

soru’yu kendime soruyorum. tekrar, beni yıldırmıyor. fakat, işe de yaramıyor: ileri gitmiyorum: hep aynı yerdeyim. ilişki, tekrar demek oluyor: hayat gibi. kendime hayatımla ilgili sorular soruyorum..

*

varlığım, o kadınla tamamlanıyor.

böyle sanıyordum. aslında, bu, en büyük yanılgım.

çoğu erkek, hâlâ böyle olduğuna inanıyor: varlıklarını, hayatlarındaki kadına bağlıyorlar. kadınlar için bunu iddia edemem. rol yapıyor olmalılar.

*

sorgulamadan, yaşayamıyorum. sorgulamak, beni yormalıymış; etrafım, böyle düşünüyor: gerçekte ise ben, onlar için üzülüyorum; onlar, benim için yoruluyor.

onun yanındayken, sorgulamıyordum.

*

bir büyüğüm, ‘hayatta, hep kolayı seç’ dedi.

kafamı kurcalıyor. hem de çok. ne büyük ağırlık: çok gencim. bana bunu neden yaptı?..

mutluluk ne; mutluluktan, ben ne anlıyorum, o ne anlıyor; hayata bakışımla onun bakışının aynı olamayacağı gerçeği.. bunlar, onun aklına gelmeyenler: nasihat vermek, ne kolay: yaşla irtibatlı sanıyorlar.

ayrıca, ‘zor’ ne demek? zor.. ne kadar soyut!..

bir ‘zor’ üzerinde hemfikiriz, diyelim: zoru elde etmeden, ‘başarmış’ olur muyum?..
meselâ: benim olan kadın, benim başarım mıdır?..

galiba, yanlış örnek: erkek, kadın ve başarı, bu üç kelime, aynı cümle içinde rahatsız ediyor.
büyüğüme öfkem, geçmiş değil.

*

artık biliyorum ki, soru’m o kadına ilişkin değil.

soru, o, yanımda yokken, vardı. bildiğimi sanıyordum.

bir gün, ellerini tutuyor ve yüzüne bakıyorken, soru’yu düşünmeye başladım. anladım: soru, hep vardı. onunla ilişkilendiren bendim.

*

beni, kafasında bir yere oturtmaya çalışıyor. benden beklentileri, onun hayattan beklentileridir: fikrimi sormuyor bile. beraber olmamız, onu onayladığım anlamına geliyor: böyle düşünüyor. onu onaylamak, onun hayatını, hayattan beklediklerini onaylamaktan farklı. bunu ona anlatamam.

*

sevgi arayan biri, beni sevmesin, istemiyorum. sevilmek isteyen bir kadını, hiçbir zaman istemedim. her şeye rağmen sevmeli. aşk, böyle olur. olursa..

kadın, işsizin, iş araması gibi sevgi arayabilir. aynısını yaptığını düşündüren erkek, annesini arıyordur; kadın ise, her şeyini.

erkek, annesini her şeyi sanıyor.

*

benim derdim, onaylanmak değil. onaylanmak istemiyorum. soru’ma cevap bulma arayışında değilim. sonum, onaylanmaktır.

*

âşık olduğum, kadın mı, aşk mı: bu çelişki, öne çıkıyor: bunun içinden çıkabilen, hiç şüphesiz yalnızdır: ‘olgu’ olarak değil, ‘ruh hâli’ olarak..

soru, benim için bir çelişki değil: soru, kendiliğinden.

var olmamı sağlayan, soru.

Reklamlar

cinsellik kişisel hayatın göstergesidir

10 Kas

-Rüşdü Paşa-

 “gülmek, gözyaşlarından daha kutsal ve hatta daha anlaşılmazdır.”
 bataille

kadın, gösterir. kadın, görüntüden ibarettir. birleşen, değişik kadınların parçalarıdır. kadın, birleştirildiğinde birşeydir.

kadın kelimesinin kibarı bayan kelimesi değildir. karı kelimesinden kadın kelimesine, kadın kelimesinden bayan kelimesine geçmek imkanı yok. geçmeye çalışanlar olabilir. takılma olur. takılma, geç fark edilen şeydir.

hakiki kadın kibarlık talep etmez. kibarlık, tuzak dışında birşey. zarafet bir erkek hareketidir ve kadına yönelmez.

cinsel yaşam ve ölüm, dine bağlı kutsal bir alan oluşturdu.

kadın derininde cinsellik varsa kadın, kadındır. cinsellik, göstergedir. cinsellik, pratik göstergedir. cinsellik, yoğunlaştırılmış tarihtir. cinsellik, yoğunlaştırılmış tarihin pratik göstergesidir.

nietzsche’ye göre, kelimeler, yorumlardan başka bir şey değildir.

sözcükler nietzsche’ye göre bir gösterilen belirtmezler, bir yorum dayatırlar.

kapital’in birinci cildinde, paranın işlevi bir göstergedir. nietzsche’de sözcükler, adalet ve iyilik ve kötlükle ilgili sınıflandırmalar, sonuç olarak göstergeler, maskedir.

yorum, kendisini sonsuza kadar yorumlama, kendine her zaman yeniden kavuşma zorunluğuyla karşı karşıyadır. buradan iki önemli sonuç çıkar. bir: yorum bundan böyle her zaman kimin yorumlaması olacaktır; gösterilen içindeki yorumlanamaz, dipte olan yorumlanır: yorumu yapmış olan. yorum ilkesi yorumcudan başka birşey değildir ve bu nietzsche’nin ‘psikoloji’ sözcüğüne verdiği anlamdır. ikinci sonuç, yorum her zaman kendini yorumlamak zorundadır ve kendine geri dönmeyi ihmal edemez. yorumun ölümü, göstergelerin varlığına inanmaktır. birinci olarak, gerçekten anlamlı ve sistematik işaretler olarak göstergelerin var olduğuna inanmaktır. tersine yorumun yaşamı, yorumlardan başka bir şey olmadığına inanmaktır. yorumbilgisiyle göstergebilimin iki amansız düşman olduğunu iyi anlamalıyız. gerçekten de, göstergebilime geri çekilen bir yorum bilgisi göstergelerin mutlak varlığına inanır: yorumların şiddetini, tamamlanmamışlığını, sonsuzluğunu terk eder, belirticinin terörünü egemen kılar ve dilden kuşkulandırır. burada marx’tan sonra marxism’le karşılaşıyoruz. tersine, kendi üstüne kapanan bir yorumbilgisi kendilerine işaret etmeye devam eden dillerin alanına girer, delilik ve katıksız dilin ortak bölgesine girer. nietzsche ile karşılaştığımız yer burasıdır.

yorum, nietzsche’de durmuyor ve gerçeklikin harcını oluşturuyor. dünyayı yorumlama ve dünyayı değiştirmek nietzsche’de iki ayrı şey değil.

kesin olan bir şey olmalı. göstergenin öneminin göstergeye atfedilen önem ve itibarda yaşandığı açık olan belli bir değişiklik onsekizinci yüzyıl sonunda ya da ondokuzuncu yüz yıl başında meydana geldi. kelimenin klasik anlamı ile filolojinin keşfi ve saire kültürel göstergeler dünyamızı yeniden düzenlediler. yalnızca hegel’de değil, hegel’in tüm alman çağdaşlarında var olan, çok geniş anlamda ele alınan doğa felsefesi türünden şeyler, göstergeler rejiminde, o dönem kültüründe meydana gelen bu değişimin kanıtıdır kuşkusuz.

(devam etmek mi? istiyordum, ama aldırmıyordum şimdi. yararı yok çünkü. yazdığım sırada canımı sıkan şeyi söylüyorum: herşey anlamsız mı acaba? yoksa herşeyin bir anlamı mı var? bunu düşünmek beni hasta ediyor. sabahları uyanıyorum -milyonlarca insan gibi; kız çocukları, erkek çocukları, bebekler, yaşlılar; hiçbir zaman dağılmamış uykular….ben ve bu milyonlar, bizim uyanmamımızın bir anlamı var? gizli bir anlamı?  elbette gizli! ama hiçbir şeyin anlamı yoksa, boşuna çabalıyorum: kurnazlıklardan yararlanıp gerileyeceğim. kendimi koyverip anlamsızlığa satacağım: benim için bu, bana işkence eden, beni öldüren cellat, en ufak bir umut ışığı yok. ama ya bir anlam varsa? bugün bilmiyorum bunu. yarın mı? ne bileyim? ‘benim’ işkencem olmayan bir anlam düşünemiyorum, bakın bunu iyi biliyorum. ve şimdilik: anlamsızlık! bay anlamsızlık yazıyor, deli olduğunu anlıyor: bu korkunç bir şey. ama deliliği, bu anlamsızlık -ansızın ‘ciddi’leştiği için- tam olarak ‘anlam’ mı? (hayır, hegel’in bir deli kadının ‘kutsanması’ ile bir ilgisi yok…) yaşamım ancak anlamsız olması koşuluyla bir anlam taşır; deli olayım: anlayabilen anlasın, ölen anlasın…böylece, varlık işte burada, nedenini bilmeden, soğuktan titreyerek…sonsuz büyüklük, gece onu kuşatıyor ve kesinlikle bile bile orada bulunuyor…’bilmemek’ için. ama tanrı? onun hakkında ne diyorsunuz rahat ve güzel konuşan baylar, inançlı baylar? devam edecek miyim? bitirdim. george bataille, madam edwarda.)

meksikalı öldürmek bir çözüm değildir

10 Kas

-rüşdü paşa-

   ‘insan, tarih içinde bir varlık değil, tarihin kendisidir’.
   paz

öğlen, duraktır. sabah kıpırtısının durduğu an. yeni birşey olmayacak imgesi. hareketsizlik.

meksikalı amerikan konsolosluğuna ait duvarın kenarında. tek ve ayakta. eğik.

bir meksilalıyı tanımak meksikalıların tamamını tanımaktır.

yalnızız. beni yalnızlaştıran doğal hayattan toplumsal hayata geçiş değil, meksikalıdır. oyun ve devrim, yalnızlıktan kurtulmanın iki modeli. ikisi de mümkün. insanın kendini buluş deneyimi, sosyal dunya içinde. kendini yeniden yaratmak. doğmak. tarih bilinci, tarihin yeniden inşaası ile bir gelecek kurulmasına imkan verir. şudur tarih bilinci denilen ilginç şey: ‘biriciklik durumunu kavramak’. üç kelime. biriciklik, durum ve kavramak. biricik değilsek, bir durum yoksa ve kavrayamazsak, gittik.

meksikalı yalnızlığımı hatırlatıyor. dunya kapitalist sistemindeki yerimi.

meksikalı yalnız değil. meksikalının tek olmak durumu hakkında fikri yok, olmadı. bir meksikalı bir başka meksikalının kütlesinden yalnızca parça. bunu bilir. bir de şunu: kurtuluşu, köle olması pahasınadır. bir meksikalıyı düşünmez meksikalı. meksikalı meksikalıyı düşman bilir. o’nu o’na öyle öğretmiştir çünkü amerikalı. bilmez neden bunca asırdır sermaye birikimi bir türlü gerçekleşmiyor meksika’da.  

birkaç kelime ya da birkaç dolar için ölmek. ya da öteki cepheye geçmek. en yanındakini para ile değiş tokuş etmek. iktisat yaptığını sanır meksikalı. bilmez adam smith’in bir kitap yazdığını. amerika’da atları çalanların neden idam edildiğini ise anlayamaz. hazine kavramını söktüremez. piyasa, politika, hukuk ve kadınlar, meksikalının sınıfta çaktığı olaylardır. ‘üniversite’ kelime olarak yoktur meksikalının kafasında. kelimelerin ve paraların dağılımından, teknolojik değişimin sosyal etkisinden, kaynakların üç kuruş komisyon için dışa aktarımından habersizdir. aşağılık.

aşağılıktır meksikalı. kendini aşağılık hisseder. aşağılık olduğu için hayatın tercihlerden oluştuğunun farkında değildir. yaptıklarının farkında olmadığından dolayı ise aşağılık.

tarih öncesindedir. evrimin bir aşamasında teoriye itiraz, kalmıştır. yabancı gördüğünde meksikalılığından utanç duyar. bilir tarihte bir meksikalının bir adım bile atmadığını. saldırgandır.

sessiz saldırır. saldırısı sistemik, temellere yönelik. ve açık değil.

konsolosluk duvarının kenarında meksikalı ile göz göze geliyoruz. aşağılık olduğunun bilinci var gözlerinde, tanımadığı bir insana kötülük yapma eğilimi ile birlikte. gözlerimi dikip bakıyorum meksikalı’ya. sert ve dik. bakamıyor. suçlu. masumiyete yönelik saldırılarından dolayı. sri lanka’da evinde uyuyan bebeği asker bombası ile  the meksikalı öldürdü, bağdat, the meksikalı yüzünden yerle bir oldu, filistin’de on dört yaşındaki bir genç the meksikalının attığı füze ile aklını yitirdi, erzurumlu bir baba the meksikalı yüzünden bir taze ekmek satın alacak para bulamadı.

meksikalı’nın kafası yerde.

öğleden sonra herşey mümkün. bir siyahî kadını mutlu etmek bile.

Uykusuz..

10 Kas

-Cenk Ç. Özkömür-

“hayatla aramda ince bir cam var.
açıkça görmeme ve anlamama rağmen, dokunamıyorum hayata.”

fernando pessoa

uyuyamıyorum. bu, uyuyamadığım beşinci gece olacak. dönüp duruyorum yatakta.

ne olup bittiğini bilmiyorum, etraf’ta. bu dünya’dan değil gibiyim. bir şeyler oluyor ve birileri, bana, olanları anlatıyor. eksik anlatıyorlar. öyle olmalı ki, uyum sağlayamıyorum hayat’a: duygularım, hayata göre, daha yoğun. düşüncelerim, hayata göre, daha hızlı. orta yol, yok.

suskunluk, var sadece. bu’nun tek çözümü susmak.

*

yataktayım. sağıma dönüyorum.
ne kadar da sâkin uyuyor. maske’si çıkmış. keşke, bu hâlini de bilebilsem, tanıyabilsem onun. bana rol yapmadığını düşündüğünden eminim. hissettiklerimin hiçbirini paylaşmıyoruz. ama onu seviyorum. onun da, beni sevdiğinden eminim. yanımda oluşu, bende bir bulantı yaratmadı hiç, bugüne kadar.

konuşacak birini bulabilmem, çok zor; beni dinleyecek biri, daha da.. hele, uyuştuğum birini bulmak, mucize olsa gerek.

diyaloga girildiğinde, tavsiye veriyorlar. tavsiye vermek üzere, bir şey söylemek isteyen herkes; bir şeyleri söylemeyi istediği için, tavsiye veriyor rolündedir aslında. verdiği tavsiyeler, kendine’dir.

ego ile açıklanabilir.

*

bir şeylere saplanmış gibi geliyor, herkes, gözüme. bir yere saplananlara acımalı, diyorum. herkes’e böyle bakmak, beni bir yere saplıyor, saplanmış kılıyor aslında. bir yere saplanmayanlara acımalı, belki de.

çevremdekilerin, aynı insanlar olduğunu düşünüyorum. hep aynı insanlar var etrafımda: isimleri değişiyor; zaman ve mekân değişiyor, o kadar. hep aynı olaylar, hep tekrar. ve tekrar.

gözümü her kapadığımda, aynı adam’ı görüyorum. az önce, yine gördüm, allahın belâsı adam’ı. rüyâ’nın başı yok. rüyâ’da olan biteni de bilmiyorum. konu ne, neredeyiz ve neden, sorularının cevabı yok. tedirgin olduğum, kesin. rüyâ’nın sonunda, şunların olduğunu hatırlıyorum: adımını bana doğru atıp; elini, omzuma koyuyor, adam: ağzıyla, tuhaf bir ses çıkarıyor; bir sessizlik oluyor: allah’ın izniyle, diyor. her şeyini, allah’ın izniyle yaptığını düşünen; her adımını, yüce bir yaratıcı’ya bağlayan, ona gerçekten inanan biri, bu cümle’yi kurar mı?.. bilmiyorum. korkuyorken, bunları düşünüyorum. bunları düşündüğümden, belki de, daha çok korkuyorum. ürkerek uyanıyorum.

*

gözümü açıyorum. tekrar, ona bakıyorum. nefes alıp verişini dinliyorum. o, güzel. o, farklı.
 kendisine benzeyenler arasında, farklı olan güzel’dir.

*

uyuyamıyorum. bu, uyuyamadığım beşinci gece olacak. dönüp duruyorum yatakta.

anlatacak hiçbir şeyim yok. hiç kimse ile paylaşacak hiçbir şeyim yok.

yalnızlık, kader bende.

Tıkanmak..

10 Kas

-Cenk Ç. Özkömür-

 “yaşadım bir su gibi, eriyerek
köpek havlamaları gibi.
çınlıyorum da, kimsesiz çocukların uykuya geçmeleri nasıl çınlarsa;
sonsuz ve mutsuz olanı duyuyorum yalnız.”

mehmet taner

aynı melodiyi, günlerdir tekrarlıyorum.
‘belli’ konuları düşünürken, geliyor aklıma. ne olduğunu sorsalar, bilemem. kimin bestesi bu, hatırlayamam kesinlikle.

nedenini, bilebilsem keşke..

*

bulmalıydım: düşündüm, üzerine kafa yordum.
ne zaman, tıkansa düşüncelerim; imdadıma yetişen, bu şarkı.

*

problemimin hayatla olduğuna inanıyorum.
‘inanmak’ kelimesi, ruhuma aykırı gelmeye başladı. satırlarda bile beni rahatsız eder oldu.
problemin, mekân ile ilişkilendirilmesi, kaçmak sayılabilir. şu söylediklerimi anlayabilecek tek kişi yok: çevremde falan değil, hiçbir yerde.

*

bir şeylere inanamamak, ne kötü.
kişi, nesne, kitap ve saire.
tıkanıyorum sürekli: tıkandıkça da aynı şarkı, kovalıyor beni.

*

geçenlerde, yorgundum.
yorulduğumu, nâdiren düşünüyorum.

kafam çok karışıktı. eve, kestirmeden gidemeyecek kadar yorgundum.
düz yoldan, herkesin bildiği yoldan gittim.
karmaşık değildi: sâde ve basit.
herkesin yaptığı şeyler gibi.

*

kolay’ı yaşamanın ne olduğunu bilmiyorum. yaşam, tercihler: yaşamım, benim tercihlerimden oluşuyor.
kolay’ı tercih etmek, yaşadığıma ve yaşadıklarıma bile inanmamama yol açacak.

*

sınırları koymalı: ufkunu bağlayan şeyden kaçacaksın.. iş, kitap, aile..
hattâ, kadın.

*

kadın, hayâl kuramıyor. kadının kendisi, bir hayâl.

erkek ise, gerçek.

hayat, gerçek değil. hayatın, gerçeklerle ilgisi yok.

kadın, hayata tutunabiliyor. boş yere değil: erkek, çuvallıyor.

*

terk etmek, öldürmek gibidir.
doğru: erkek, terk eder. ve kadın, ölüdür.
maktûl, kadındır. kâtil, erkek.
maktûl yok olur.
kâtil ise, her gün ölür.

*

nerede tıkandığımı buldum.

bach!..
yine hayatımı kurtardın..

tam da bu yüzden..

10 Kas

-Cenk Ç. Özkömür-

“bir kadınla birlikte olmak,
 bir kadının tahakkümcü ve olumsuz iktidarının içinde olmak anlamına gelir.”
rüşdü paşa

“women are machines for suffering”*
picasso

aslında, karnım epey aç; ama ben, içki’yi tercih ediyorum.

bir bardayım. kimliğini bulamamış bir yer: sandalyeler ahşap; antika değil, yeni de değil, belli ki antika gibi göstermeye de çalışmamışlar: o zaman, sormadan edemiyorum: bu sandalyeler, neden ahşap?..

uzun burunlu, top sakallı ve sarışın bir garson geliyor. yakın davranmaya çalışıyor. bana çok samimiyetsizce geliyor: buna gerek olmadığını düşünüyorum. birazdan, o da anlayacak ve ikinci içkimi, onun yerine başkası getirecek.

işyerinden ayrılırken, kimseye bir şey söylemedim: sessizce kaçıp, herkesten habersiz, buraya geldim. yalnız kalmak istiyorum ve yalnız kalma’nın tadını çıkartmam gerek.

kitabımı ve not defterimi açıyorum önüme: okuduğum satırlar, beni anlatıyor gibi.. ya, tüm okuduklarımdan aynı sonucu çıkartmak istiyorum; ya da, ‘benim kafadakiler’i okuyorum son zamanlarda: o yüzden, böyle oluyor.

oturduğum masa, kapıya yakın: dışarısını net olarak izleyebiliyorum. kitaptaki cümleler üzerine düşünürken, dışarıya boş boş baktığımı fark ediyorum. içkimden aldığım ilk yudumla birlikte, gök gürültüsünü duyuyorum: birden, yağmur başlıyor ve yağmurun şiddeti, giderek artıyor.

bir öfke ile yağan yağmurdan kaçan, saçlarını henüz yaptırmış kızlar ve onlara katlanan erkekleri izliyorum: erkeklere, her zaman olduğu gibi, acıyorum.

iki kız, giriyor içeriye: biri, güzel; diğeri, onun peşinde dolaşan tuhaf bir şey. güzel kızların yanında, bir çirkin, muhakkak vardır: güzel olan, egosunu doyuruyor; çirkin de, sidik yarıştıramayacağı kadar güzel’in yanındayken, rahat görünüyor: güya, komplekssiz bir kız; kimi kandırıyor: aksine bu, onun çaresizliğini gösteriyor aslında. zaten, hep böyledir: arkadaş gruplarında, ‘güzel’ olarak biri seçilir; ego problemi olanlar, onunla artık sidik yarıştırmaz. üniversitede, sınıfın not ortalaması hesaplanırken, en yüksek not’un, ortalamaya dâhil edilmemesi gibi; onun güzelliğini kabullenen diğerleri de, sürekli birbirini kötüler.

bir şeyler oluyor, ben kitabımı okurken ve güzel olan kız, yalnız kalıyor. okuduklarımdan bir cümle ile söze girebilirim, tuvaletin yerini sorarım, kibrit isterim, vesaire. bir şeyler yaparım ve onunla konuşurum. dayanılmaz bir istek var içimde. şu cümleyi kuruyorum kız’a, çok basit: ‘siz buradayken, yalnız oturmak istemiyorum’

hoşuna gittiğini anlıyorum. ne derse desin: hoşuna gittiği, dudağının sağa doğru kaymasından belli. ‘peki’, diyor; yanındaki boş sandalyeyi, kibar bir el hareketiyle işaret ediyor ve ‘buyurun’ diye ekliyor. seviniyorum ama soğukkanlılığımı da korumaya çalışıyorum, koruyorum da. hemen, kendi masamdan içkimi ve diğer eşyamı alıyor, kızın gösterdiği sandalyeye oturuyorum

o anda, gözündeki lensleri fark ediyorum. lensleri hakkında iyi şeyler söylemek istemiyorum: kesinlikle yakışmamış. lens yakışan biri var mı ki, diye düşünüyorum: sanki, onun gözleriyle başkası bakıyor.

kafamda, konuyu değiştiriyorum: ne içtiğini soruyorum. kadınların içtikleri süslü ve tuhaf şeyler hakkında pek bir şey bilmiyorum. bir kadın için önemli olanın, her zaman makyaj olduğuna bir kez daha inanıyorum.

kızın hakkındaki giriş bilgilerini öğrendikten sonra, ikimiz de, bir müddet sessiz kalıyoruz. bu sırada, az önce okuduğum kitabı inceliyor. not defterimi de, tam açacakken, -kabalık yaptığını düşünüyor olacak ki- birden durup, yerine bırakıyor. açsaydı, kendimi tutamaz, bir lâf ederdim herhâlde, diye düşünüyorum. kitap ve yazarı hakkında hiçbir fikri olmadığını, bakışlarından anlıyorum.

sessizlik, çok da uzun sürmüyor: aynı anda, konuşmaya çalışıyoruz. gülüyor ve önce onun konuşmasını rica ediyorum. gündemle ilgili bir şey soruyor. hayır, bunu bana yapma, diyorum; ben, artık politika konuşmuyorum. kadınlarla eskiden de konuşmazdım zaten. başka şeylerden söz et bana: dinlediğin müzik meselâ, izlediğin bir film ya da izlemediğin.. herhangi bir şey konuş işte, yeter ki; ben dinlerim, konuşmasam da olur.

buraya girerken, aklımdan, güzel bir kız’la tanışmak ve sohbet etmek, elbette geçiyordu; ama siyaset konuşmak, asla değil. onda, beni çeken bir şeyler var ama bunun ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. yeterince içmedim; içseydim, belki bunları sorgulamazdım: ikimiz de konuşurduk; anlatmak istediklerimizi anlatır, rahatlardık; ya da, başka şeyler yapardık ve hepsi bilinçsizce olurdu, güzel de olurdu.

ben, cevap vermediğim hâlde; o, konuşmaya başladı. inanılır gibi değil: yapacak onca şey varken; oturmuş, siyaset konuşuyoruz.

o, bir şeyler anlatırken, ben zizek’in söylediklerini düşünüyorum: “sorun şu ki: ne zaman politika konuşmaya başlasam, sahte bir şeymiş gibi geliyor. numara yaptığımdan ya da söylediklerimi aslında kastetmediğimden değil; ama kalbim, bunun içinde olmuyor.”

başımı sallayıp, onaylamalıyım her söylediğini. bir kadını, hele kendini politik sanan güzel bir kadını iknâ edecek gücüm de yok, isteğim de.. ne gözündeki lensler yüzünden, gözlerine bakmak istemediğimi söyleyebildim ona; ne de siyaset konuşmaktan nefret ettiğimi.. bu saatten sonra, yapabileceğim tek şey: seri olarak içmek ve onu dinliyor gibi gözükmek.

ne diye, bu kızın yanına gelip de oturdun öyleyse, diye soruyor ve yine kendim yanıtlıyorum: işte tam da bu yüzden, diyorum; tam da bu yüzden..

* picasso’nun bu sözünü, defterime -okuduğum kaynak itibariyle olacak ki- ingilizce olarak not etmişim: kendisinin, bu cümleyi hangi dilde kurduğunu bilmiyorum. türkçeye çevirmeye kalkışmadım. cö.

İnanç

10 Kas

-Emre Demir-

“Kendimizle savaş halindeyiz
ve bu savaşı ancak her bireyi tek tek öldürdüğümüz zaman kazanabiliriz.
Kendimi yalnız hissediyorum;
 nefret ettiğim hiçbir şey yok.”
John Steinbeck, Bitmeyen Kavga

İnandığım hiçbir şey yok.
İnanmadığım da.
Şüpheciyim.
Zaten inandığım bir şey varsa,
bu demektir ki,
en az bir şeye inanmıyorum..
Tersi de geçerlidir.
“Bir kimsenin açık fikirliliği, diğerinin katı fikirliliğidir” de olduğu gibi.
Bir kimsenin inancı, diğerinin reddidir.

Dünya’nın en yalnız insanları
–ki bütün insanlar, dünya’nındır-
hiçbir şeye inanmayan insanlardır.
Hiçbir şeye inanmayanlar, hiçbir şeyden nefret etmezler.
Nefret etmek, aynı şeyden nefret ettiğiniz kişilerle aranızda bir ortaklık yaratır.
O halde, nefret edenler, yalnız değillerdir.
Onların “nefret dernekleri” vardır.
O derneklerde toplanıp, “nefret doktrinleri” üretirler.
Nefret, kişiyi marjinalleştirebilir.
Bu, nefret ettiği şeye göre belirlenir.
Genel kabul gören bir şey’den nefret edenler, marjinaldir.

Parantez:
The Guardian muhabiri Decca Aitkenhead,
“saygınlığınızı yitirmeden nefret edebileceğiniz çok az grup kaldı” der.
Çoğu nefret duygusu, kişinin saygınlığına zarar verir.
Bunu gidermek için,
nefret ettiğinizde, saygınlığınıza zarar gelmeyecek gruplar üretilir.
Bu gruplara duyulan nefret,
sistemi tanımlamak ve sistemi tehdit eden söylem’i, ötekileştirmek içindir.
Önemli olan, kişinin neye inandığı değil, neye inanmadığıdır.
İnsanları, inanmadıkları üzerinden tanımlamak gerekir.
İnsan’ın sağlaması, inanmadığıdır.

John Stuart Mill’e göre,
“bütün kuramlar, savundukları şeyde yeterince haklı,
ama reddettikleri şeyde hatalı olabilirler.”
Aristoteles’e göre,
“inançların çoğunda bir hakikat payı vardır.”

Demektir ki,
Hakikat’e ulaşmak, tek bir inançla mümkün değildir.
Hakikat, inançların üzerinde bir yerdedir.
İnanç, ideoloji gibi kavramların amacı da zaten hakikat’e ulaşmak falan değildir;
amaç, hakikat’i, inanca göre kurgulamaktır.

Althusser’in öğrettiği üzere,
“ideoloji, bir gerçekliği betimlemekten çok, bir istek, bir umut ya da bir nostaljiyi ifade eder.”
Hakikat’e ulaşacak olanlar, bir şeylere inananlar değil, hiçbir şeye inanmayan, bağlantısız beyinler olacaktır..