Gitmek

10 Kas

-Emre Demir-

“Fransızların, suratlarını bile görmek istemiyorum”

Charles Baudelaire

Türk aydın’larına yapılan en meşhur eleştiri, kendi toplumlarına yabancılaşmalarıdır. Ve fakat, bu, dünyanın her yerinde böyledir zaten. Aydın, halka yabancılaştığı için aydın’dır, aydınlanmıştır. Halktan biri, iyi bir siyasetçi olabilir, ama aydın olamaz. Halkını satanlar ayrıdır. Onlar aydın değil, memur’dur.

Eli kalem tutanların çoğu, bu ülke’den kaçıp gitmek istediler. Kimileri kaçtı. Kimileri intihar etti onların. Kimileri, toplumun algı ortalamasına indi, hayatta kalabilmek için. Bu sonuncular, büyük yazar, büyük şair oldular. Kitapları çok sattı. Toplumun beklediğinden ve alabileceğinden fazlasını vermemekti bunların prensibi. Onun içindir, bizim en’lerimizin lokal kalmaları… Hiçbir en’imizin, uluslararası karşılığı yoktur, ne acı.

Bu yazı, bir kaçış’ın öyküsü olmaya çalışacak. Daha doğrusu, bir kaçamayış’ın. Tezer Özlü’nün, kısa ve özlü hikâyesi…

1943-1986 arasında, Simav’da başlayıp Zürih’te biten, 43 yıl süren bir yaşam.

Tanrı, sözünü söylemesine izin verdiklerini erken alıyor olabilir. Kaan İnce de, Zelda da, Kazım da gitmişlerdi erkenden… Hepsi de söylemişlerdi sözlerini. “Bestseller”lar, hâlâ söz söylemeye çalışıyorlar, bu dünyada işleri çok.

Tezer de, erken bitirenlerden “bura”daki işini.

Önce Türkiye’de, sonra dünyada tutunamayış onunkisi. Belki bir şeylere tutunabilmek, belki tutunabildiği son şeylerden de kurtulabilmek için izini sürdü Pavese’nin, Kafka’nın, Svevo’nun. Onların geçtiği sokaklardan geçti, kaldıkları otellerde uyudu. Kendi ölümünün izini sürdü belki.

Yaşama dair belirtiler de vardı bu yolculukta. Çocukluğunun soğuk gecelerini, eski bahçelerini, eski sevgilerini, Arnavutköy’ü, Boğaz’ı, Beyoğlu’nu, çok sevgili Leylâ’sını özlüyordu. Bunlardan birine kavuşabilse, tutunamayanlar’dan olmayacaktı belki.

Belli bir ülkesi olmayan insanlardanım dese de, hep çok özledi buraları. Türkiye’nin yükünü hafifletmek istiyordu… Ta ki, 1 Mayıs 1977’de, Taksim’de, üzerine ateş açılana kadar.

O gece, sabaha kadar uyumadı. Sabah olduğunda, bu ülkeyi terk edeceğine yemin etti. Burası, bizim yurdumuz değil, bizi öldürmek isteyenlerin yurdu dedi Leylâ’ya.

Gitmek, haritada yer değiştirmek mi? İçinde yaşanılan toplumdan ve içinde düşünülen dilden uzaklaşmak, mesele’yi çözüyor mu? Tezer’in mesele’si, gitmekle çözülmedi. İnsanın, kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya olmadığına inanıyordu. Meselesi de, kendi kafasındaydı. Türkiye’den ve Türklerden uzaklaşmak, meseleyi çözmedi.

Hiçbir Türk’ü ne görüyorum, ne konuşuyorum” diyordu, ama Batı’da onu tutucu bir ortaçağ kafası karşıladı. Kanser oldu.

Yalçın Küçük, “hırslı insanın önünü kesersen, kanser olur” demişti; Kazım için…

Avrupa’da kaldığı günlerde de, Türkiye’deki meselelere kayıtsız kalamadı. 12 Eylül’ün ardından başlayan davaları takip ediyor, Leylâ Erbil’den, kendisine gazete kupürleri göndermesini istiyor, 12 Eylül cuntasına direnen Türk aydınlarıyla gurur duyduğunu söylüyordu.

Yaşamın rutinlerini de es geçmedi; evlendi, boşandı, âşık oldu, okul okudu, çocuk doğurdu, para karşılığı iş yaptı, bir yerden bir yere taşındı ve saire. Hiçbiri, Türkiye’de tutamıyordu onu.

1961’de kaçtı ilk kez; otostop yaparak gezdi Avrupa’yı. Döndü sonra. Bir şans daha verdi ülkesine. Son şansını, Mayıs katliamıyla kullandı Türkiye..  Üstüne 12 Eylül geldi, anayasasıyla. Anayasayı halkoyuna sundu darbeciler. İstanbul’dan 275 bin ret oyu çıktı. Bu sayı, 77’de Taksim’de olanların sayısından azdı…

80’lerin başında, yine Avrupa’daydı. Verimli geçiyordu ilk zamanlar. Müzik dinledi. Film izledi. Bergman’ın Fanny och Alexander filmini çok sevdi. Güzel kafelerde, güzel kahveler içti. Pavese’nin günlüğünü Almanca olarak tekrar okudu, Almanca öyküler yazdı. Annelik yaptı.  Annelik, yazarlığın önüne geçti çoğu zaman.

Kanser, sinir hastalıklarını da harekete geçirmişti ama o, bundan da faydalanmasını bildi: “depresyon iyi oldu, korkularımı kustum.”

Tedavi sürecinde en büyük sıkıntısı, yazamamaktı. Günler, haftalar, aylar geçiyordu, yazamıyordu. Sadece Leylâ’sına yazdığı üç-beş satır. O satırlar o kadar kıymetliydi ki, günün birinde kitaplaşmasını istiyordu ve sanki sadece Leylâ’ya değil, başka birilerine daha yazıyordu…

Tezer Özlü’nün, Leylâ Erbil’e yazdığı mektuplar, Tezer için bir solunum cihazıdır. Tezer Özlü, yaşarken yazıyordu mektuplarını. “En sevgili arkadaşı” Leylâ’ya duyururcasına, ona anlatırcasına yaşıyordu. Sartre, “kişioğlu, hayatını, anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır” der ve ekler “ama ya yaşamayı, ya da anlatmayı seçmek gerek.”

Tezer, her ikisini de seçti; ölümü anlatacaktı..

1983’te, Auf den Spuren eines Selbstmords adlı anlatısıyla çıktı, yaşamın ucuna yolculuğa. Bir intiharın izini sürüyordu. Ama hayat, intihar etmesine dahi müsaade etmiyordu; müşahede altındaydı çünkü. Karşı çıktığı düzen’in hastaneleri, doktorları, tıbbi cihazları bir olmuş, Tezer’i etkisiz hale getirmişti… Karşı koyamıyordu, çığlık atamıyordu, yazamıyordu. Ölemiyordu.

İnsan, ölmede bile özgür değil.. ‘Yaşama karşı ölüm’ diyenlerin karşısına önce kutsal kitaplar, sonra psikologlar çıkıyor. İki engeli de aşabilenlere, ilaç veriyorlar.. Öyle ya, dünyada işler güllük gülistanlık, ne demek ölmek istemek? Ne demek, bu dünyanın ülkelerinden, sistemlerinden, bürokrasisinden, demokrasisinden, savaşlarından, polislerinden, futbol takımlarından nefret etmek? Bütün bunlardan arda kalan bir ‘kendilik’ yaratmak ne demek? Bağımsızlık, başına buyrukluk ne demek? Bu düzenin başarı, ahlak, namus, aydın kriterlerine uymamak ne demek? Ne demek, ölmek istemek? Ölümünüzün bile, düzenin meşruluğu bağlamında, bir anlamı olmalı. Cenaze merasiminizin, cenazenize gönderilen çiçeklerin, son arzunuzun, geride kalanlarınızın, bir kullanım ve değişim değeri olmalı. Yok öyle kafanıza göre çekip gitmek…

Tezer’i de göndermediler. Hastanelerine hapsettiler. Sistem, suçlu ilan edemediğini, klinik vaka ilan ediyor çünkü. Gardiyanlar ile doktorlar arasındaki, sadece, evet sadece üniforma farkı…

Yazı yazmak, dış dünyaya karşı bir savunmaydı onun için. Tedavisi, yazmasına imkân vermiyordu. Tam anlamıyla, savunmasızdı.

Farkındaydı Tezer: “Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz.”

Tezer Özlü, bir intiharın izini sürdüğü kitabını, Şubat 1984’te bitirdi, Şubat 1984’te ben doğdum. Kimsenin kendi başlangıcı yoktur, herkes birilerinin bıraktığı yerden başlamalı..

Başak burcu Tezer Özlü, kova burcunda öldü. Kova burcu olan ben, bir başak burcu gününde ölmeyi ümit ediyorum. Dört mevsim sonbaharı aradım hep, arıyorum.

Son söz: “O, neredeyse hatır için bizden biri gibi yaşadı.” Leylâ Erbil.

Not: 1977’de, Taksim’de, Tezer’in üzerine ateş açanlar ve açtıranlar, hâlâ yakalanamadı. Yakalanmadı.

-Bu yazı, SUS dergisinin 6. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: