Archive | Haziran, 2010

The Paradox

26 Haz

-Emre DEMİR-

“İdeolojik hizmetlerini yerine getirdikleri sürece,

rollerini oynamış olurlar…”

-Noam Chomsky-

Liberaller, komploculukta, ulusalcıları geride bıraktılar. Ulusalcıların, her şeyde ve her yerde Amerikan müdahalesi görmelerinin yerini, liberallerin her şeyde ve her yerde Ergenekon müdahalesi görmeleri aldı.

Komplo nedir? Chomsky’ye başvurmak durumundayız: komplo, temel kurumların dışında, onları pas geçen, onları ele geçiren,  altını oyan ve herhangi bir kurumsal temeli olmayan gruplardır.

Başbakan, terör örgütünün taşeron olduğunu iddia etti. Patronu açıklamadı. Muhalefet lideri, iktidar partisinin taşeron olduğunu iddia etti. O da patronu açıklamadı. Herkes taşeron ise ve ortada somut bir patron yoksa, büyük bir komplo var demektir. Var.

Okumaya devam et

Son Ses, Schumann!..

9 Haz

-Cenk Ç. ÖZKÖMÜR-

kaldığım otele doğru yürürken, derin düşünceler içerisindeydim. gerçekten. woody allen filminden bir sahne düşünüyordum. sahne, şu: kardan adam yapan çocuklar, havucu kardan adamın burnu değil de, cinsel organının yerine koyup, buna güler. bunu gören ve çocukları oradan kovan bir kadın, çocuklar gider gitmez, eline geçirdiği havuca bakar ve sonrasında, onu keyifle ısırır.

Okumaya devam et

Uyumsuzluk ahlakı

6 Haz

-Emre DEMİR-


Uyumsuzluk, olanaksızlıktır. Camus’den bir cümle bu. Uyum için, bir sözleşme yapmalı hayatla. Bir kere, uyumsuz olan kişi, yaşamın pratiklerini kabul edecek. Şöyle formüle edelim: Sermaye kötü bir şey mi? Evet. Peki, sermaye geçerli bir şey mi? Evet. O halde kişi ile düzen arasındaki sözleşme, mevcut düzende sermayenin geçerliliği üzerinde olacak. Sermayenin iyiliği-kötülüğü üzerinden sözleşme yapmaya kalkışmak, uyumsuzluktur.

Okumaya devam et

Camus’yu sevmiyor musunuz?

5 Haz

-Rüşdü Paşa-

Nuri Bilge Ceylan, Fransa’da, ödül töreni konuşmasında: “Bu ödülü tutku ile sevdiğim benim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum” kelimelerini kullandı.

Türkiye, yalnız bir ülke değil. Türkiye yalnız olsaydı sık sık iktisat krizine girmezdi. Türk iktisat krizleri, Türk iktisadının Batı ile ilişkisinin oluşturduğu bir kriz.

Türkiye yalnız bir ülke olmadığına göre Nuri Bilge Ceylan’ın söylediği sözler Nuri Bilge Ceylan’a ait değildir.

Soru: Nuri Bilge Ceylan, ‘yalnız ve güzel ülke’ imgesini nereden aldı?

Okumaya devam et

Gedikleri kapamak kalmak

3 Haz


-Rüşdü Paşa-

‘sıkıntı bir tekdüzelik gününde doğdu’.

fransız sözü

Tercüme kitaplar okumak, yanlış anlamaya neden oluyor. Birkaç kuşak, yanlış anladı. Bilim, sosyal olay, tarih, coğrafya ve lisan. Tarih, musiki, arşiv, kütüphane ve Batı, kayboldu.

Hiç okumamak, yanlış okumaktan daha iyi olabilirdi.

Nietzsche’yi, Foucault’yu Türkçe okumak mümkün. Ama, yanlış okumak. Piyasa sistemi, iktisadi ilişkiler, kurumsuzluk, prensipsizlik, başka şeyler, devrede oldu. Nietzsche ve Foucault, katledildi. Türkçe’de.

Şerif Mardin: “İnsan Batı’ya okumak için gittiği zaman, Platon okuyor, Aristo okuyor, Saint Augustin okuyor; Hobbes, Locke, ondan sonra faydacıları okuyor. Hegel okuyor, Marx okuyor, falan… Bunlar ise bir dizi içinde birbirine gönderme yapan ve birbirine cevap veren kişiler. Onun için bir zincir oluşabiliyor. O zincirin içindeki fikirleri bilmek için zincirin parçaları hakkında biraz bilgi sahibi olmak lazım. Batı’da birini yetiştirdikleri zaman, gerek siyaset biliminde olsun, gerek sosyolojide olsun bu zincirin nasıl teşekkül ettiğine dair, temel bilgiler vermek ihtiyacını hissediyorlar. 18.yüzyıl aydınlanma devri felsefecilerinin fikirlerini bilmeden, Saint Simon’dan Auguste Comte’a  Auguste Comte’dan da pozitivizme ve Durkheime’e nasıl bir geçiş olduğunu anlamak zor oluyor. Böyle yetişen bir kişi iyi yetişiyor ve halkaların her birini bildiği için, daima son referansın arkasında yatan diyalogları biliyor. Mesela Durkheim’ı incelediği zaman, “hah burada Kant’tan gelen bir problem var”, diyor veyahut da “19.yüzyılda Fransız felsefesinin Kant’tan etkilenmiş olan parçasının burada etkisini görüyoruz” diye bağlayabiliyor onu. Bağlayabilmek ve sorunun niteliğini anlamak için yalnız senkronik olarak değil, diyakronik olarak onun nasıl geliştiğini bilmekte fayda var. Onun için dört başı mamur bir eğitim diyebilirim buna. Ama alın Türkiye’den ya da Nijerya’dan gelmiş olan birisini, o üniversite eğitiminin içinde sokun. Adamın bir kere bu işin mantığını anlaması için aradan zaman geçmesi lazım. Çünkü çocukluğundan beri o zincirin halkalarının hepsini bilmiyor. Bir kısım halkalar aileden veriliyor, ananın babanın konuşmalarından ortaya çıkarılıyor, Eyfel Kulesini gezmekten ortay çıkıyor, falan. Şimdi bir kere bu gedikleri kapamak gerekiyor ve o zaman da bayağı bir çaba göstermek lazım. ”

Kendi adamlarını belirlemek, onlarda kalmak. Diğerleri her nedense ötekiler oluyor, adamlar ile ötekiler ayrı ayrı varsayılıyor, onlar arasında bir hayali fark ve çatışma kurgulanıyor. ‘O da var bu var’ ve ‘o, bunun devamında var’ yerine ‘senin adam yanlış, benimki doğru”. Ya da: ‘Tarih iyiler ile kötüler savaşı, düşünce tarihi de öyle’.

İkiye ayırmak bir gelenek haline geldi. İyi kötü, bizden onlardan, doğru yanlış, işe yarar işe yaramaz, yüceltilmesi gerekenler yokedilmesi gerekenler, cepheler. Problemin göstergesi tarihte ne oldu sorusuna verilen yanıttaki bölünme oluyor. Türkler, tarihte ne olduğuna dair bölündüler. Gelecekte ne olacağı konusunda değil.

İlmik kopuk olduğundan bir yere kadar gelinir, yalnızca bir yere kadar. Boşluk oluyor, geçilmiyor. Kendini bilmemenin, ayrışmanın devamlılığı sağlanıyor.

Şerif Mardin: ” Herhalde toplumun içinde insanların kendi üzerlerine inmelerine engel olan birtakım düşünce kalıpları var”.

Çakma bile bir mertebe

3 Haz

-Rüşdü Paşa-


“Ufalarak ve küçülerek aldatıyor”

Ece Ayhan


Bir yıldız olduğuna inanılan adam şu cümleyi kurdu: ‘Liberal bir düzende yaşıyoruz. Bu imkânsızdır’.

Ve saire.

Amerika, İngiltere, birkaç Batılı devlet daha, belirli ölçüde Japonya, belki Çin, liberal bir düzendedir. Onlar liberal düzendedirler. Onların liberal düzende olmaları çıkarlarına olduğundan. Liberal, serbest.

Liberal düzen, herkes için aynı sonucu veren birşey değildir. Serbest ticaret, alıcı ve satıcı için eşit değerde katkı sağlayan işlem olmuyor, olması için bir neden yok.

Cenk Özkömür, iki şeyden söz ediyor, bir karalama’da: ‘Soyutlama olayı’ ve ‘adalet duygusu’. İnsanlarla ilgilidir. Ece Ayhan’ın not ettiği kötülük dayanışması ile yaşayan toplulukta soyutlama ve adalet, iki imkânsız. İşte bu nedenle, çakma’dırlar. Karaşın.

2008’deki kriz, liberal düzen’in iflas etmesidir. Yalnızca Birleşik Devletler’de değil. Liberalizmin uygulandığı her yerde. Avrupa krizden sonra liberalizmin çöktüğünü görmedi mi? İktisadi idaresi hep seçkinlerin idaresinde olan Japonlar, liberalizmin krize neden olduğunu görmedi mi?

Toparlama: Liberalizm, krizin nedenidir.

Model, dış mali kaynağa, ihracata ve ucuz işgücüne dayalı olarak çalışan liberal model, artık kullanılamaz. Bundan sonra.

Türk iktisadında liberal düzende iki şey oldu. Üretim ve finans bakımından. Bir: Mali sistemin mülkiyeti yabancıların eline geçti. İki: Türk iktisadı dûnya iktisadında bir taşeron haline dönüştü.

Yabancıların elindeki bir mali yapı ve taşeronculukla Türk iktisadının krizden çıkması imkânsız.

Soyutlama, anlamak imkânı verir. Adalet ise dayanışma imkânı. Soyutlama ve adaletin olmadığı bir yerde çakma bile bir mertebe oluyor.

27 Mayıs 2010, Milli Gazete

Hareket Zamanı

3 Haz

-Cenk Ç. ÖZKÖMÜR-

“yürümenin dışında bütün eylemlerin adı kaçış kaçış kaçıştır”

ilhami çiçek

gözlere o derinliği veren gözün kendisi olamaz; o göz’le bakan ve o göz’e bakandadır asıl derinlik. güzellik de öyle.

*

her işi sorgulamanın bir faydasını görecek miyim hayatımda, bilmiyorum. her yaptığımın çok tuhaf olduğunu düşünüyorum. gerçeklik ile ilgili bir problem olmalı. ya da sadece bir algı problemi. en yakınımdakilerle ilişkilerimde bile, uzun süre, şöyle düşündüm: ‘aslında iyi biri ama onların yanındayken böyle oluyor.’ bunun tam tersi olduğunu ise çok sonra fark ettim. tabii ki bir işe yaramadı. fark etmek, genelde huzursuzluğun kapısını açar, hep açtı.

*

ben o gözlerdeki derinliği çok iyi biliyordum. ancak, bana başka şeyler soracağının, beni bunun için buraya çağırdığının farkındaydım. gözlerinden uzak durmalıydım. bir şeyler uydurmalı, kaçmalıydım gözlerinden.

bunları konuşmak istemediğimi o da çok iyi biliyor olmalıydı. fakat, bunları konuşmazsak eğer, konuşmamamız gereken şeyleri konuşurduk. bundan korkuyor olmalıydı. bunu bilmesine rağmen, benle olmak istemesi, benden daha cesur olduğunu gösteriyordu. ona dur demem için buradaydı belki de. bunun için çağırmıştı beni. dememem gerektiğini, demeyeceğimi biliyordu. bir umut sadece.

*

öncelikle, şuna iknâ etmeye çalışıyordum kendimi: onu dinliyorsam, ona yardımcı olmak istediğimden yapıyordum bunu. bu meseleleri benim iyi bildiğimi düşünen de oydu, ben değildim. aksine ben, hiçbir şey bilmediğim konusunda kimseyi iknâ edemiyordum nedense. bu yüzden, benden bilge adam tavrı takınmamı falan beklememeliydi. konuşurken, ister istemez, meselenin bazı yerlerini şahsîleştirecektim; bazen de bir sonraki içkimi düşünecek ya da önümden geçen güzel topuklu kızıl’ı süzecektim.

bu tavrım, bir savunmaydı sadece. kaçış. her şeyin farkındaydım ama yapacak pek bir şeyim yoktu. ıskalanmış bir hayattı bizimkisi.

bu bakış’la, gelecek de ıskalanacaktı.

*

konuştu, konuştu, konuştu. ayrıldık ve evine gitti.

*

onay almam gereken tek kişiydi o. yaptığımız doğru muydu, diye sorabileceğim bir kişi vardı, oydu.

o gittikten sonra, uzun süre yürüdüm. yağmurda ıslandım. acı çekerek düşündüm. yine ağlayamadım.

*

şiir’de olduğu gibi, ‘katiyen sarhoştum’. kapısını çaldım, açtı. gözlerindeydim o an. tam içinde.

kaçış bitmişti, yürüme zamanıydı.

Facebook'ta Paylaş