Her sanat yapıtı, işlenmemiş bir suçtur!

2 Ağu

“Yetenek, belki de yüceltilmiş öfkeden başka bir şey değildir”

Yetenek belki de yüceltilmiş öfkeden başka bir şey değildir: İnatçı nesneleri yok etmek amacıyla vaktiyle uç noktaya götürülmüş enerjileri sonradan sabırlı gözlemin yoğunlaşmasına dönüştürme ve böylece şeylerin gizini ortaya çıkarana kadar uğraşma kapasitesi – oyuncak bebeğin son “ınga” sesini duyana kadar onu kırıp döken bir çocuk gibi tıpkı.

Pratik nesnelerle ilişkisini kesmiş ve düşüncelere dalmış bir adamın yüzüne bakıp da bir saldırganlığın -başka zaman eyleme dökülecek bir saldırganlık- izini görmemiş olabilirmiyiz hiç? Yaratışın coşkusu içinde kendinden geçmiş sanatçı, “öfkeden gözü dönmüş gibi çalışmak” sözünde de ifade bulan bir hunharlığa hedef olduğunu hissetmiyor mudur? Üstelik kişinin kendini hem kısıtlılıktan hem de kısıtlanmışlığın sonucu olan öfkeden kurtarması için tam da böyle bir öfkeye ihtiyacı yok mudur? Sanatın uzlaşmacılığı, sadece yıkıcılığından alınmış bir ödün olamaz mı?

Bugünlerde çoğu kişi dikenlerle vuruyor.

Bazı nesneler, jestleri ve dolayısıyla davranış tarzlarını kendi yapılarında taşırlar. Terlik, elin hiç yardımı olmadan giyilmek üzere tasarlanmıştır. Eğilmeye karşı duyulan nefretin anıtıdır.

Baskıcı toplumda özgürlüğün arsızlık anlamına geldiğini en iyi gösteren şey, gençlerin umursamaz tavırlandır: Dünyaya bir şey satmadıkları sürece, “metelik de vermiyorlardır” ona. Kimseye bağımlı olmadıklarını ve bu yüzden saygı da borçlu olmadıklarını göstermek için elleri ceplerinde dolaşıyorlar. Ama bu sırada iki yana açılmış dirsekleri, yollarına çıkan herkesi dürtüp itmeye hazır.

Bir Alman, söylediği yalana inanma zorunluluğunu duyan kişidir.

Büyük olasılıkla yirmilerde Berlin’de dolaşıma girmiş olan şu “Kommt überhaupt gar nicht in Frage” [“kesinlikle söz konusu olamaz!”] sözünde, Hitler’in iktidarı alışı potansiyel olarak vardır. Çünkü bazen gerçek haklara ama çoğu zaman sadece küstahlığa dayanan özel istencin, doğrudan doğruya, hiçbir tartışma kabul etmeyen bir nesnel zorunluluğu temsil ettiğini varsayıyordur. Ama temelde, artık kendinden hiçbir şey alınamayacağını bilmenin keyfiyle şişinen müflis pazarlıkçının karşı tarafa bir kuruş bile vermeyi reddetmesidir. Sahtekar avukatın hilesi, şişirilerek kahramanca bir kararlılığa dönüştürülmüştür: Gaspın dilsel formülü. Bu blöf, Nasyonal Sosyalizmin hem zaferini hem de çöküşünü tanımlar.

“Yabancı kökenli Almanca sözcükler, dilin Yahudileridir”

Ekmek fabrikalarının varlığı, “bize günlük ekmeğimizi ver” duasını sadece bir eğretilemeye ve umutsuzluğun ilanına çevirmekte ve Hıristiyanlığın olabilirliğine karşı Isa’nın yaşamının aydınlanmış eleştirilerinden çok daha güçlü bir sav getirmektedir.

Anti-Semitizm Yahudilerle ilgili söylentidir.

Yabancı kökenli Almanca sözcükler dilin Yahudileridir.

Çaresizce kederli olduğum bir akşam, bir fiilin gülünç kaçacak kadar yanlış şart kipini kullanırken yakaladım kendimi; doğru Almanca’nın parçası değildi, doğduğum kasabada kullanılırdı yalnız. Bu sevgili yanlışı bırakın kendim kullanmayı, okulun ilk yılından beri işitmemiştim bile. Karşı durulmaz bir güçle beni çocukluğun uçurumuna çeken hüzün, bu eski sesin iktidarsız özlemini uyandırıyordu orada. Dil, ne olduğumu unuttuğum için mutsuzluğun beni çarptırdığı aşağılayıcı utancı biryankı gibi geri göndermişti bana.

“Her sanat yapıtı, işlenmemiş bir suçtur”


Faust’un karanlık ve alegorik olduğu söylenen ikinci bölümü, Guillaume Tell’den sonra günlük deyişlere en çok yer veren oyundur. Bir metnin saydamlık ve basitliğinin, geleneğe girme olasılığıyla doğrudan ilişkisi yoktur. Cümlenin veya yapıtın geleceğe kalmasını sağlayan etken, sürekli yeniden yorumlanmasını gerektiren bir nüfuz edilmezlik de olabilir.

Her sanat yapıtı işlenmemiş bir suçtur.

“Üsluplarıyla” dolaysız varoluş karşısında mutlak mesafelerini koruyan trajediler, aynı zamanda, komünal törenleri, maskeleri ve kurbanlarıyla ilkel insanın şeytanilik repertuarının anısının da en sadık koruyucularıdır.

Richard Strauss’un “Alp Senfonisi”ndeki gündoğumunun güçsüzlüğü, sadece yavan sekanslarının değil, görkeminin de sonucudur. Çünkü hiçbir gündoğumu, dağlarda bile, kibirli, şişkin, buyurucu değildir; zayıf ve ürkektir hepsi, yine de gerçekleşebilecek bir umut gibi. Ve zaten başdöndürücü olan da bu en güçlü ışığın bu kadar çekingen olmasıdır.

Kadının telefondaki sesi, çekici olup olmadığını da söyler bize. Ona yönelen bakışlardaki hayranlık ve isteği, özgüven, doğallık ve özen olarak yansıtır geriye. Zarafetin çifte anlamını dışa vurur: Şükran ve bağış. Göze hitap eden şeyi kulak da algılıyordur, çünkü ikisi de tek bir güzelliğin deneyiminden beslenmektedir. Daha ilk işittiğimizde seçeriz onu: Tanıdık bir alıntı, hiç okumadığımız bir kitaptan.

Bir düşün içinden geçerken uyanan kişi, hevesinin kursağında kaldığını, dünyanın en iyi şeyinin kendisine gösterilip de verilmediğini hisseder. En kötü düşlerde bile vardır bu duygu. Ama tatlı ve doyurucu düşler de çok seyrek görülür, Schubert’in dediği gibi sevinçli bir müzik kadar seyrek. En güzel düş bile gerçeklikten farklılığını ve bağışladığı şeyin sadece bir yanılsama olduğu bilincini bir leke gibi taşır üzerinde. En tatlı düşlerde hep bir yanık tadı olmasının nedeni de budur. Kusursuz anlatımını Kafka’nın Amerika’sında Oklahoma doğa tiyatrosunun betimlendiği pasajda bulur bu izlenim.

Hakikat için geçerli olan mutluluk için de geçerlidir: Kişi ona sahip olmaz, onun içinde olur. Aslında sarmalanmış olma duygusundan başka bir şey değildir mutluluk: Annenin içindeki o ilk sığınağın sonraya kalmış imgesi. Ama işte bu yüzden, mutlu kişi hiçbir zaman mutluluğunun farkında olamaz. Mutluluğu görebilmek için dışına çıkması, demek yeni doğmuş gibi olması gerekir. Mutluyum diyen yalan söylüyor ve mutluluğa başvurmakla ona karşı suç işliyordur. Ancak mutluydum diyen kişi sadıktır mutluluğa. Bilincin mutlulukla tek ilişkisi şükrandır: Hiçbir şeyle kıyaslanamayacak haysiyeti de oradan gelir.

Ev, tatilden dönen çocuğa yeni, canlı, neşeli görünür. Değişen bir şey yoktur oysa. Sadece görevin unutulmuş olması -başka zaman bütün eşyalar, lambalar, pencereler ona hep görevi anımsatırdı- bu mutlak barış havasını kazandırmıştır eve; ve birkaç dakika süreyle, bu hiçbir zaman geri gelmeyen odalar, girintiler ve koridorlar dünyasında, oradaki ömrünün geri kalan kısmını bir yalana dönüştürecek kadar evinde hisseder kendini. Bir gün dünya da bundan farklı görünmeyecektir o sürekli şenlik ışığının altında – emek yasasına artık boyun eğilmiyordur ve görev de eve dönenler için bir tatil oyununun hafıfliğini kazanmıştır.

Artık sevdiklerimizi süslemek için çiçek koparamayacağımıza göre – ancak birine tapınışımızın başka her şeye yaptığımız haksızlığı kendi üstüne almasıyla telafı edilebilen bir fedakarlık- çiçek toplamak kötü bir şey haline gelmiştir. Geçici olanı ebedileştirmekle sadece bu geçiciliği sürdürmüş oluyordur. Ama bundan daha yıkıcı bir şey yoktur: Kokusuz demet, kurumlaşmış anma, sırf korumaya çalışmakla öldürüyordur hala yaşayıp gideni. Uçucu an, bir gün üstüne düşecek olan ışınla parıldamak üzere, unutuşun mırıltısında yaşayabilir ancak: Sahip olmaya çalıştığımız her an çoktan yitirilmiştir. Annesinin isteği üzerine çocuğun eve taşıdığı ağır demet, altmış yıl öncesinin yapma çiçekleri gibi, aynanın kenarına sıkıştırılabilir; sonunda açgözlü bir tatil fotoğrafçısının kurbanı olacaktır: Çektiği fotoğraflarda, manzaranın üstüne, ondan hiçbir şey anlamayan ve anı diye el attıklan şeyleri zerre kadar anımsamadan hiçliğe gönderen kişiler serpilmiştir. Kendinden geçerek çiçek gönderen kişiyse içgüdüsel bir hareketle ömrü en kısa görünenlere uzanıyordur hep.
Yaşamımızı geç kapitalizmin ekonomik aygıtıyla siyasal örtüsü arasındaki farka borçluyuz. Teorik eleştiri bu farkı önemli saymaz: Sözde kamuoyunun düzmece niteliği ve gerçek kararlarda ekonominin belirleyiciliği her yerde apaçıktır. Ama sayısız insanın da tek varoluç temelidir bu ince ve dayanıksız örtü. Özsel olan sadece değişmedir, doğru, ama varoluşlarını özsel olmayana, yanılsamaya, hatta tarihsel gelişmenin büyük yasaları açısından ancak rastlantı sayılabilecek şeylere asıl borçlu olanlar da düşünce ve eylemleriyle değişmeyi üstlenenlerdir. Ama bütün bir “görünüş ve öz” kurgusunu da etkilemeyecek midir bu? Birey, kendi kavramıyla ölçüldüğünde, gerçekten de Hegel’in felsefesinin öngördüğü kadar boş ve geçersiz bir konuma düşmüştür; ama bireyin kendi açısından bakıldığında özsel olan da görünüşte anormal bir durum gibi yaşamasına izin verilen o mutlak olumsallıktır. Dünya sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genelle tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlıyordur uzlaşmayı. Canavarlıktır dünyanın özü”, ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir.

Theodor W. Adorno, Minima Moralia, Metis, 5. Basım Ekim 2007, S. 114-118

Facebook'ta Paylaş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: