Archive | Eylül, 2010

Kim kurtulmak ister ki kitaplardan?

24 Eyl

-Emre DEMİR-

kursatemredemir@yahoo.com

 

E-kitap teknolojisi, kitapları öldürecek mi? Kitaplarımızı kütüphanemizde muhafaza etmek yerine, kalıcı veri depolama aygıtlarına mı yerleştireceğiz? Kalıcı veri depolama aygıtları, ne kadar kalıcı? Öldükten sonra kitaplarınızın başına neler geleceğini biliyor musunuz? Yeni bir kitap biçimi icat edilecek mi? Elektrik kesildiği zaman, son 200 yılın kazanımları olan araç-gereçlerin oyuncak haline geldiğini hiç düşündünüz mü?

 

Senarist, yazar ve eleştirmen Jean-Claude Carriére ve İtalyan yazar Umberto Eco, kitap temalı bir sohbet olan Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın’da, okuru bu soruların peşinden sürüklüyorlar.

Ve bu serüven mutlu sonla bitiyor: kitaplar, hiçbir zaman ölmeyecek! Okumaya devam et

Okur – Yazar

23 Eyl

-Emre DEMİR-

kursatemredemir@yahoo.com

 

“Kim efendi olacaktır?

Yazar mı, okur mu?”

Denis Diderot

 

“Kayadan taş söker gibi okuyun”

Mehmet Kaplan

 

“İyi bir kitap okumak istediğimde,

oturur bir tane yazarım”

Benjamin Disraeli

 

Okur ve yazar, iki ayrı kişilik midir? Yazmayan/yazamayan okur olabilir; peki, okumayan yazar olabilir mi?

İyi bir okur, amatör bir yazar olmaya hak kazanmış demektir. Yani yazarlık, okurluktan daha sonra ulaşılan bir mertebe.

Burada önemli bir husus: Yazarlığın, okurluktan daha sonra ulaşılan bir mertebe olması, yazarı, okurdan daha üstün yapmaz. Aralarında hiyerarşik bir ilişki yok. Yazarın, yazdığı kitapla ve okurun, okuduğu kitapla kurduğu ilişkilerden biri diğerinden değerli değil.

 

Çok acıdır: Birçok okur, yazar olduktan sonra, okumaya ihanet ediyor. Okumanın bir nihayeti olduğunu düşünüyor olmalılar. Fakat son nefeslerine kadar yazmaktan geri kalmıyorlar. Halbuki tersidir: Yazmanın bir nihayeti vardır, ancak okunan her kitap bir bidayettir. (Öte yandan Borges derki, “yazarken, içimizde bir şey teorilerimize rağmen gelişir.” Yazının nihayeti olduğu, tartışmalı. Ama bir nokta var elbet, noktalama işareti olarak bir nokta.)

Şu kesin: Her yazma eylemi bir bidayet olmayabilir; yazma, çoğu kez kendisinden önce yazılanları tekrar eder, farklı bir kurguya sokar. Ve fakat her okuma eylemi yenidir. Okumaya devam et

Şok

20 Eyl

-Rüşdü Paşa-

rusdupasa01@hotmail.com

dışarıdan gelen şoklar karşısında dirençli olmalıyız.

en çok görülen şey, şok, şok benzeri başka şeyler ve şok olarak algınanan birşey. gelenek dışı ve insanın akıl güvenliğine yönelik tehdit. belirsizlik yaratıyor. belirsizlik iktidar tekniğidir, binlerce yıldır heryerde.

en büyük şok, yokluk hissi. olması gereken, olduğu bilinen, birşeyin aslında olmadığı durum bir şok olarak ortaya çıkar.

insan aklı yokluk olayını kabûl etmekte zorlanıyor. anlamıyor. varlık karşısında sakin olan insan, yokluk olayı karşısında kendini güvensiz hissediyor.

araba kullanıyorum, tesadüfen biraraya gelmiş, ortaklıkları zaman ve mekân ile sınırlı bir topluluk, varolduğu varsayılan bir insanlık idealine uygun, adalet, eşitlik, ve saire, değiş tokuş yapıyoruz. insanların birbirlerini gördüklerinde yakalandıkları hissine kapıldıkları, birbirlerini görmek istememelerinden kaynaklanan bir görme nedeni ile birbirlerini kontrol ettikleri bir ortam. Okumaya devam et

12 Eylül Sadece Askeri Darbe Değildir

20 Eyl

-Rüşdü Paşa-

bilinçaltı, paralar ve kuramlar arasında hiçbir fark kalmamıştır’

Baudrillard

Boratav: “Türkiye’de 1973-1979 yılları içinde burjuvazinin devlet aygıtı üzerindeki egemenliği daraldı; emekçi sınıfların paylaşım alanı genişledi. Sermaye çevreleri bu mevzi kaybını hazmedemediler; karşı hücuma geçtiler: Ecevit iktidarına cepheden ve şiddetle saldırdılar. Turgut Özal’ın 24 Ocak programında ekonominin yönetimine; 12 Eylül sonrasında Başbakan Yardımcılığı’na yerleştirilmesinde belirleyici oldular. Emekçi örgütlerini devre dışı bırakan; solu yok eden cunta uygulamalarının arkasında yer aldılar. Ve en önemlisi, 1982 Anayasası’nın ve ona bağlı olan yasal, kurumsal düzenlemelerin biçimlenmesinde doğrudan rol aldılar. Bu sayede, temel bölüşüm ilişkilerinin, sadece kısa dönemli (silah zoru içeren) müdahalelerle değil; çok daha kalıcı olarak burjuvazinin lehine dönüşmesini sağlamış oldular. Neoliberal dönüşüm, böylece, burjuvazinin genel programı olarak kucaklandı”.

Bir: 12 Eylül 1980 darbesi, 24 Ocak 1980 Kararları’nın uygulanması için yapıldı. İki: 12 Eylül darbesi ile Neoliberal model uygulanmaya başlandı. The program, 1980 yılından bugüne kadar uygulanmaktadır. Hükümetler, değişti. Neoliberal model, değişmedi. Üç: 12 Eylül darbesi ile birşey daha başladı. İç ve dış hesaplarda açık vermek, açıkların borç ile kapatılması. Bütçe açığı ve ödemeler dengesi açığı. Borç, 12 Eylül darbesi ile oluşturuldu. Dört: Üretimin sona erdirilmesi. 12 Eylül darbesi, tarım ve sanayii tasviye etti. Okumaya devam et

“Saatin Ayarı İnsan’dır!” Peki, ya insan’ın ayarı?

18 Eyl

 

 -Emre DEMİR-

kursatemredemir@yahoo.com 

“Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında”

 

Hayat, yazmak için midir, yaşamak için mi? Yazmak ve yaşamak, bir arada mümkün mü? Adorno’ya göre, aydın kişi, özellikle felsefeye yatkınsa, pratik yaşamdan kopuktur. Tersi de geçerli gibi: pratik yaşamın ustaları, düşünme yetisinden yoksunlaşıyor. Cambaz bir filozof veya filozof bir cambaz olabilir mi?

Tanpınar: “Öteden beri Cenab-ı Hakk’ın, insanlara bu hayatı yazmak için değil, iyi kötü yaşamak için bahşettiğine inananlardanım. Zaten yazılmış şekli mevcuttur. Nezd-i İlahi’deki nüshasından, kaderimizden bahsediyorum” diye yazıyor, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde.

İyi kötü yaşamak. Varoluşun temel prensibi bu olmalı. Yazmak, insanın haddine mi? İlk emir olarak, “oku” deniyor. Hakikat, yazmada değil, okumada gizli. Borges’i çağrıştırıyor: büyük yazarlar, büyük okurlardır. Şunu söyleyebiliriz: saatin ayarı insan, insan’ın ayarı, okumaktır. Okumaya devam et

Toplumsal Piçlik Üzerine

16 Eyl

-Emre DEMİR-

 

“Ün, bir zekânın,

ulusal aptallıklarla uyuşmasının sonucudur.”

C. Baudelaire

 

Rüşdü Paşa söyledi: toplumun beklentilerini karşılayanlara, toplumsal piç diyoruz.

Toplumun beklentileri, toplumsal beğenidir. Toplumsal beğeni dediğimizde, bir toplumun ortalama beğeni standartlarını anlıyoruz. Böylelikle moda kavramına ulaşıyoruz. Moda, dil kurumu tanımınca “geçici yenilik, belirli bir süre etkin olan toplumsal beğeni” kabul ediliyor.

Toplumsal algı ya da toplumsal beğeni, bir ülkedeki ortalama estetik demek. Ortalama estetik, eşittir estetiksizliktir. Çünkü toplum ortalaması, hiçliktir. Algı ortalaması diye bir kavram var, Ece Ayhan öğretti. Sahici bir sanatçının, toplumun algı ortalamasının üzerinde olması, en azından algıyı zorlaması beklenir. Okumaya devam et

Acıların Çocuğu

16 Eyl

-Nurdan GÜRBİLEK-

Şişli’deki, Beşiktaş’daki, Aksaray’daki seyyar kartpostal tezgâhlarında, ünlü yıldızların, çıplak kadınların, tombul bebeklerin, asker ve manzara resimlerinin yanı başında, daima kederli çocuk resimleri de vardır. Göz pınarlarında yaşlar birikmiş, güzel yüzlü, üzgün bakışlı, çileli çocuk kartpostalları. Yirmi yıl kadar önce bunlardan biri çok meşhur olmuştu. Dudaklarını çaresizce bükmüş, tombul yanaklarından yaşlar süzülen,unbenannt1 küçük bir oğlan çocuğu resmiydi bu. Sonra posterleri de yapıldı; bakkal dükkânlarına, kahvelere, işyerlerine asıldı. En çok da taşrayla büyük şehir arasında gidip gelen uzun yol sürücüleri sevmişti resmi. O yıllarda şehirlerarası otobüslerin arka camlarına asılı dev posterinden, uzun süre yaşlı gözlerle bize baktı çocuk. Acının alışılmış temsillerine; bir dönem bu ülkede yoksulluğun ve ihmal edilmişliğin simgesi olmuş ezik, kavruk, bakımsız köylü çocuklarına pek benzemiyordu. Düzgün taranmış sarı saçları, kocaman mavi gözleri, temiz pak giysileri, aydınlık bir yüzü vardı, iyi bir aileden gelmiş, acının içine doğmaktan çok, acıya sonradan maruz kalmış gibiydi. Dünyaya gözünü açar açmaz karşı karşıya kalınan bir yoksulluktan, daima orada olmuş bir yokluktan çok, sonradan yenen bir darbeyi’, en çok da öksüzlüğü ya da yetimliği düşündürüyordu. Sanki bir türlü anlam veremediği o darbe yüzünden dünyaya küsmüştü çocuk. Murat Belge o yıllarda yazdığı bir yazıda bu resmin bu ülkede bu kadar popüler olmasının nedenini, Türk toplumunun çocuklarına karşı suçlu bir toplum olmasına bağlamıştı. Kimsenin çocuğu olmayıp da herkesin çocuğu olabilecek bu gözü yaşlı çocuğun, bilincin derinliklerinde yıllardır uyuklayan suçluluk duygularını uyandırdığını söylüyordu.*1

Okumaya devam et