Toplumsal Piçlik Üzerine

16 Eyl

-Emre DEMİR-

 

“Ün, bir zekânın,

ulusal aptallıklarla uyuşmasının sonucudur.”

C. Baudelaire

 

Rüşdü Paşa söyledi: toplumun beklentilerini karşılayanlara, toplumsal piç diyoruz.

Toplumun beklentileri, toplumsal beğenidir. Toplumsal beğeni dediğimizde, bir toplumun ortalama beğeni standartlarını anlıyoruz. Böylelikle moda kavramına ulaşıyoruz. Moda, dil kurumu tanımınca “geçici yenilik, belirli bir süre etkin olan toplumsal beğeni” kabul ediliyor.

Toplumsal algı ya da toplumsal beğeni, bir ülkedeki ortalama estetik demek. Ortalama estetik, eşittir estetiksizliktir. Çünkü toplum ortalaması, hiçliktir. Algı ortalaması diye bir kavram var, Ece Ayhan öğretti. Sahici bir sanatçının, toplumun algı ortalamasının üzerinde olması, en azından algıyı zorlaması beklenir.

Piçlik, bağlamsızlığa, temelsizliğe, soysuzluğa, karaktersizliğe, sığlığa dayanıyor. Bu anlamda, bir kitabın, bir filmin, bir şarkının piçliğinden söz edilebiliyor, söz etmek gerekir. Bir sanat ürününün piç olması demek, eserin menşeinin, bağlamının, vicdanının belirsiz olması demek.

Toplumsal piç, kendinden öncekileri yok sayar, inkâr eder, ilk ve yeni olduğunu iddia eder. “Bunun aslında böyle olduğunu biliyor muydunuz?” diye sorar toplumsal piç. Sorunun muhatabı, ortalama’dır. Ortalamaya oynar. Toplumsal piçin, temel ayırıcı özelliği, kendince biricikliğidir; ona göre, yaptığı işi, sadece o yapmıştır. Toplumsal piç, çığır açar, put yıkar, söylenmeyeni söyler… Bu fütursuzluğu, cehaletinden ve ölçü bilmezliğinden gelir. Haddini bilmek için, ölçü sahibi olmak gerekir.

Ortalamaya oynamayı başaranlar, “en” olurlar. “En”likle derinlik arasındaki ilişki, doğru orantılıdır çoğu zaman. En çok satan kitabın, piyasadaki en sığ kitap olduğuna kuşku yoktur. Çünkü en çok satan kitabın yazarı, toplum beğenisi için yazmaktadır ve o standardın üzerine çıkmaz, çıkmak istemez. Çıkarsa, satmayacağını bilir.

Borges, derin bir yazardır ve sadece kendisi ve birkaç dostu için yazar: “ Bir yazarın çok ünlü olmaması onun yararına. Çünkü bir ülkede yazarın ünlü olma imkânı varsa, ün için kalabalığın istediği gibi yazar. Ama kendi ülkemde ben, kendim ve belki birkaç arkadaşım için yazıyorum, bu yeterli gelmeli. Ayrıca bu, yazdıklarımın kalitesini de yükseltebilir. Ama eğer binlerce kişi için yazıyor olsaydım, onların hoşuna gidecek şeyler yazardım.”

Toplumun hoşuna giden şeyler yazanlar, tüccardır. Malzemeden çalarak inşaat yapan bir müteahhit gibi, bunlar da malzemeden çalarak sanat eseri yaparlar. Toplum, hangi malzemenin iyi, hangisinin kötü olduğunu bilmez. Toplum, inşaatın son haline bakar, beğenir. Toplumun bir inşaata bakışıyla, bir sanat eserinin inşa sürecine bakışı arasında, fark yoktur.  

*

Bir diğer mesele: Bu toplumsal piçler, neden bu kadar cüretkâr? Hadi ortalamadan çekinmiyorlar, peki iş yaptıkları alanlarda, onlara haddini bildirecek sahici adamlardan da mı çekinmiyorlar?

Ece Ayhan’dan bir cümle: marjda olan risklidir ama piyasayı da marjdakiler tayin eder.

Toplumsal piçlerin cüretinin en önemli sebebi, bizde marj olmayışıdır. Bizim sözde marjinallerimiz, hem riskte değiller, hem de piyasayı tayin etmekten uzaklar. Bu toplumsal piçleri, entelektüel anlamda tehdit ve tenkit eden bir marjımız olsa, bunlar piçlikte bu kadar sınır tanıyamayacaklar.

Esasen bizim marjımız, toplumsal piçliğin kamufle edilmiş halidir. Birçok nedenden dolayı piçleşemediği için, kendisine marjda duruyor süsü verenler vardır: bu tipler, temel kitapların birkaçını okumuş, bir müddet kendisini medyaya ağırdan satmış, sonra tv’de programı, gazetede köşesi olmuş, “marjdaki” birçok ismi tanıyor, onların onayını alıyor… Fark etmez, bunlar da aynı tür.

*

Sığlığın nasıl üretildiği ve neden talep gördüğü üzerine de birkaç cümle kurulmalı. Türkiye’de sığlık üzerine ciddi analizler yapılmadı.

Bourdieu, sığlaştırılmış kültürel pratiklerin, bir tür toplum mühendisliğiyle nasıl yaygınlaştırıldığını, neredeyse hiçbir kültürel üretimin tesadüfe bırakılmadığını belirtiyor. Bir kültürel ürünün alımlanmasının ve kod-açımlanmasının tarihsel olarak üretilen sınıfsal bir arka planı olduğunu söylüyor.

Bireyler, sınıfsal temelli olarak edindikleri donanım çerçevesinde, bir kültürel tüketim pratiği geliştiriyorlar. Bu pratiğe bağlı olarak kitapevlerinde, sinema salonlarında “seçim” yapıyorlar. Bu seçimler neticesinde, bir eleme işlemi de yapılmış oluyor. Kültür dediğimiz birikim, seçilmişleri içeriyor, elenmişleri değil. Dolayısıyla şöyle bir paradoks çıkıyor ortaya: kültür, aslında sığlığın kurumsallaşması. Çünkü toplumun kültürel tüketim pratiği, sığlığı talep etmek üzerine teşekkül etmişse, sanatsal değeri ve kaygısı olan ürünler, yıllar içinde unutulmuş ve kültür kapsamından çıkmış oluyor.

Sığ bir toplumda, “kültürlü insan” olmayı, hakaret telakki etmek gerekir..

*

Yunan dilinde deixis diye bir kavram var. Gösterme anlamına geliyor ve ancak söylendikleri an ve bağlam kapsamında bir anlam ifade eden sözcükleri tanımlamak için kullanılıyor. Bir sözcük düşünün ki, üretildiği an dışında hiçbir anlam ifade etmiyor.

Deixis ile moda kavramları, ilişkilendirilebilir. Moda’da, geçerlilik anı daha uzun. Deixis, daha anlık. Ancak içinde bulunduğumuz yüzyılda, şimdiki zamanın değişim hızı artıyor. Şimdiki zaman, önceki yüzyıllara göre daha dinamik. Şimdiki zaman, durağanlığını kaybetti. Bu, teknik gelişme ile irtibatlı elbette. Şimdiki zamanın bu dönüşümü, moda olanın ömrünü de kısaltıyor.

Bir diğer husus: moda’nın, tutarlı olmak gibi bir kaygısı yok. Bu, giyim kuşamında modayı takip eden biri için, sorun olmayabilir. Ancak politikada ciddi bir sorun oluyor. İngilizlerin dilinde, integrity sözcüğü var. İstikametteki, çizgideki tutarlılığı ifade ediyor. Bu sözcüğe sahip olmayan toplumların politikalarında, “değişmek”, oyları arttırıcı bir rol oynuyor. Değişen şartlara göre, politika değiştirmek, meşru bir politik aksiyon olabiliyor.

Doktrin, politika ve konjonktür kelimeleri arasında bir ilişki var. Integrity sözcüğünün olmadığı bir cemiyette, olması gerekenin aksine, politikayı, doktrin belirlemiyor. Konjonktür, değişken politikalar aracılığı ile doktrini çürütüyor. Sağlam doktrinler tarafından belirlenmemiş bir konjonktür, yalamalığa, yalakalığa, soysuzluğa ve bittabi toplumsal piçliğe zemin oluyor.

*

Türkiye’de politika, kültür, edebiyat, sinema, tiyatro, musiki; deixis örnekleriyle dolu. Moda bile değil… Çünkü doktrin yok. Bir öğretiye göre yaşamıyorsan, değil musiki yapmak veya edebiyat yapmak; 150 yıldır, uzlaşmacı bir anayasa bile yapamazsın elbette…

SUS dergisinin 12. sayısında (Eylül-Ekim 2010) yayımlandı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: