“Saatin Ayarı İnsan’dır!” Peki, ya insan’ın ayarı?

18 Eyl

 

 -Emre DEMİR-

kursatemredemir@yahoo.com 

“Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında”

 

Hayat, yazmak için midir, yaşamak için mi? Yazmak ve yaşamak, bir arada mümkün mü? Adorno’ya göre, aydın kişi, özellikle felsefeye yatkınsa, pratik yaşamdan kopuktur. Tersi de geçerli gibi: pratik yaşamın ustaları, düşünme yetisinden yoksunlaşıyor. Cambaz bir filozof veya filozof bir cambaz olabilir mi?

Tanpınar: “Öteden beri Cenab-ı Hakk’ın, insanlara bu hayatı yazmak için değil, iyi kötü yaşamak için bahşettiğine inananlardanım. Zaten yazılmış şekli mevcuttur. Nezd-i İlahi’deki nüshasından, kaderimizden bahsediyorum” diye yazıyor, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde.

İyi kötü yaşamak. Varoluşun temel prensibi bu olmalı. Yazmak, insanın haddine mi? İlk emir olarak, “oku” deniyor. Hakikat, yazmada değil, okumada gizli. Borges’i çağrıştırıyor: büyük yazarlar, büyük okurlardır. Şunu söyleyebiliriz: saatin ayarı insan, insan’ın ayarı, okumaktır.

*

Hayat, insanı ya Nuri Efendi gibi filozof ya da Halit Ayarcı gibi cambaz olmaya zorlar. Ya felsefe, ya icraat. Hayri İrdal ise, bu iki karakter/zihniyet arasında sıkışmış bir kişi. Ne cambazdır, ne filozof. Hayri İrdal, çevresindeki karakterlerin kolajından oluşan silik, sönük, pasif bir karakter.

Tanpınar, bu karakter karmaşasını Hayri İrdal’ın ağzından şöyle ifade ediyor: “Ben yıllarca bu adamların arasında, onların rüyaları için yaşadım. Zaman zaman onların kılıklarına girdim, mizaçlarını benimsedim. Hiç farkında olmadan bazen Nuri Efendi, bazen Lütfullah veya Abdüsselam Bey oldum. Onlar benim örneklerim, farkında olmadan yüzümde bulduğum maskelerimdi. … Belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.” (S. 51-52)

Romanda anlatılan, Hayri İrdal’ın hikâyesi. Fakat romanın kahramanı Halit Ayarcı. Hayri İrdal, kendi hikâyesinde bile figüran. Hayri İrdal’ın varlığı, bırakın başka hayatlarda bir değişikliğe vesile olmayı, kendi hayatı üzerinde bile belirleyici değil. İrdal ve Ayarcı arasındaki ilişki, Shakespeare’in kendi dönemi için söylediği sözleri hatırlatıyor: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, icat edilen bir iş. Halit Ayarcı’nın anlatımıyla: “İşler, bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. İşleri, onları görecek adamlar icat eder. Biz de bunu icat ettik. Bunu bizden evvel kimsenin düşünmemesi veya başka şekilde düşünmüş olması müspet olmasına mani midir sanıyorsunuz? Biz bir iş yapıyoruz, hem mühim bir iş… Çalışmak, zamanına sahip olmak, onu kullanmasını bilmektir. Biz bunun yolunu açacağız. Etrafımıza zaman şuurunu vereceğiz. İçinde yaşadığımız havaya bir yığın kelime ve fikir atacağız. İnsan, her şeyden evvel iştir, iş ise zamandır diyeceğiz. Bu müspet bir hareket değil midir?” (S.243)

Böyle bir enstitünün, bir fantezi olması büyük talihsizlik. Sigortacılık sektörünün mantık dışı kabul edilmediği bir dünyada, böyle bir enstitü neden gerçek olmasın ki? Saatlerimizdeki bir dakikalık hatanın nelere mal olabileceğini hiç düşündük mü? Nuri Efendi’nin, “ayar, saniyenin peşinde koşmaktır” sözü, Halit Ayarcı’yı boş yere mi sarsıyor:

Düşün aziz dostum, bu ne sözdür? Bu demektir ki, iyi ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki, günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur.” (S.35)

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, her ne kadar Tanpınar’ın anlatımında bir abes göstergesi olarak kullanılsa da, Türkiye’nin, belki de en çok böyle bir enstitüye ihtiyacı var. Çünkü bu ülkede, herkesin saati farklı bir zamanı gösteriyor! En çok da bundan dolayı, bu ülkede, insanları birbirine bağlayan bir sözleşme yok. Bu toplumun üyeleri arasında, zaman konusunda bir ittifak yok. Farklı zaman dilimlerinde yaşayan 75 milyonluk bir kalabalık…

Ortak zamanı olmayan bir toplumun, ortak tarihi olabilir mi? Ortak tarihi olmayan bir kalabalık, toplum olabilir mi? Farklı zamanlarda yaşadığımız için, ortak bir dil tutturamıyoruz. Türkiye’nin en önemli meselesi, ortak bir dilden yoksunluktur. Bu yoksunluk, aramızdaki zaman farkıyla irtibatlıdır.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, saatleri olmasa bile, Türk dilini ayarlamak için bir rehber olarak kabul edilebilir. Türkçeden alınabilecek zevk, bu romanda doruk noktalarından birine ulaşıyor. Tanpınar’ın üslubunda, şiirle nesir iç içe giriyor.

Bir romanı okurken, mekan ve eşya tasvirlerinin, karakterlerle ilgili çözümlemelerin, romandaki bir karakterin içsel sayıklamalarının altı çizilir mi? Veya şöyle soralım; şu cümleler altı çizilmeden geçilebilir mi:

“Korku… Korku ve insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere düşmanlık. Fakat neyi aldatabilirdim, kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.” (S.109)

Bu yazıyı yazmak için, kitabı bir kez daha elime alıp ilk paragrafı okuduğum anı hatırlıyorum: 25 sayfayı geride bırakmıştım. Yazacak olmasam, kitabı tekrar bitirebilirdim. Kitabın herhangi bir sayfasını açıp, herhangi bir cümlesini okuduğunuzda, oradan devam ediyorsunuz. Türkçenin bütün zamanlarının üzerinde bir kitap bu.

*

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, geçmişinden kaçan bir adamın şahsında, geçmişinden kaçan bir toplumun hikâyesi ve bu kaçışı durdurmak için, bu ülkenin insanına verilen bir ayar… Tanpınar’ca tutturulmuş, hassas bir ayar.

Tanpınar’ca demişken, üslup üzerine de birkaç not düşelim. Bazı yazarlar, birçok yazarın birleşmesinden oluşur. Normaldir de bu. Her yazarın öncülleri vardır ve büyük yazarlar, ardıllarını da yaratırlar. Pavese ve Plath okumadan, Tezer Özlü anlaşılamaz. Öncülleri ve ardılları arasında bir parantez açabilen, o parantezde, zamanın ötesinde bir üslup yaratabilen pek az yazar vardır ve Tanpınar bunlardan biridir. Tanpınar’ın öncüllerini aramak nafile bir çaba olacaktır; Tanpınar’ın ardılı takip edilmelidir. Bu anlamda, Tanpınar, bir pınarın başlangıç noktasıdır.

Öncülleri anlamında olmasa da, Tanpınar’ın üslubunda, kendisinden önce veya sonra yaşamış yazarları, yönetmenleri, şairleri çağrıştıran bazı tavırlar dikkat çeker. Kimi zaman Kafka’yı, kimi zaman Haneke’yi, kimi zaman Dostoyevski’yi çağrıştıran tavırlardır bunlar. Örneğin Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, Hayri İrdal’ın önce hapishaneye ve ardından akıl hastanesine düşmesi, Kafkaesk bir durumdur. Hayri İrdal, halet-i ruhiyesi itibariyle, bilmediği sokaklara girmiş ve hiç bilmediği yasaları çiğnemiştir; bu hali, Josef K.’dan farksızdır.

Tanpınar’ın üslubunun en özgün yanlarından biri de sinematografik oluşudur. Tanpınar’ın elinde sanki bir kamera var. Çoğu sayfada, bir yazarın cümlelerini okumaktan çok, bir yönetmenin çekimlerini izliyoruz. Çağrışımların göreceliğini göz önünde bulundurmanızı istirham ederek şunu söyleyebilirim ki, Tanpınar’ın tasvirleri, Michael Haneke’nin planlarını andırıyor. Önce mekânın genel bir çekimi. Birkaç dakikalık durgunluk. Sonra usulca eşyaya ve insana sokulan bir kamera… Başka benzerlikler de var; ikisinde de, yalanla hakikat birbirine geçmiş, ikisinde de orta sınıf problemi var. İkisinde de gösterilen ile anlatılan aynı şey değil çoğu zaman. Haneke’den okuyalım:

“Kitaplar her zaman sinemadan daha etkilidir. Çünkü kitaplar okuyucuya bir şey göstermez. Okuyucunun, hikâyeyi kendi hayal gücüyle şekillendirmesine izin verir. Sinemada da bunu yapmak mümkün aslında. Sinemada, o an gösterilen kare, ille de gösterdiği şeyi anlatmak zorunda değildir. Bazı yönetmenler bundan bihaber. Ne anlatıyorlarsa onu gösteriyorlar, ne gösteriyorlarsa onu demek istiyorlar. Sanat bu değil.”

*

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde dikkat çeken bir unsur da, mizahın kullanımı. Tanpınar, en karmaşık durumlarda bile hicvi elden bırakmıyor. Böylece olayın trajikomikliği göze çarpıyor. Zira Türkiye’nin 150 yılı aşan modernleşme çabalarını ve bunların neticelerini en doğru tespit eden sözcük bu olsa gerek: trajikomik.

İsmet Özel’in söylediği üzere: “Türkiye’de yaşamak, çamurda yüzmek gibi; kulaç atmanız, gülünç görünmenize kâfidir.” Saatleri Ayarlama Enstitüsü karakterlerinin başlarına gelen de tam olarak böyle bir şey.

Mizahın kullanımı, sadece trajikomikliği göstermek amacını taşımıyor elbette; Tanpınar’ın içinde bulunduğu dönemin –cumhuriyet döneminin- eleştirisini de mümkün kılıyor. Bizim batılılaşma/modernleşme merhalelerimizde cumhuriyet dönemi eleştirileri birçok nedenden dolayı yetersizdir. Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, sembolist ve ironik ifadelerle cumhuriyet dönemini de, kurduğu bu abesler dünyasının içine katıyor ve bunu mizahla yapıyor, çünkü mevcut hegemonyayı eleştirmenin en meşru yolu hicivdir.

*

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün, Türk edebiyatındaki özgün yerini belirleyen, Türk modernleşmesini ve bu süreçteki Doğu-Batı çatışmasını ele alması değildir. Bu, romanın yüzlerce detayından sadece biridir. Romanın varlığını, sadece bu meseleye indirgemek, romanın felsefesini, özünü kaçırmamıza neden oluyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, tam da bu biçimselleştirici bakış açısını hedef alan bir romandır. Tanpınar’ın Kafkaesk bir dünya yaratması, boşuna değil.

Romanın, modernleşmemizi ve neticelerini ele alışına dikkat çekilecekse, bu ele alışın şekline dikkat çekilmelidir. Konudan ziyade, yöntem üzerinde durulmalıdır. Roman, bu yönüyle özgündür. Yoksa bu mesele zaten dönemin birçok romanına konu olmuştur. Ancak hiçbiri Tanpınar kadar “sivil” olmamıştır. Tanpınar, her şeyin ve herkesin dışındadır. Doğu-Batı meselesinde pozisyon alırken, kendisini bir ideolojik çerçeve içine sokmamıştır. Tanpınar, kelimeler, isimler ve onlara inanmanın saadetinden uzaktır…

*

Roman, bir aldanış hikâyesi ve romanın sonunda Halit Ayarcı “ben bir yerde aldandım ama nerede; onu bulsam yeter” diyor.

1683’ten bu yana geri çekilen kavm-i Türkün, bu aldanışla yüzleşmesi gerekiyor. Biz, bir yerde, birçok yerde aldandık, ama nerede, nerelerde? Bu yüzleşmeyi yapamadığımız takdirde, ayarlayamayacağız saatlerimizi.

*

Son olarak, Prof. Dr. Orhan Okay’ın Tanpınar’ı anlattığı ve Dergah Yayınlarından çıkan Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar adlı kitabı hatırlatalım. Orhan Okay, şu öneride bulunuyor Tanpınar okurlarına: “Tanpınar’ı mümkünse programlı okumalı. Yani mesela bütün bir sene. Onu okurken tıpkı kendisi gibi resim ve müzikle de ilgilenilmeli.”

Kimi yazarlar, yazdıkları metinlerde oldukları kadardır. Ötesi yoktur. Metinden dışarı taşamazsınız. Yazarın varı yoğu oradadır. Kimi yazarlarınsa yazdıkları, buz dağının sadece görünen kısmıdır. O yazara nüfuz edebilmek için, metnin dışına taşmanız, yan okumalar yapmanız, yazarın hayatına, sevdiği filmlere, okuduğu kitaplara, dinlediği müziklere temas etmeniz gerekir. Tanpınar’ı, Tanpınar kitaplarında anlamak, mümkün değildir.

Reklamlar

2 Yanıt to ““Saatin Ayarı İnsan’dır!” Peki, ya insan’ın ayarı?”

  1. can 19/09/2010 9:19 am #

    arkadaşlar hepinize kolaylıklar diliyorum…ben felsefehayat ın editörüyüm ve ilgili bağlantılarınızda eski url yer almaktadır…yeni url şu : http://www.felsefehayat.net/

    tekrar kolay gelsin….irtibatı koparmayalım…karşılıklı link paylaşımı falan yapalım ne dersiniz?

    paylaşım için ayrıca teşekkürler…

    Can Murat DEMİR

  2. aydın akdeniz 16/11/2012 9:31 pm #

    çok güzel bi kitap aşırı derecede tavsiye ederim…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: