Borges edebiyattır!

20 Eki

-Emre Demir-

“Hiç Borges okumamış olmak,

edebi anlamda bekârete tekabül eder”

 

“Bağlı olduğum tek şey edebiyat

ve kendi samimiyetim.”

Borges

Kitabı okuyan kişiyle kitap arasında öznel bir deneyim vardır. Her kitabın bir hikâyesi, bir mekânı, çağrışımları olur. Borges’le Söyleşiler’in bende yarattığı çağrışımlar gibi.

Askerlik kararı aldırdığımda, aklıma ilk gelen, kitap okumak için ne kadar vakit ve fırsat bulabileceğimdi. Askerliği, bu yaşıma kadar okumadığım, okuyamadığım temel metinleri okumak için bir fırsat haline dönüştürmek istiyordum. Birkaç plan geliştirdim: mesela askerlik süresince sadece Proust okuyabilirdim ve böylece Carriére’nin ifade ettiği, ölüm döşeğinde Proust okumamış olmanın farkına varıldığında hissedilen ızdıraptan kurtulmuş olurdum. Veya bütün Dostoyevski romanlarını bitirebilirdim. Belki de Balzac’ları.

Neticede, bir yazarın külliyatına kapanmaktansa, bir seçki yapmaya karar verdim ve okumaya başladığım ilk kitap, Richard Burgin editörlüğünde hazırlanan, Hatice Esra Mescioğlu tarafından Türkçeye çevrilen ve Paradigma yayınlarınca basılan Borges’le Söyleşiler oldu.

Birliğimize teslim olurken, valizlerimizdeki “sakıncalı” maddelerle birlikte, kitapları da aldılar. Ertesi gün kitaplar geri geldi. Son sayfasına, başçavuş imzasıyla bir not düşülmüştü: “Görülmüştür. Bu kitabın okunmasında sakınca yoktur.” Ben de öyle düşünmüştüm; bu kitabı okumamda bir sakınca yoktu…

Askerlik yapanlar, ilk gecenin, en uzun gece olduğunu bilirler. O geceyi sabah etmişsem, bu ilk sabahı, kitabın takdim yazısını yazan Gökhan Yavuz Demir’e borçluyum. “Kimdir Borges?” diye soruyor Gökhan Yavuz Demir:

“Umberto Eco’nun Gülün Adı’ndaki âmâ kütüphanecisidir Borges. Arjantinli bir muhafazakârdır. Birçok sıradan ve avam yazarın aksine Nobel’i alamamış elit bir yazardır. Devlet memurudur. Seyyahtır. Büyük bir okurdur. Sıradan ve sıkıcı gerçekliğe inat kendi rüyalarından, kendi ruhunu labirentinden kendi gerçekliğini inşa eden bir düş işçisidir. Okurlarını ciddiye alan ve basit hikâyeler kaleme aldığına inanan mütevazı bir dehadır. Genç yazarların ise eseri karşısında kendilerini zavallı hissettikleri aşılamaz bir üstaddır. Yirminci yüzyılın bilgesidir. Ama bütün bunların ötesinde, Borges edebiyattır.” (S.X)

“Borges edebiyattır” sözü üzerinde durmalı. Bu söz, Borges’in, dünya edebiyatının en tenha köşelerinden en ışıltılı merkezlerine değin uzanabildiği anlamında. Borges okumak, çağrışımlar silsilesi. Borges okumak, edebi anlamda bir dayak. Her okurun böylesi bir dayağı yemesi gerekiyor. Arınmak ve silkinmek için bu deneyimi yaşamak gerekiyor. Alastair Reid, hiç Borges okumamış olmanın, edebi anlamda bekârete tekabül ettiğini ifade ediyor.

Gökhan Yavuz Demir’e göre, Borges, aşılamazlığıyla ve yeni kuşak yazarlarca “öldürülemediği” için, edebiyatın sınırlarına da işaret ediyor. “İki Borges var elimizde: sınırları yıkan Borges ve yeni sınırlar çizen edebi filozof Borges.” (S.XIV)

Giriş yazısının ardından, takdim ve kronoloji bölümleri geliyor. Borges’in kronolojisinde önemli birkaç tarihe bakabiliriz.

Borges kronolojisi

Borges, 24 Ağustos 1899’da Buenos Aires’te doğar. 1912 yılında, ilk hikâyesi olan King of the Jungle’ı yayınlatır. 1914 yılında, dünya savaşı başlayınca, ailecek Avrupa’ya taşınırlar. Avrupa yıllarında Fransızca ve Latince öğrenir. Almancayı da kendi kendine okuma yaparak öğrenmiştir. Nietzsche ve Schopenhauer okur. 1919’da İspanya’ya geçer ve 1921’de Buenos Aires’e döner. 1923’te ilk şiir kitabı Passion for Buenos yayımlanır. 1925’te ilk deneme kitabı olan Inquisitions (Soruşturmalar) basılır. Ancak Borges daha sonra, bu kitabın ulaşabildiği bütün kopyalarını toplayıp imha eder. 1937’de Miguel Cane Belediye Kütüphanesinde işe başlar. 1946 yılına kadar burada çalışır. 1946’da faşist Peron rejimi, politik bildirilere imza attığı için Borges’i kütüphanedeki görevinden alarak, Kümes Müfettişliğine atar. İstifa eder. 1948 yılında annesi ve kız kardeşi, Peron karşıtı bir gösteriye katıldıkları için tutuklanırlar. 1950’de Arjantin Yazarlar Topluluğu başkanı olur. 1955’te Peron’u deviren askeri yönetim, Borges’i Milli Kütüphane müdürlüğüne getirir. Ertesi yıl, Buenos Aires’teki Felsefe ve Edebiyat Fakültesi’ne İngiliz Edebiyatı Profesörü olarak atanır. Gözleri iyice bozulduğu için okumayı bırakması tavsiye edilir. 1980’de Cervantes ödülünü, 1983’te Fransa şeref nişanını alır. 14 Haziran 1986’da Cenevre’de hayata veda eder.

Röportajlara geçmeden önce, “Türkçede Borges” adlı bir bölüm eklenmiş. Borges’e dair Türkçede basılan tüm metinler zikredilmiş.

Yazar, ne için yazar?

Kitapta, çeşitli kaynaklardan toplanan 16 adet röportaja yer verilmiş. İlk röportaj 1966’da “Borges’le Borges Üzerine” başlığıyla, Richard Stern tarafından yapılmış. Borges, bu bölümde, bir yazarın, güncel konulardan kaçması gerektiği uyarısında bulunuyor. Yazarın, kendisine gazeteci veya tarihçi rolü biçmesine gerek yok. Yazar, istediğini düşlemekte özgürdür ve bu özgürlüğünü kullanmalıdır. Detaylar, gazetecilerin ve tarihçilerin işidir. Yazar, olayların özüyle, gerçekle ilgilenmelidir. Altı çizilesi bir cümle Borges’ten: “Gerçekler özünde doğruya, detaylara aldırmama gerek yok.” (S.5) Yazar, düşünür ve hayal kurar ve Borges’e göre yazmak, düşünmekle hayal kurmak arasında bir eylemdir. Yazarı yazar yapan da, düşledikleri ve düşündükleridir; görüşleri değil. Bu noktada Borges, Kipling örneğini verir; ona olan hayranlığından ama politik görüşlerini ciddiye almadığından bahseder.

Yazarın, ne için yazdığı meselesi de, söyleşilerde Borges’in sıkça değindiği bir mevzu. Kendim ve birkaç arkadaşım için yazıyorum diyen Borges, şöhretli bir yazar olmanın tehlikelerini belirtiyor: “Bir yazarın çok ünlü olmaması onun yararına. Çünkü bir ülkede yazarın ünlü olma imkânı varsa, ün için, kalabalığın istediği gibi yazar. Ama kendi ülkemde ben, kendim ve belki birkaç arkadaşım için yazıyorum, bu yeterli gelmeli. Ayrıca böylesi, yazdıklarımın kalitesini de yükseltebilir. Ama eğer binlerce kişi için yazıyor olsaydım, onların hoşuna gidecek şeyler yazardım.” (S.115)

1920’li yıllarda, kitapların yok denecek kadar az kazanç getirdiğini belirten Borges, “bu durum, yazara büyük bir özgürlük sağlıyordu, halkın beklentisi için taviz vermek gerekmiyordu, çünkü taviz vermesini gerektiren bir çıkarı yoktu” diyor.

Burada mesele, yazarın, yazarak nereye ve neye ulaşmak istediği. Borges’in sözleri anlamlı: “Asıl istediğim, tek bir kişiye ulaşmak ve bu kişi ben olabilirim.” (S.114)

Yazım tekniği üzerine de öğütleri var tabi Borges’in. Bir şey yazacağımı hissettiğim anda önce sakinleşirim ve beklerim diyen Borges, yazının hangi biçimde yazılacağına, kendisinin değil, ilk cümlenin karar verdiğini söylüyor. İlk cümle, biçimi oluşturuyor.

Yazarın, yazarken, ne kadar kabiliyetli olduğunu göstermemesi gerekiyor. Kabiliyetini, okurun gözüne sokmaktan kaçınması gerekiyor. Üslup ve tarz sahibi olmak başka bir şey ama kendisine ait bir dil yaratmak isteyen yazarın, Robinson Crusoe olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu da hatırlatıyor Borges.

“Romana inanmıyorum”

Söyleşilerin birinde, körlük ile yazmak arasındaki ilişkiden söz ediyor Borges. Körlüğün arındırıcı bir etkisi olduğundan ve kişiyi görsel teferruattan kurtarıcı etkisinden bahseden Borges, kör birinin yazmasının imkânsızlığını anlatıyor. Bu nedenle kendisini kısa yazılarla sınırlandırdığını ifade ediyor. Kör olması bir yana, uzun metinlere, daha başka birçok saikle mesafe koyuyor. Uzun metinleri, okuyan için olduğu kadar, yazan açısından da belirsiz buluyor. “Ortaya çıkardığım metni tek bakışta görmem lazım” diyen Borges, “romana inanmıyorum” demeyi de ihmal etmiyor. Borges’e göre romanlarda karakterler sadece başlarına geleni yaşıyorlar. Oysa bir roman karakteri, âşıkken, aynı zamanda sinemayla ilgilenebilir veya şiir, politika ve saire hakkında düşünebilir.

Borges’in, edebiyat tarihinin önemli yazarları ve kitaplarıyla ilgili de çarpıcı tespitleri var. “Ulysses bir fiyasko” diyor mesela ama ekliyor: “James’in karakter yaratabildiğini düşünüyorum ama Kafka’da karakter yok, Kafka şiire daha yakın. Karakterlerle değil, metaforlarla ve tiplemelerle uğraşıyor.” (S.53)

Söyleşilerde dikkat çeken bir hususta, Borges’in, dünyanın çeşitli kentleriyle ilgili değerlendirmeleri. Berlin için, “dünyanın en çirkin şehirlerinden birisi, fazla gösterişli” diyen Borges, Cenevre’den “vatanlarımdan biri” diye bahsediyor. New York’u dünyanın başkenti olarak anıyor.  Uzakta olduğu zaman Buenos Aires’i özlüyor, ama kenti güzel bulmadığını, hatta çok kasvetli, fazla boğucu ve yıkık dökük bulduğunu ifade ediyor. Ama yine de seviyor Buenos Aires’i: “İnsan bir şehri mimarisi için sevmez.” (S.66)

“İspanyolca benim kaderim, onun ötesine geçemem”

Kitapta yer alan birçok söyleşide, dil, önemli bir konu başlığı. Kullandığı dil, bir yazarın edebiyat dünyasındaki yerini belirlemede ne kadar etkili?

Ayraç’ın önceki sayısında yer alan “Kim Kurtulmak İster ki Kitaplardan” başlıklı yazıda, Carriére ve Eco’nun bu konuyla ilgili görüşlerini not etmiştim. Borges de onları destekler nitelikte. İspanyolca ile bir yere varamayacağını düşündüğü için, İngilizce yazmaya karar verdiğini ve bu kararı henüz gençlik yıllarında Pablo Neruda ile beraber aldıklarını söylüyor. (S.93) Çünkü onlara göre İspanyolca, imkânları olmayan bir dil ve böyle imkânsız bir dilde yazmak büyük talihsizlik. (S.192)

Böyle düşünmesi de normal, çünkü İngilizcenin baskın olduğu bir ortamda yetişiyor Borges. Çocukken, babasının kütüphanesinde İngilizce kitaplar okuyor. Ama şu gerçeği de itiraf ediyor: her yazarın dili, onun kaderi: “Bir dil olarak İspanyolcaya değer verdiğimi söyleyemem ama biliyorum ki İspanyol dili benim kaderim, geleneğim. Onun ötesine geçemem, buna kalkışmamalıyım da.” (S.218)

Bir okur olarak Borges

Borges deyince akla, onun yazarlığı kadar önemli olan okurluğu ve okumaya verdiği değer geliyor. Borges’e göre kitap, okunduğu zaman kitaptır. Okunmayan kitap, eşyadır. (S.212) Kitapta yer alan ikinci söyleşide, “yazdıklarınızın kaynağı, başka kitaplar mıydı” diye soruyor Burgin. “Evet, çünkü bana göre okumak, seyahat etmek ya da âşık olmak kadar mühim bir tecrübedir” diye cevaplıyor Borges. (S.19)

Borges’e göre, erken yaşlarda yapılan okumalar daha kalıcı etkiler yaratıyor. Bütün temel okumalarını çocukken yaptığını, daha sonraki okumalarının üzerindeki etkisinin az olduğunu ifade ediyor.

Okumak, düşünmek ve yazmak arasında, Borges’in yazmayı en sona koyduğunu söyleyebiliriz. Yazarken mutlu olmak zordur ona göre. Çünkü teknik sorunlar vardır yazarken. Ama bir şey düşünürken ve okurken mutlu olunabilir. Yazarken taşıdığınız, yazma eylemine özgü endişeler, okurken veya düşünürken yoktur. Zaten kendini bir yazardan ziyade, bir düşçü olarak görür Borges. Hayatı boyunca tek bir fikir üretmediğini, sadece hayal kurduğunu söyler. Yazmak, yazarı esir alan fikirden kurtulmak işlevi görür. Yazarın içini kemiren, kafasına takılan bir “şey” oluyor ve bundan kurtulmak için yazıyor. Bu durumda yazmak, bir zevk değil, zorunluluk.

Okuduğumuz metinlere daha sonra geri dönme alışkanlığından yoksunuz diyordu Enis Batur, önceki sayıda yer alan mülakatında. 15 yaşında okunan Suç ve Ceza’dan, 40 yaşında yapılan ikinci okumada daha başka şeyler alınabiliyor. Borges de, yeni okumalar yapmaktansa, ikinci okumalar yapmayı tercih eden bir okur. İlk okumanın baştan savma ve üstünkörü olduğunu, ikinci okumada daha derinlere inildiğini belirtiyor.

Hayatın anlamı var veya yok; önemli olan etik…

Kitabın son söyleşisinde, hayatın anlamı soruluyor Borges’e. Şöyle cevaplıyor:

“Hayatın anlamı bize açıklansaydı,  muhtemelen anlamazdık. İnsanın bunu bulabileceğini düşünmek saçma. Dünyanın ne olduğunu veya kim olduğumuzu anlamadan yaşayabiliriz. Önemli olan, etik ve entelektüel içgüdülerdir, öyle değil mi? (…) Sanırım Lessing şöyle demişti; Tanrı sağ elinde hakikati, sol elinde ise hakikat arayışını tuttuğunu söylese, sol elini açmasını istermiş. Tanrı’nın, kendisine hakikati değil, hakikat arayışını vermesini tercih edermiş. Bunu istemesi doğal, çünkü araştırma sayısız varsayımı mümkün kılar; ama gerçek bir tanedir ve bu akla yatkın değildir. Akıl, meraka ihtiyaç duyar.” (S.325)

Bir kitap bizi nereye götürür?

Bu söyleşi kitabını, bir soru-cevapla bitirmek uygun olacaktır:

“Soru: Her şeyin bizi bir kitaba götürdüğünü söylemiştiniz. Sizce bir kitap bizi nereye götürür?

Borges: Mutluluğa götürür. Eğer bir kitap mutluluk vermiyorsa, bir his uyandırmıyorsa, o kitap aslında yoktur. Zorunlu okumadan bahsetmiyorum. Kitaplar tecrübeyi temsil eder; güzel, gerçek tecrübeleri.” (S.270)

Borges’le Söyleşiler

Editör: Richard Burgin

Paradigma Yayıncılık

1.Baskı Nisan 2009 İstanbul

342 Sayfa

AYRAÇ dergisinin 12. sayısında (Ekim 2010) yayımlandı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: