Arşiv | Aralık, 2010

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi Üzerine

31 Ara

-Murat Belge-

Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye sosyalizmi tarihinde mutlaka eleştirilmesi gereken bir kişidir; karalamak üzere değil, öneminin anlaşılması için. Çünkü sosyalizm tarihinin önemli bir kısmında hayattadır ve etkindir. Sosyalizmin Türkiye’de gelişmesi tarihi içinde yoğrulmuştur; bu bakımdan, sözkonusu gelişme biçiminin bir çeşit göstergesi gibidir. Öte yandan, sosyalizmin gelişmesine onun da katkıları vardır. Bunların da ayrıca anlaşılması, değerlendirilmesi gerekir.

Kıvılcımlı’yı eleştirirken özellikle nesnel bir tavır takınmanın gerekliliğine inanıyorum. Yani, herhangi bir politik hedefin kaygılarına kapılmadan doğrudan doğruya Kıvılcımlı’nın kendisinin ne olduğunu, neleri, niçin temsil ettiğini anlamak, başlı başına bir zorunluluktur. Böylesi, kanımca, Kıvılcımlı’nın şu ya da bu özelliğini bazı polemikler için abartmaktan daha yararlı bir çaba olur Türkiye’de sosyalizmin geçmişini anlamak için. Okumaya devam et

Reklamlar

Tarih Tezi

31 Ara

-Dr. Hikmet Kıvılcımlı-

Marx (ve Engels) hiç kimseden tapınç konusu olmayı beklememiş seyrek yaratıklardandır. Olsa olsa olduğu gibi anlaşılmak ister.
Daha doğrusunu ister misiniz ? Marx bizden hiç mi hiç bir şey beklemeyecek kadar ne ise odur. Marx 14 Mart 1883’ten beri duygudilek biçimlerinin hepsinden sıyrılmış, bir ölümsüz DÜŞÜNCE-DAVRANIŞ olarak tarihte yer almıştır. Marx bütün ömrünce bir şey diledi: Şu insan denilen yaratık hayvanlığından kurtulsun.


Nasıl olur ? Marx materyalist‘tir. Bilim ta İbn-i Haldun’dan beri insanın maymundan geldiğini sezmiş, Darwin, Marx’ın “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” ile aynı yılda o seziyi ispatlamıştır. Bilim ve Madde dışı hiç birşeye değer vemeyen Marx, insanın bir hayvan olmamasını isteyebilir mi? Metafizik mantıkça isteyemez. Diyalektik: Hayvanın insanda yeni bir Kalite‘ye (Niteliğe) sıçradığını bilir.  Okumaya devam et

Sanatçılar ve leş kargaları

30 Ara

-Leylâ Erbil-

Sanatçıyla leş kargalarını birbirine karıştırmaya başlamış bu toplum; yapacağı iş bütün dokularına, kanına apaçık yerleşmiş olmalıymış ki onun, içinde ben sahtekarlık etmiyor muyum, diye en ufak bir şüphesi kalmamalıymış ki; heyecana kapılan nevrozlu tipler başka, sanatçı başkaymış, ticaret yapmadıklarını kim iddia edebilirmiş?

Eski Sevgili, 1.Basım aralık 2002, S.139

In vino veritas

30 Ara

-Friedrich Nietzsche-

İşin şaşılacak yanı, az içkinin, bir de sert değilse, alabildiğine keyfimi kaçırmasına karşılık, çok içmeye karşı bir deniz kurdu gibi dayanıklı oluşumdur.

(…)

Ama düşünceye dönük tüm yaradılışlara, alkollü içkilerden hepten uzak durmalarını ne denli salık versem gene azdır. Su, ne güne duruyor. Su almak için bol bol çeşmesi bulunan yerleri yeğ tutarım (Nice, Torino, Sils); bir bardak içki beni canımdan bezdirir. In vino veritas (şarabın içinde doğrular yatar) derler: Sanırım ki Okumaya devam et

Sinemadan çıkmış insan..

29 Ara

-Yusuf Atılgan-

Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor: Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.

Aylak Adam, S.18

Güneşin doğuşu..

29 Ara

-Walter Benjamin-

Güneşin doğuşunu uyanık ve giyimli olarak, örneğin bir yürüyüşte izleyen kişi, ötekilerin karşısına gün boyunca başında görünmez bir taç taşıyanın üstünlüğü ile çıkar. Hele güneş kimin üstüne çalışırken doğmuşsa, ona gün ortası, tacı başına kendi koymuş gibi gelir.

Tek Yön, S.49

İdealizm ile bayağılık arasında gidip gelmek

29 Ara

-Şerif Mardin-

Bizde Baudelaire gibi uçan yazarlar yoktur ve kültürümüz Baudelaire ve Rimbaud’lar yaratamaz. Çünkü onlar, değerlerimizde suç ile yakın ilişkileri olan insanlardır. Oysa, bu iki tipteki kişileri olmayan topluluk, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi, idealizm ile bayağılık arasında gidip gelmeye mahkumdur. İdeal tutkuya varamayan bayağı olur. Bu bence, bizim kültürümüzün önemli göstergelerindendir. Genellikle Türkiye’deki düşünce üzerinde bir dış sansürün olduğu söylenmiştir. Ben ise, devam eden bir nevi iç sansürün de aynı zamanda çalıştığına inanıyorum. Bu şekilde, sansürlü olan yazar, Borges gibi yazamaz. Freud’un, Lacan’ın ve Foucault’nun ne dediğini anlayamaz. Post-modernizmden bahsettiği zaman da, bir modayı tanımlamaktan ileri gidemez.