Düşünce gebeliği..

19 Ara

-Friedrich Nietzsche-

Beslenme konusunda seçmek, yer ve iklim seçmek, -her ne olursa olsun yanılmamak gereken üçüncüsü de dinlenme yolunu seçmektir. Burada da, bir kafa kendine özgü olduğu ölçüde, yapabileceklerinin, yani kendine yararlı olanın sınırı o denli dardır.

Her türlü okuma benim için dinlenmeden sayılır; dolayısıyla beni kendi kendimden çekip alan, başka bilimlerde, başka ruhlarda gezmeye çıkaran, artık önemsemediğim şeylerden sayılır. Önemsemediğim şeylerin yorgunluğunu alır zaten okumak.

Sıkı çalışma dönemlerinde tek kitap göremezsiniz çevremde: Bir kimseyi yakınımda konuşturmaktan, giderek düşündürmekten bile sakınırım. Bu da okumak olurdu… Bilmem dikkat ettiniz mi, gebeliğin düşünceyi ve bütün örgenliği içine attığı o derin gerilim durumunda, rastlantılar, dıştan gelen her uyarım pek yaman etki yapar, pek derinden koyar.

Rastlantılardan, dış uyarımlardan elden geldiğinde kaçınmalıdır insan; düşünce gebeliğinde içgüdünün yapacağı ilk akıllıca iş, çevresine bir çeşit duvar örmektir. Yabancı bir düşüncenin gizlice duvardan atlamasına göz yumar mıyım hiç? Bu da okumak olurdu…

Çalışma ve doğurganlık çağı ardından dinlenme çağı mı geldi: Gelsin şimdi hoşa giden, ince buluşlarla dolu, öğretici kitaplar! Almanca kitaplar mı olacak dersiniz?.. Kendimi elimde bir kitapla yakalayabilmem için, altı ay geriye dönmeliyim. Neydi acaba? Victor Brochard’ın, benim Laertiana’mdan da iyi yararlandığı pek güzel bir incelemesi, Les Sceptiques Grecs. (Yunan Şüphecileri) Şüpheciler, her dediği üç beş anlama gelen feylesoflar ulusu içinde tek saygıdeğer örnek!..

Başka zamanlarsa, hemen hemen aynı kitaplara geri dönerim hep, az sayıda, benim için sınanmış kitaplara. Belki de bana göre değildir çok ve çeşitli okumak: Bir okuma odasına girmek beni hasta eder. Çok ve çeşitli şeyleri sevmek de bana göre değildir. Yeni kitaplara karşı güvensizlik, giderek düşmanlık benim içgüdüme “hoşgörü”den, “largeur du coeur”den, “yardımseverlik”ten daha bir uygun düşer…

Aslında dönüp dönüp okuduklarım bir avuç eski Fransızdır. Ben Fransız ekinine inanırım tek. Avrupa’da “ekin” adına başka ne varsa, hepsini bir yanlış anlama sayarım; Alman ekinine gelince sözü edilmeye değmez…

Almanya’da karşılaştığım birkaç yüksek ekinli kişi, beğeni konusunda hiç kimsenin boy ölçüşemeyeceği Bayan Cosima Wagner başta olmak üzere, hepsi de Fransız soyundan gelmeydiler. Pascal’ı okumayışım, Ama Hıristiyanlığın en öğretici kurbanı olarak –canavarlığın o en tüyler ürpertici türündeki mantık gereğince önce bedeni; sonra tini ağır ağır öldürülmüş kurbanı olarak- sevişim; düşüncemde, kim bilir belki bedenimde de Montaigne’in kabıan sığmazlığından bir şeyler bulunuşu; sanatçı beğenimin de Moliére, Corneille, Racine adlarını, öfkelenerek de olsa, Shakespeare gibi bir yaban dehaya karşı savunuşu…

Gene de en yeni Fransızları tadına doyum olmaz bir topluluk saymama engel değil bütün bunlar. Hangi geçmiş yüzyılda şimdi Paris’te olduğu gibi, böyle hem meraklı, hem ince psikologlar bir araya toplanmıştır, doğrusu bilmiyorum.

Saymayı şöyle bir deneyelim, -çünkü sayıları hiç de az değik: Paul Bourget, Pierre Loti, Gyp, Meilhac, Jules Lemaitre ve –özellikle sevdiğim gerçek bir Latin’i, güçlü soydan birini anmış olmak için- Guy de Maupassant. Söz aramızda, bu kuşağı, hepsi de Alman felsefesiyle baştan çıkmış olan büyük öğretmenlerinden b,le üstün tutuyorum (örneğin Bay Taine büyük insanları, büyük çağları yanlış anlayışını Hegel’e borçludur).

Almanya nereye girse, ekini berbat eder. Ancak savaş “kurtardı” Fransız düşüncesini… Stendhal yaşamımın en güzel rastlantılarından biridir, -yaşamımda çağ açan ne varsa, hepsi de rastlantıyla önüme çıktı, başkasının salık vermesiyle değil.- Paha biçilmez erdemleri vardır onun: Saklı olanı gören o psikolog gözü, en büyük gerçekçinin yakında olduğunu anımsatan –ex ungue Napoleonem –olguları kavrama yetisi ve sonunda –ki az erdem değil bu da- dürüst bir tanrısız oluşu: Fransa’da kırk yılda bir rastlanan, nerdeyse hiç bulunmayan bir tür,- Prosper Mérimée’yi saygıyla analım…

Belki de Stendhal’i kıskanıyorumdur? Tam benim yapacağım en güzel tanrısız nüktesinin aldı elimden: “Tanrının tek özrü, var olmayışıdır.”

Ben de bir yerde şöyle demiştim: “Bugüne dek varlığı karşı en büyük itiraz neydi? Tanrı…”

Kaynak: Ecce Homo, İş Bankası Yayınları, 1. Baskı, S.26-29, Çeviren: Can Alkor

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: