Arşiv | Ocak, 2011

Aktedron Fikret

31 Oca


“Türkiye’nin sanat cinnetiyle kulağını kesecek bir Van Gogh’u ne zaman olacak?” Bu soruya Aktedron Fikret’i müs­tesna tutarak, “Türk aydını kesse kesse nasırını keser… O da ra­hatlamak için” diyen Sezer Tansuğ’un sözünü ettiği Aktedron Fikret, gerçek adıyla Fikret Enisi Andoğlu, Türkiye’nin ‘alaylı’ ilk ekspresyonist ressamı. Kendini hacamat etmede de Van Gogh’tan daha gözü kara biri. Çünkü o kulağını değil, hayatla ilişkisini kesmişti.

İstanbul Fatih’te, Çırçır Mahallesi’nde 1913 yılında doğdu. Ressam Cevat Dereli mahalle abisiydi. Yine ressamlardan Ali Çelebi de ahbapları arasındaydı. Resim hevesini onlardan aldı. Meşhur 1918 Fatih yangınında evleri kül olunca, Fikret Enisi, erkek kardeşleri Nimet Samimi ve Müfit Vicdani ile analarının eteğine tutuşup, Fatih’ten “gâvur mahallesi” Galata’ya göçtüler.

Enisi, Samimi ve Vicdani kardeşlerin gençliği Beyoğlu’nda sürdü. Onların arasında adlarının kafiyesinden başka hiçbir or­tak yan yön olmadı. Fikret Enisi resmi seviyordu, hayatta hiç iş tutmadı. Samimi Singer’de memurdu, 45 sene her sabah tıraş ol­du. Müfit ise evlenip evden uzaklaştı.

İşte olduğu gibi okulda da dikiş tutturamayan Fikret Enisi, Saint Benoit’yı terk edip gecelere karıştığı yıllarda (1930’lar) Beyoğlu’nun en şık giyinen züppele­rinden biriydi. Hele o bir buçuk yıl kaldığı Okumaya devam et

“En sonunda işine yarayan bir ifade biçimi bulacak”

31 Oca

Trier’in toplum içindeki davranışları -en hafif deyişle- her zaman böyle ilgisiz ve soğuktu. Gazeteci Jörgen Ullerup, yıllar önce arka­daşları tarafından Kopenhag’ın Vesterbrogade bölgesinde verilen çıl­gın partilerden birinde Trier’i gördüğünü hatırlıyor. “Tek kelime etmeden içeri girdi ve odanın köşesindeki büyük dolabın yanına tek başına oturdu. Karanlık bakışlı bir heykel gibi oturmuştu, hiç kımıl­damıyordu. Gecenin bir vakti yerinden kalktı ve yine tek kelime et­meden çıkıp gitti.”

Trier, o günlerde arkadaşları arasında pek popüler biri değildi. Sanki başka bir gerçeklik, boyutunda yaşıyordu. Okuldaki yakın ar­kadaşlarından birisi, Trier’le aynı dönemde yönetmenlik öğrencisi olan Ake Sandgren şunları anlatıyor:

“O zamanlar bile karakteri çok güçlüydü, çok inatçıydı… Biz diğer öğrenciler, film yapacağımızı biliyorduk. Ama o, nasıl bir film evreni yaratacağını da biliyordu. Ona göre, fikir ile pratik uygulama arasında bir sınır yoktu. Karar vermekten hiç korkmuyordu.”

Trier’in inatçı kişiliği Okumaya devam et

Eichmann: “Bu iddianame bakımından suçsuzum”

31 Oca

Karl Adolf Eichmann ile Maria’nın (kızlık soyadı Schefferling) oğlu olan Otto Adolf, 11 Mayıs 1960’ta Buenos Aires’in kenar ma­hallelerinden birinde yakalandı ve dokuz gün sonra İsrail’e getiril­di.

11 Nisan 1961’de Kudüs Bölge Mahkemesi’ne çıkarıldı ve on beş ayrı iddiayla suçlandı: “Başkalarıyla birlikte”, Nazi rejiminin ba­şından sonuna kadar ve özellikle de II. Dünya Savaşı sırasında Ya­hudi halkına karşı suçlar, insanlığa karşı suçlar işlemişti. 1950 tarihli “Nazi ve Nazi İşbirlikçileri (Ceza) Yasası”na göre, “bu suçlardan herhangi birini işleyen kişi… ölüm cezasına çarptırılır”dı. Bu yasaya göre yargılanan Eichmann her suçlamayı şöyle reddediyordu: “Bu iddianame bakımından suçsuzum.”

Ne bakımdan suçlu olduğunu düşünüyordu o zaman? Sanığın uzun -kendisine göre “gelmiş geçmiş en uzun”- çapraz sorgusu sı­rasında, ne savunma ne iddia makamı ne de üç hâkimden biri Eichmann’a bu bariz soruyu sorma zahmetine girdi. Eichmann’ın tuttu­ğu ve ücretini de İsrail hükümetinin ödediği (çünkü bütün savunma avukatlarının ücretlerinin savaştan galip çıkan ülkelerin mahkemeleri tarafından ödendiği Nürnberg Duruşmaları bu konuda emsal teşkil ediyordu) Köln’lü avukat Robert Servatius bir röportajda bu soruyu cevapladı:

“Eichmann Tanrı’ya karşı suçluluk duyuyor, hukuka karşı değil.” Ama bu cevabı Okumaya devam et

“Ben deliliğe düşkün bir yazarım”

31 Oca
-Leylâ Erbil Röportajı / Yılmaz Varol-
Isabel Allende, “Paula” adlı romanının bir yerinde, içsavaş sırasın­da Lübnan’dan şu çarpıcı sahneyi anlatır: “Havaalanı, ülke dışına çık­maya uğraşan insanlarla kaynıyordu; bazıları karılarıyla kızlarını kargo olarak götürmeye yelteniyorlar, insan olarak görmediklerinden onlara da bilet alınması gereğini anlayamıyorlardı.” 

Leylâ Erbil, bütün kitaplarında bu “kargo öyküsünü” anlattı bence. İnsan yerine konulmayan, aşağılanan, ezilen ve sömürülen kadını. Bü­tün bunları, erkeklerin okun sivri ucu kendilerine yöneldiği zaman hiç de hoşlanmayacakları bir dille yaptı üstelik: Hırçın ve kışkırtıcı!

Bu sözleri kendisi de duymak istemez ama, kendi kuşağının da, son yarım yüzyıllık edebiyat dünyasının da tutarlılık açısından ayakta ka­lan, sayıları bir elin parmaklarına bile ulaşmayan yazarlarından biri oldu Leylâ Erbil. Bir zamanların ödül mekanizmasına karşı çıkan ya­zarların toplu “hatıra fotoğrafı”nda artık bir tek onun yüzü seçilebili­yor. Hiç de önemsenmeyecek, göz ardı edilebilecek bir nitelik değil çünkü; ödül almayan tek bir yazarın bile kalmadığı günümüzde ödül almamış olmak, ödülleri reddetmiş olmak.

Ödüllere ilişkin tavrını söyleşiler için de sürdürseydi bugün bu say­faları okumuyor olacaktınız. Uzun bir direnme döneminden sonra, ka­zanan ben oldum. Söyleşiyi yaptıktan sonra “iyi ki kazanmışım” dedim. İyi ki kazanmışız.

– İlk kitabınız Hallaç’ın ikinci bölümünü Sait Faik’e adamışsınız. Bu durum, bir arkadaşa vefanın mı, yoksa Türk yazınında bir geleneği, Sait Faik geleneğini sahiplenişin mi ürünü?

– Keşke birinci bölümü de ona adasaymışım! Cahillik işte! Zaten o ilk kitabı kime adayacağımı şaşırmışım; Bütünü S. Beckett’e adanmış­tır: “Nothing is more real then nothing.” alıntısıyla. Beckett de ilk çarpıldıklarımdandır. 954’te ‘Waiting for Godot’yu Küçük Sahne’de sey­rettikten sonra Beckett’in peşine düştüm; Tüm oyunlarının romanları­nın. Böylece 956’da Molloy’u (Grove Press) elde etmekle de büyük bir yazın sarsıntısı geçirdim. Sait Faik ise bizden bir yazardı: daha yumu­şak, Okumaya devam et

İdamlık Aziz

31 Oca

-Faruk Erem-

Bilirsiniz, hukuk her şeyin süresinde yapılmasını ister. Fakat bir süre vardır ki, kanunda yerini bulamazsınız. Ölüm cezasına hükmedilmesinden, bu cezanın yerine getirilmesine kadar uzunca bir süre geçer. Buna “korkunç süre” adını verebiliriz. Anayasalar işkenceyi yasaklaya dursun. Bu süre işken­cedir.

Bir dergide okumuştum. Amerika’nın bir ken­tinde, hükümlü, geceleyin, gizlice elektrik, sandalye­sine oturtulur, ceza böylece yerine getirilirmiş. Fakat sandalye çok akım çektiğinden, lambalar zayıflayın­ca hükümlüler olayı öğrenir, bağırmaya, eşyaları parçalamaya, ağlamaya başlarlarmış. Düşünmüş­ler, özel bir jeneratörle sakıncayı gidermişler. Şimdi kimse fark etmiyormuş.

Elektrik sandalyesine konulan kişiyi cam böl­menin arkasından seyre çağrılan hükümlünün babası şöyle demişti: “Elektrik dalgası vurduğu zaman başından dumanların çıktığını gördüm. Haykırdı­ğımı hatırlıyorum.”

Bizim cezaevlerimizde daha ilkel çareler uygulanır. Ölüme mahkûm olan, bir bahane ile koğuştan alınıp, hücreye konur. Zamanı geldiğinde seh­paya götürülür, gizlice.

Sivas cezaevi müdürünü çok severdim. Okumaya devam et

ara

30 Oca

-rüşdü paşa-

tereddüt, sürekli bir durum olarak. bu bir yol. diğer bir yol daha var. yalnızca bir tane yolu seçmek mümkün. yol seçmek için bir neden bulmalı. neden yerine bir heyecan, bir sahte zorunluluk, hâyâl, umud. bir yol tercih etmek, diğerlerinden mahrum olmak oluyor. seçilen yol, gidildikçe bilinir. bilinmeyen, seçilmeyen yol, öteki.

durum: t anında yalnızca bir yol olması. problem: bir yolda iken diğer yolda olmak arzusu. fizik ile arzu farkı. merak.

karşılaşma yalnızca bir karşılaşma değil. gidiyor, görebiliyorum. öbür tarafta ilerlemem gerekiyor. kısa bir süre sonra. yüzyüze gelmek. aşağı gösteren oku seçti, ben yukarıya olanı seçmek durumundayım, seçtiğimi görmedi, beni gördü, asansör, aşağıya gidecek olan, geldi. bindi, bindim, kapı kapanmak üzere idi, üçüncü olan dışarıdan beni çağırdı, inmem gerekiyor, inmemeli, indim, kapı kapandı, üçüncü olanı dinler görüntüsü verdim, Okumaya devam et

Tarih Kavramı Üzerine

29 Oca

Walter Benjamin-

Hep söylenegeldiğine göre, bir otomat varmış ve bu öyle yapılmış ki, bir satranç oyuncusunun her hamlesine, kendisine partiyi kesinlikle kazandıracak bir karşı hamleyle yanıt verirmiş. Geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında, sırtında geleneksel Türk giysileri bulunan, nargile içen bir kukla oturur­muş. Aynalardan oluşan bir sistem aracılığıyla, ne yandan bakı­lırsa bakılsın, masa saydammış gibi görünürmüş. Gerçekte ise masanın altında, satranç ustası olan kambur bir cüce otururmuş ve kuklanın ellerini iplerle yönetirmiş. Bu mekanizmanın bir benzerini felsefe alanı için tasarımlayabilmek olasıdır. Bu bağ­lamda sürekli kazanması öngörülen, “tarihsel maddecilik” diye adlandırılan kukladır. Bu kukla, bilindiği üzere, günümüzde ar­tık küçük ve çirkin olan, kendini göstermesine de izin verilme­yen tanrıbilimi de hizmetine aldığı takdirde, herkesle rahatça başa çıkabilir.

II

“İnsan doğasının en ilginç özelliklerinden biri”, der Lotze, “… bireyin bunca bencil oluşuna karşın, her şimdiki zamanın kendi gelecek zamanı karşısında kıskançlıktan bunca yoksullu­ğudur.” Bu düşüncenin götürdüğü sonuç içimizde oluşturduğumuz mutluluk tasarımının tümüyle belli bir zaman parçasının, yani kendi varlığımızın akışının bizim için yalnızca bir kez öngörmüş olduğu zaman parçasının rengini taşıdığıdır. İçimizde kıskançlık uyandırabilecek mutluluk, yalnızca soluduğumuz ha­vada vardır, konuşmuş olabileceğimiz insanlarla, bize kendileri­ni vermiş olabilecek kadınlarla söz konusudur. Başka deyişle, mutluluk tasarımı içersinde, kaçınılmaz olarak, bir tür ilahi kur­tuluşun titreşimleri de vardır. Tarihin konu edindiği, geçmişe ilişkin tasarım için de bu, böyledir. Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden ön­cekilerin içinde yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de duyumsamaz mıyız? Kulak verdiğimiz sesler içersinde, artık sus­muş olanların yankısı da yok mudur? Kur yaptığımız kadınların hiçbir zaman tanıyamadıkları kız kardeşleri olmamış mıdır? Böy­leyse eğer, o zaman geçmiş kuşaklarla bizimkisi arasında gizli bir anlaşma var demektir. O zaman demektir ki, Okumaya devam et