Kadın Yoktur

27 Oca

-Ahmet AÇAN-

Kadın yoktur. Kadın erkeğin bir semptomudur.

J. Lacan

Erkek bilinçdışının –haz ilkesinin- kendini en ele verdiği yerlerden biri fantezi tecavüz öyküleridir. Anlatan ismini de vermediği –yani simgesel düzende var olmadan dile gelebildiği için gerçeklik ilkesi –üst/toplumsal benlik-
tamamen devre dışı kalır ve bilinçdışı en saf haliyle sözcüklere bürünür.

Burada dikkatimizi çeken en önemli olgu, tecavüz edilen kadın bir bakire dahi olsa, o güne kadar erkeklerle hiç ilgilenmemiş hatta açıkça frijit ya da lezbiyen dahi olsa ona yakıştırılan sıfat hep aynıdır: OROSPU!

Burada artık kelime sözcük anlamını çoktan aşmıştır. “Orospu” en dar anlamıyla erkeklerle para için beraber olan ya da en geniş anlamıyla bir kadının yalnızca zevk için istediği erkeklerle beraber olması demek değildir. Erkeğin bilinçdışı kadını –Heidegger terminolojisiyle ifade edersek bir Dasein olarak- yani bir var olan olarak herhangi bir eyleme ya da iradeye bağlı kalmaksızın “orospu” olarak görmektedir. Gerçekte tüm kadınlar “orospu” olarak, yani yalnızca sex yapmak için, tasarlanmıştır ancak bunların büyük bir kısmı kendilerinin “sosyal” bir varlık olduğunu zannetmektedir! (Genel anlamda bir tür olarak homosapiens’in sosyal bir varlık olup olmadığı sorununu sonraki yazımızda ele alacağız) Böylece tecavüzcü, arkasına aldığı haz duygusuyla kadına “ne olduğunu”, kendiliğindenliğini ya da özünü hatırlatır ve direnmemesini söyler. Ve burada ilginç olan kadın başlangıçta ne kadar direnirse dirensin bir süre sonra –bu öykülere göre- haz duymaya başlayacaktır. Tecavüzcü –aslında eyleminden dolayı böyle bir derdi olmamasına rağmen- kendini böylece haklılaştırır. Kadının bu dünya da tek bir varoluş amacı vardır, o da erkeklerle sex yapmaktır. Bu durumda Lacan’ın dediği gibi kadın yoktur, kadın erkeğin semptomudur. Yani diyalektik olarak erkeği ortadan kaldırdığımızda kadın da ortadan yok olacaktır…

Peki işin aslı nedir?

Filogenetik/soyoluşcu açıdan baktığımızda tüm canlılar da olduğu gibi kadın da bir “üreme/kopyalama makinesi” olarak tasarlanmıştır.

“Bizler yaşamkalım makineleriyiz, genler adıyla bilinen bencil molekülleri körü körüne korumak için programlanmış robot araçlarız” Gen Bencildir (Richard Dawkins) Aslında evrimsel açıdan dişinin tek görevi sahip olduğu DNA’ları korumak ve onları bir sonraki türe aktarmaktır. Aktardıktan sonra da aktardığı türü koruyup onun da kendi genlerini aktarabilme olgunluğuna erişmesine –canlılar arasında en uzun çocukluk dönemini homo sapiens yavrusuna aittir- yardım eder. Tüm ömrünün amacı budur.

“DNA canlılar yararlansın diye var değil, DNA yararlansın diye canlı organizmalar var. (…) Her organizma, DNA iletilerinin jeolojik ömürlerinin ufacık bir kısmını geçirdiği bir araç olarak görülmelidir.” Sf: 161-162, Kör
Saatçi (Richard Dawkins) Yani cinsellik de yaşanan “haz” bu işten keyif alınsın diye değil, türün devamını sağlamada bir motivasyon görevini görmektedir. Ancak dişi ve erkeğin soy oluş süreçleri son derece farklıdır. Önceki evrim yazılarımızdan hatırlayalım:
Dünyanın ilk koşullarında henüz bir açlık krizi ve buna bağlı bir seçilim baskısı yokken, canlılar kendi kendilerine bölünerek (eşeysiz) çoğalıyordu ve bu bir sorun yaratmıyordu. Ancak çevre koşullarının değişmesi, canlılığın devamı ve çevreye uyum için daha karmaşık türlerin gerekliliği ilk eşeyli hücreleri ortaya çıkardı. Başlangıçta tüm eşey hücrelerinin kabaca aynı büyüklükte ve karşılıklı değişebilir olduğu tahmin ediliyor. Yani herkes herkesle hücrelerini değiş tokuş ederek üreyebiliyordu. Öte yandan mutlaka bunlardan bir kısmı diğerlerine göre birazcık daha büyük olmalıydı. Büyük olanların diğerlerine göre bir avantajı olacaktı çünkü dölütüne daha büyük miktarda yiyecek verecekti. Canlılarda hem başlangıçta hem de halen pek çok yerde “dişi yatırımı” daha verimli sonuçlar doğurduğundan, sadece dişilik ile bile hayat devam edebilir ve etmektedir de. Böylelikle doğal seçilim büyük gametler (yani dişiler) lehine gelişti, onlar çoğaldı. Ancak bir bit yeniği ortaya çıktı. Ortalamadan daha küçük gamet üreten bireyler (erkekler) küçük ve hızlı hareket edebildikleri için kolayca büyük
gametlerle (dişilerle) birleşebildiler ve doğal seçilim aynı zamanda küçük olan ve birleşmek için etkin bir biçimde büyük hücreleri arayan eşey hücreleri lehine de gelişmiş oldu. (Bkz. Kadınlar Neden Süslenir ) Ancak buradaki asıl püf noktası erkeğin üreyebilmek için mutlaka bir dişiye ihtiyacı varken, dişinin buna ihtiyacı olmamasıdır.

Yani başlangıçta dişi vardı ve dişinin de erkeğe ihtiyacı yoktu. Çünkü yalnızca dişilikle bile hayat devam edebilmektedir. Örneğin bugün hala sülüksü rotatorlar 360’a varan türüyle her biri yalıtık bir dişidir ve birbirleriyle çiftleşmektedir. Sülüksü rotatorların özelliği, doğada böyle yaşayan pek çok tür olduğu halde hiçbiri bu kadar zengin bir tür yaratmamıştır. Çünkü aslında türlerin zenginliğini yaratan ve gen havuzları oluşturan eşeyli üremedir. (Ataların Hikayesi, R. Dawkins sf: 428-437) Burada bu tarz bir üremenin mi yoksa eşeyli üremenin mi evrimsel açıdan daha “karlı” olduğu sorununu tartışma dışı bırakıyoruz.

Bu bilgiler ışığında yeniden konumuza döndüğümüzde sosyolojinin nasıl da bizi yanlış yönlendirdiğini görmekteyiz. Örneğin “Patasana” isimli romanında Ahmet Ümit şöyle yazar: “(…) Ama kadınlar için durum daha vahimdir. Çünkü anaerkil dönemde pek çok sevgilisi olan kadın, ataerkil dönemde bir erkeğin malı olarak evine hapsedilmiştir. Onun gözünün de komşunun kocasında, oğlunda kalmasından daha doğal ne olabilir?” (sf:301)  Yani Ahmet Ümit’de aslında kadın özünde “orospudur” ama erkek egemen toplumun baskısı yüzünden bunu içine bastırır ama gözü “doğal olarak!” dışarıdadır demektedir.

Peki ya erkekler kimdir?

Düşünceyi şu şekilde ilerletelim: Eğer tüm kadınlar “orospuysa” o zaman erkekler nedir? Sorunun yanıtı aslında çok açıktır: Bu durumda tüm erkekler de “sapık”tır! Aslında homo sapiens erkeklerinin “sapık” olmasıyla ilgili evrimsel biyolojinin elinde epey bir veri var. Örneğin tüm canlılar yılın belli bir dönemi çiftleşirken homo sapiens erkeği yılın herhangi bir günü çiftleşebilmektedir. Dahası Terry Eagleton’un Freud yorumu da bunu
desteklemektedir:

“Cinsellik başta biyolojik içgüdüden ayrılamayan ama artık kendini bu içgüdüden farklılaştırarak belli bir özerklik elde eden bir dürtü olarak doğmuştur. Freud’a göre cinselliğin kendisi bir “sapıklık”tır – kendini korumaya yönelik doğal bir içgüdüden “uzaklaşarak” başka bir amaca yönelmektir.” Terry Eagleton (Edebiyat Kuramı, sf:191)
Burada “sapık” sözcüğünü klinik anlamda yani –Psikanalizin tanımıyla- imkansızolan Büyük Öteki’nin hazzına ulaşmak isteyen kişi şeklinde tanımlamıyoruz. Sapıklık aslında bir sapmadır. Örneğin kişi aşık olduğu kişi için kendi hayatını çekinmeden verebilir. Freud’a göre cinselliğin bizzat kendisi “sapıklık”sa o zaman da cinsel ilişki isteyen, talep eden hayal eden, yapan vb. tüm erkekler “sapık”, bunu isteyen tüm kadınlarsa “orospu” olmalıdır. Fakat evrimsel biyoloji kadın için geçerli olan şeyin erkek içinde geçerli olmadığını göstermektedir.

Erkeğin nasıl oluştuğunu yeniden hatırlayalım: “İki izogamet birleştiğinde, yeni bireye her ikisi de eşit sayıda gen ve eşit miktarda yedek besin verir. Sperm ve yumurta da eşit sayıda genle katkıda bulunur, ancak yedek besin sağlama açısından yumurtanın katkısı daha fazladır. Aslında bu açıdan spermlerin hemen hemen hiç katkısı yoktur ve yalnızca genlerini mümkün olduğunca uzağa götürebilmeyi düşünürler. Bu yüzden de, cinsel
birleşme sırasında baba payına düşenden (yani yüzde 50) daha az kaynak yatırımı yapar. Her sperm çok küçük olduğundan, bir erkek her gün bunlardan milyonlarcasını üretebilir. Bu, değişik dişiler kullanarak, kısa bir zamanda oldukça fazla sayıda çocuk sahibi olma potansiyeli taşıdığı anlamına gelir. (…)

 

Böylelikle, bir dişinin sahip olabileceği çocuk sayısı kısıtlı, ancak bir erkeğin sahip olabileceği çocuk sayısı sınırsız olur. Dişinin kullanılması burada başlıyor.” Gen Bencildir, sf: 235-236

 

Yani erkekler daha en başından itibaren tamamen genlerini mümkün olduğunca fazla sayıda dişiye aktarma üzerine programlanmışken kadınların görevi ise bir ya da birkaç kez döllendikten sonra çocuğunu yetiştirmektir. Yani evrimsel biyoloji açısından kadının tıpkı erkekler gibi “haz” peşinde koşması mümkün değilken erkek ise dünya da var olma amacı kadın peşinde koşmaktır. Bu durumda bir kadının bir erkeğe “senin gerçek yüzünü gördüm” şeklinde ki ifadesi aslında şu şekilde anlaşılmalıdır: Tüm erkeklerin gerçek yüzü aslında o kadının gördüğü yüzdür ama Freud’un gerçeklik ilkesi dediği şey, yani kültür, ya da uygarlık projemiz, bir arada yaşama vb bu gerçek benliği maskeler! Bu, çocukluktan itibaren çok sağlam bir şekilde inşa edilmişse erkek bile kendi gerçek varlığının bilincine varamayabilir ve kendini kültürel bir varlıkmış gibi görür. Bundan çok büyük utanç duyar. Kadınların durumu ise çok farklıdır ve anaerkil dönem konusunda Ahmet Ümit yanılmaktaydı. Örneğin Amazonlar yalnızca yılda bir kez Kibele şenliklerinde – Mart ayının son haftası- komşu köyün erkekleriyle kız
çocuk doğurma amacıyla cinsel ilişkiye giriyorlardı. Erkek olursa çocuk babalarına bırakılır, kız olursa yetiştirilirdi. (Bkz. Halikarnas Balıkçısı Anadolu Efsaneleri) Anaerkil dönemde yazı da olmadığı için kadınların birden
fazla sevgiliyle bir hayat yaşadığına dair bilgiye –bildiğim kadarıyla- sahip değiliz.

 

Öte yandan en kaba tabirle evet öz itibariyle tüm erkekler kadın peşinde koşma ve onları dölleme üzerine programlandıkları için “sapıktır” ama üst benlik, ahlak sistemleri ve dinler bununla mücadele eder. Bu mücadeleye kadınlar da dahil edilir. Bilinçdışında erkeğin “sapık” olduğunu bilen bir koca ya da ağabey karısını, kızını ve ablasını kapanmaya –yani erkeği tahrik etmemeye- zorlayacaktır. Aslında bu kendi iyiliği içindir. Bu biraz J. London romanlarındaki kurt/köpek öykülerine benzer. Eğer büyük bir açlık yaşanıyorsa anne köpek/kurt babanın yavrularına yaklaşmasına izin vermez. Çünkü baba onları yiyebilir! Ya da La Rochefoucauld’ya göre bir kötülüğüne rastladığımızda şaşmamız gereken tek insan yoktur. Çünkü dürüst insanlar, kötülüklerini hem başkalarından hem kendilerinden gizleyebilenlerdir. Yıllar sonra evrimsel biyolog Richard Dawkins “Gen Bencildir” kitabıyla bunu doğrulayacaktır.

Kısaca erkekler “cinsel haz” peşinde koşmak üzere programlanmışken kadınların asıl görevi –evrimsel açıdan- çocuk doğurmak ve büyütmektir. Ne var ki modern çağ tüm bu gerçekleri ters yüz etmiştir. Artık kadınlar –daha çok hali, vakti yerinde zengin kadınlar- çocuk doğurmak istememekte, tıpkı erkekler gibi hovardalığa çıkmakta, kocalarını aldatmakta hatta beraber olmak için parayla erkek tutmaktadır. Kadınlar da artık tıpkı erkekler gibi haz peşindedir. Bu noktada tüm din ve ahlak sistemleri çökmüştür. Bunun en önemli nedenini –evrim makalelerimde, Evrimin Döv Emri ve Cesur Yeni Dünya’ya Cesurca Bir Bakış yazılarımda işlemiştim- kadının artık doğurganlığını kendi eline alması, kontrol edebilmesidir. Çünkü eğer ki ortada bir çocuk doğurma riski yoksa yasağın ana nedeni de ortadan kalkmaktadır. Bu sorun halledildikten sonra da kadın, erkek egemen simgesel düzenin içinde öz kimliğini tamamen kaybetmiş –belki de hiç oluşturamadığı için- egemen olanı -yani erkeği- taklit etmektedir. Tıpkı onun gibi davranarak özgür olduğunu düşünmektedir. Özünde “sapık” olan bir erkek
cinsinin karşısında gönüllü –cinselliğini özgürce yaşayan anlamında- “orospu” olarak çıkmaktadır. O da tıpkı erkeği taklit ederek hazzın peşindedir:

“Bundan böyle artık: ‘Sahip olduğun ruhu kurtarmaya bak’ değil, ‘Cinsel bir organa sahip olduğuna göre bundan iyi yararlanmaya bak; bir vücuda sahipsin, onu zevk alma amacıyla kullanmayı öğren; bir libidon olduğuna göre, bu enerjiyi nasıl harcayacağını öğrenmen gerekiyor’ vs. vs. diyeceğiz.” Jean Baudrillard, Foucault’yu Unutmak, sf: 35

O zaman neden varız?

Doğa/evrim açısından tıpkı tüm canlılar gibi insanların da DNA’nın yaşam-kalım makineleri olduğunu artık biliyoruz. Peki kendimiz açısından bu dünya da neden varız? Bu soru ne ölçüde “kendimiz” olabildiğimizle ilgili bir soru. İnsan her ne kadar bencil yaratıkların en zekisi olsa da hala içgüdüleriyle yönetilen akıl yönü zayıf bir yaratıktır. Gerçeklik ilkesi uygarlık adına, bir arada yaşayabilme adına haz ilkesini bastırırken üst benlik farklı yollarla bunu telafiye çalışıyordu. Bu telafilerden birini bu dünyada neyi yasaklamışsa öte dünyada serbest olduğu iddiasıyla din sağlar. Ancak artık modern insana “masallar” yetmemektedir.

“Tayin edici soru, insana zorla kabul ettirilen içgüdüsel özverilerin yükünün azaltılmasının, mutlaka kalması gereken özverilere insanın katlanmasının ve bunun karşılığında bir telafi sağlanmasının mümkün olup olmadığı ve bunun olasılık derecesidir.” S. Freud (Bir Yanılsamanın Geleceği, sf:11)

Bu telafi sağlanamadığında da Haz İlkesi, Gerçeklik İlkesi üzerinde üstünlük kurar ve bunun en kısa, en yüzeysel tatmin yolu cinsellik olur. Ve fakat bu açıkça ilkel doğaya geri dönüştür. Üstelik “arzu” hiçbir zaman tatmin edilemez:

“Arzunun gerçekleştirilmesi, tamamen tatmin edilmesi değildir, daha çok arzunun kendisinin yeniden üretilmesiyle, arzunun dairesel hareketiyle örtüşür.” Zizek, Yamuk Bakmak, sf:21

Peki insan ne ister sorusuna Lacan’ın verdiği yanıt şudur: İnsan dünyasını nesneler ile kuşanmış kılan, insani ilginin nesnesi olduğu gerçeğidir. Özneyi diğer canlılardan ayıran şey sadece kendini “tanıma”sı değil, “tanınma arzusu” yani arzudur. Özne “içine atıldığı” dünyanın anlamına mahkumdur ve kendi anlamını bu dünyanın varlık tanımlamasına göre kurmakla yükümlüdür. Bu yüzden Lacancı Psikanalizmde “Ben” bir merkez değil, yapıların bir işlevi, merkezden yoksun bir varlıktır. Hepimiz bu dev simgesel ağ içerisinde bir yer tutuyoruz ve bu ağ içerisindeki en büyük arzumuz kabullenilme/onaylanma arzusudur. Bu, ilkel benliğin geçici ve yüzeysel tatmininden çok daha derin ve sürekli bir arzudur. Aslında politika da bunun için yapılır sanatta.

Homosapiens, bu dünya da, ölene kadar tatmin olmayacak arzularının peşinden koşmak için var. Bunu en ilkel düzeyde cinsellik ya da şiddet kullanarak gerçekleştirebilir ya da çok daha derin düzeyde sanat ya da bilimle uğraşarak yapar. Ama ne yaparsa yapsın hiçbir zaman bir “kendi” olamayacaktır çünkü aslında bir “kendi” hiçbir zaman olmamıştır! Çünkü “kendi” diye bir şey yoktur tıpkı Büyük Öteki’nin olmadığı gibi…

Sonuç olarak başlangıçta erkek yoktu, şimdi ise erkeğin semptomu olarak aslında
kadın yok…

Kaynak: Koala Kültür / Evrim Yazıları

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: