Yüzün Ötesi

28 Oca

-Emmanuel Levinas-

Başka’sıyla ilişki ayrılmışlığı (séparation) ortadan kaldırmaz. Bu ilişki, bir bütünlüğün içinde ortaya çıkmaz. Ben ile Başkasını içine alan bir bütünlük de kurmaz. Yüz-yüzellik koşulları, öznelliğin içinde soğurulabileceğı ve Ben ile Başkasının bir kutsal ortaklaşma (communion) ilişkisi içine girebilmeleri için temaşa edilmesi yeterli olacak evrensel hakikatlerin varolduğunu da önceden varsaymaz.

Hatta bu son hususta tamamen aksi yönde bir tezi savunmak gerekir: Ben ile Başkası arasındaki ilişki, birbirleri nezdinde aşkın olan taraflar arasındaki eşitsizlikle başlar; bu ilişkide başkalık başkasını, biçimsel olarak B’nin A’dan başka olması gibi, basitçe B’nin özdeşliğinin A’nın özdeşliğinden farklı olmasından çıkarabileceğimiz biçimde belirlemez.

Başkasının başkalığı burada onun kendi kendisine özdeşliğinden çıkmaz, aksine onu kurar: Başkası Başka olandır. Başkası olarak başkası, bir yücelik ve alçalma, utkunca bir alçalma boyutuna yerleşir; o yoksulun, yabancının, dul kadının ve öksüzün çehresini taşır, fakat aynı zamanda benim özgürlüğümü kuşatacak ve doğrulayacak olan efendi de odur. Bu, bizi dışarıdan izleyen üçüncü kişilere görünmeyen bir eşitsizliktir. Bu eşitsizlik zaten tam da beni ve Başkasını kuşatabilecek bir üçüncü kişinin olmadığı anlamına gelmektedir; öyle ki, kökensel çokluk, ancak onu tesis eden yüz yüze ilişkide saptanabilmektedir.

Çokluk, onları sonradan sayacak olan dıştaki bir varlığa değil, çoklu tekilliklere kendini sunmaktadır1. Eşitsizlik de zaten, tam da onu yıkıma uğratabilecek tek şey olan bu dış bakışın olanaksızlığında yatmaktadır. Kurulan ilişki, eğitim ilişkisi, efendilik ilişkisi, geçişkenlik ilişkisi, dildir; dil ise yalnızca kendi kendisiyle yüzleşen, konuşan kişiye doğar. Dil, Aynı ve Başka’ya hükmeden kişi-siz düşünceye eklenmez; kişi-siz düşünce Aynıdan Başka’ya giden harekette, dolayısıyla da yalnızca kişisiz değil, kişiler-arası olan konuşmada ortaya çıkar.

Muhatapların birlikte dahil oldukları düzen, birinin dünyayı, kendisine ait olanı diğerine verdiği somut edimle, yahut gene birinin diğeri nezdinde kendi özgürlüğünü doğruladığı, yani özür dilediği [arz-ı hal ettiği] somut edimle kurulur. Özür, kendiliğin körleşmesini ifade etmez, o başkaya yönelen bir çağrıdır. O, giderilmez iki kutupluluğu içinde, akim kökensel fenomenidir. Muhataplar, dünyalarını aktarırken ya da Başkasının doğrulamasını talep ederken oluşturdukları kavramlara indirgenemeyen tekil kişiler olarak, iletişimin önünde gelirler. Akıl bu tekil ya da tikel kişileri, kavramsallaştırılacak bireyler, ya da nihayetinde özdeş hale gelmek üzere kendi tikelliklerinden soyunan kişiler olarak değil, aksine tam da yeri doldurulamaz, türlerinin tek örneği olan varlıklar, yani birer yüz olarak varsayar. İki tez arasındaki fark; “Ben ile Başkası arasındaki ilişkileri akıl yaratır” tezi ile “Ben in Başkası tarafından eğitilmesi aklı kurar” tezi arasındaki fark yalnızca kuramsal bir fark değildir.

Devletin mutlak hükümranlığının bilinci -bu hükümranlık akılsal dahi olsa- bu farkı edimsel kılar. İnsanın üçüncü tür bilgiyle yükseldiği kişi-siz akıl onu devletin dışında tutar mı? Onu her türlü şiddetten tenzih eder mi? Bu zorlamanın onda yalnızca hayvansı olanı tehdit ettiğini itirafa zorlar mı? Ben’in özgürlüğü ne yalıtık bir varlığın keyfiliğidir, ne de yalıtık bir varlığın kendini herkese dayatan evrensel ve akılsal bir yasayla uyum içinde olmasıdır.

Benim keyfilik özgürlüğüm, ona bakan gözlerde kendi utancını okur. Kendiliğinden özür diler durumdadır; yani daha en baştan, talep ettiği başkasının yargısına gönderimde bulunur ve böylelikle bu yargı onu bir sınır gibi yaralamaz. Bu bakımdan da, her türlü başkalığın saldırı olduğu kavrayışına karşıttır. O, sadece azalmış ya da genel tabiriyle sonlu bir causa sui [kendi kendisinin nedeni] değildir. Zira kısmen yadsınması bile bu özgürlüğün tünülen yadsınması demektir. Özür diler konumda olmam nedeniyle, varlığım gerçeklikte kendi kendisine belirmeye çağrılı değildir: varlığım bilince belirişiyle denk değildir.

Fakat varlığım, benim kişi-siz bir akıl adına başkaları nazarında ne olmuş olduğum değildir. Tarih içindeki rolüme indirgenmiş olsam bile, kendi bilincime belirişimde yanılmış olduğum ölçüde gene tanınmamış olarak kalırım. Tarih içindeki varoluş, bilincimi benim dışıma yerleştirmekten ve sorumluluğumu ortadan kaldırmaktan ibarettir.

Her kendiliğin bilincinin kendi-dışında olduğu bir insanlığın insanlık-dışılığı, şiddetin bilincinde yatar -ki bu bilinç kendilik-içredir. Birey kısmiliğinden vazgeçmek neredeyse tiranca bir baskıyla kendini dayatır. Zira eğer bireyin, bireyleşmenin ilkesi olarak anlaşılan kısmiliği bir tutarsızlık ilkesiyse, bu tutarsızlıkların basitçe üst üste toplanmaları düzensiz bir kalabalık gürültüsü yerime, nasıl bir sihir marifetiyle kişi-siz tutarlı bir söylem üretebilir?

Demek ki, benim bireyselliğim, aklın sonradan gelip ekleneceği, birbirine düşman tikel hayvansal itkilerin çelişkisinden oluşan bu hayvansı kısmilikten büsbütün başka bir şeydir. Benim bireyselliğimin tekilliği akıl düzeyindedir, bir arzuhaldir, yani benden başkalarına yönelen kişisel bir söylemdir. Varlığım, başkalarına takdim ettiği söylemde kendini üretir; o kendisini başkalarına nasıl açıyorsa odur ve ancak bu açımlamaya katılarak, tanık olarak kendisi olur.

Ben hakikatte, tarih içinde, tarihin benim üzerime verdiği yargı altında kendimi üreterek var-olurum, ancak bu yargı benim bilfiil mevcudiyetimde verilmektedir, yani bana söz hakkı verilerek. Yukarıda bu arzuhal söyleminin iyilik’e vardığını gösterdik. “Tarihte belirmek” (söz hakkı olmaksızın) ile kendi belirişine eşlik ederek başkasına belirmek arasındaki fark ayrıca, benim politik varlığımla dinsel varlığımı da ayırt eder.

Dinsel varlığımda, hakikatteyimdir. Ölümün bu varlığa kattığı şiddet, bu hakikati olanaksız kılabilir mi? Ölümün şiddeti, onsuz hakikatin ne kendisini söyleyebileceği, ne var olabileceği, ne de -bu serimlemede sıklıkla kullandığımız, görünmek ile var olmayı kuşatan o sözcükle söylemek gerekirse –kendisini üretebileceği öznelliği sessizliğe gömmez mi? Yeter ki, arzuhalini sessizliğe gömen aklın şiddeti karşısında isyan eden öznellik yalnızca susmayı kabul etmekle kalmayıp, kendiliğinden, şiddet görmeksizin kendisinden vazgeçebilsin, arzuhalini kendiliğinden susturabilsin -bu ise bir intihar, ya da bir tevekkül değil; fakat aşk ile olsun. Tiranlığa boyun eğme, akılsal dahi olsa arzuhali susturan evrensel bir yasaya tabi olma, benim varlığımın hakikatini zora sokar.

Demek ki, Başkası’nın yüzdeki epifani’sini hem varsayan hem de onu aşan; benliğin ölümün ötesine geçtiği ve geri dönüşünde kendisini ifşa ettiği bir düzlem belirtmememiz gerekiyor. Bu düzlem, öznelliğin bu devinimler uyarınca yerleştiği aşk ve doğurganlığın düzlemi olacaktır.

 

Kaynak: MonoKL Levinas Sayısı

S.655-657

Çeviren: Ali Bilgin

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: