Aktedron Fikret

31 Oca


“Türkiye’nin sanat cinnetiyle kulağını kesecek bir Van Gogh’u ne zaman olacak?” Bu soruya Aktedron Fikret’i müs­tesna tutarak, “Türk aydını kesse kesse nasırını keser… O da ra­hatlamak için” diyen Sezer Tansuğ’un sözünü ettiği Aktedron Fikret, gerçek adıyla Fikret Enisi Andoğlu, Türkiye’nin ‘alaylı’ ilk ekspresyonist ressamı. Kendini hacamat etmede de Van Gogh’tan daha gözü kara biri. Çünkü o kulağını değil, hayatla ilişkisini kesmişti.

İstanbul Fatih’te, Çırçır Mahallesi’nde 1913 yılında doğdu. Ressam Cevat Dereli mahalle abisiydi. Yine ressamlardan Ali Çelebi de ahbapları arasındaydı. Resim hevesini onlardan aldı. Meşhur 1918 Fatih yangınında evleri kül olunca, Fikret Enisi, erkek kardeşleri Nimet Samimi ve Müfit Vicdani ile analarının eteğine tutuşup, Fatih’ten “gâvur mahallesi” Galata’ya göçtüler.

Enisi, Samimi ve Vicdani kardeşlerin gençliği Beyoğlu’nda sürdü. Onların arasında adlarının kafiyesinden başka hiçbir or­tak yan yön olmadı. Fikret Enisi resmi seviyordu, hayatta hiç iş tutmadı. Samimi Singer’de memurdu, 45 sene her sabah tıraş ol­du. Müfit ise evlenip evden uzaklaştı.

İşte olduğu gibi okulda da dikiş tutturamayan Fikret Enisi, Saint Benoit’yı terk edip gecelere karıştığı yıllarda (1930’lar) Beyoğlu’nun en şık giyinen züppele­rinden biriydi. Hele o bir buçuk yıl kaldığı Paris dönüşü. Hiçbir zaman para sıkıntısı çekmedi. Kumkapı’da, Kapalıçarşı’da, Ni­şantaşı’nda, Tünel’de, Gümüşsuyu’nda kira getiren mülkleri vardı. Ve Fatih’te yangın yerleri. Hayatı boyunca bir gün olsun başkası için çalışmadı, amir azarı, patron tafrası bilmedi.

İlk aşkı da bir tuhaf; arkadaşı Münir Özkul’la paylaştığı bir aşktı bu. Ferdi Tayfur’a sırılsıklam âşıktılar. Eroine bu aşkla aşı­landıkları rivayet edilir. O yıllar, malum, Pera’da eroin-kokain gani. Ancak Fikret Enisi’nin çelimsiz bedeni, alerjik bünyesi eroine karşı çok hassastı. Üçlüden ilk düşen de o oldu. Annesi onu Elmadağ’da bir garsoniyerde bulduğunda, yaşayan bir ölü gibiydi. Yüzü, gözü, ağzının içi cılk yaraydı. Koltukaltlarında, kasıklarında lenf bezleri ceviz gibi şişmiş, dışarı uğramıştı. Ne­resini kaşısa kanıyor, yaraları hiç kapanmıyordu. İkide bir kara-yeşil safra kusuyordu. Ancak haftada bir dışarı çıkabiliyordu. Sanki nezleymiş gibi burnu sürekli akıntı halindeydi. Sık sık sa­atlerce süren yıkıcı hıçkırık ve hapşırık nöbetlerine tutuluyor­du. Vücudunun bütün eklemleri sızım sızım sızladıkça şu Alemde kolunu, bacağını koyacak yer bulamıyordu. Mastürbas­yondan ibaret cinsel yaşamı da bitmişti; sertleşiyor, ama asla boşalamıyordu.

Anası ölümün eşiğinden aldığı çocuğunu bir küfeciye yük­leyip evine taşıdı. Sonra çarşıdan bir sandık alıp içine yerleştirdi. Altına ördek verdi, başında kırk gün kırk gece tespih çekti. ‘Delirium’u geldi mi sandık takır tukur evin içinde geziyordu. Kırkıncı günün sonunda Fikret Enisi ağlaya ağlaya sandıktan çıktı. Bir daha hiç ihtiyacı olmayacak kadar çok ağladı.

Eroinin yerine başka bir şey koymalıydı. O sıralar moda bir uyarıcı vardı: Aktedron diye bir ilaç. Uzun yol şoförlerinin, im­tihana girecek öğrencilerin uyanık kalmak için takıldıkları bu ilaç, gerçekte, başarısız intiharcıları kendine getirmek, komaya girmiş hastaları ayıltmak, histeri krizleriyle oluşmuş düğümleri çözmek için kullanılıyordu. Bu ilacı Fikret çok sevmişti. Artık kabasından Aktedron şırınga ediyordu. Annesinin sandığına bir kez daha girinceye kadar da devam etti ve bu yüzden adı “Aktedron Fikret” kaldı. Sonra sonra vücudu reddetti de (1950’lerde) bunların hepsinden kurtuldu.

Eroinle mücadelesi sırasında annesinden başka elinden tu­tan biri daha vardı: gazetelere, dergilere zaman zaman sanat üzerine yazılar yazan Dr. Safder Tarim. Sahici ve samimi bir sa­natseverdi bu doktor. Sanat erbabına dar zamanlarında da yeti­şirdi. Fikret Mualla’yı ölmeye gittiği Güney Fransa’daki köyün­de ziyaret etmişti mesela. Eroinin şamar oğlanına çevirdiği Fik­ret Enisi’nin de her zaman arkasında oldu. Onu resim yapmaya özendirdi. Resmin ona iyi geldiğini ve bu hastalıklı, hiçbir işe yaramaz, üstelik bağımlı adamda bir ressamın saklı olduğunu ilk keşfeden de Safder Tarim oldu. Onu ressamlarla tanıştırdı. Resimlerini satın aldı, duvarına astı.

Aktedron Fikret mektepli olmadığı için Akademiklerin görmediği, görmezden geldiği bir ressamdı. Bu işlerden çakanlara göre o Türkiye’nin ilk dışavurumcusuydu. Akademili ekspresyonistler vardı, ama onlar, devlet tarafından gönderil­dikleri Avrupa’da, torbadan bahtlarına dışavurumcu bir hoca çıktığı için dışavurumcu olan dışavurumculardı. Körlemesine, el yordamıyla ve kendiliğinden oluşan ilk ‘Türk’ dışavurumcu ressam sayılan Fikret Emsi, resimlerinde sanal dünyasının kâbuslarını dışavuruyordu!

Cinsel tercihlerini cesaretle ifade eden, çok renkli, aykırı imgelerle yüklü resimler yapıyordu. Anne, vajina, ampul, enjektör, tabut, yaşlı fahişeler, hamile ka­dınlar, kirli, örselenmiş ayaklar vs takıntı objeleriydi. Ondan günümüze kalan resimlerin hemen hemen hepsi işte bu ‘eroinli yılların’ (1940-50) hatıraları olarak değerlendirilmelidir.

Ressam olarak anılmaktan çok hoşlanır ve gururlanırdı. Henüz antika toplayıcılığına başlamadığı yıllarda, onu “ülke­nin ilk ekspresyonisti” sayanlardan Ömer Uluç ve Mehmet Güleryüz’le birlikte ilk sergisini düzenleyen Rabia Çapa oldu.

Heykelci Gürdal Duyar ile arkadaşlığı bu yıllara rastlar. Mek­tepli arkadaşları vardı, ama sonuç olarak mektepliler onu hiç­bir zaman önemsemediler, hatta çoğu varlığından bile habersiz­di. Adı ansiklopedilere alınmadı. Buna çok güceniyordu. (Res­samlığını tescil ettirmek için 1966’da İstanbul Resim-Heykel Müzesi’ne bir resmini verdi. Teşhir edilmeyen, soyut tarzdaki bu resmin kayıtlarında, ressama -Belkıs Mutlu’nun müze mü­dürü olan babası Asım Mutlu’nun bir kıyağı olsa gerek

-800 li­ra ödendiği yazılı. Envanter no: 5899.)

Aktedron Fikret, kendisinden başka gailesi olmadığı için, ideolojik anlamda yoğun bir körlük içinde dolanıp duruyordu; “İnsanların acı çekmelerinden rahatsız olmuyorum. Çünkü bü­yük sanat yapıtları insanlar arasındaki farklılıktan ve acıyla do­lu uçurumdan doğmuştur. Sosyal eşitsizlikten değil!..” Favori ressamı Francis Bacon’a malettiği bu sözü hiç dilinden düşürmezdi.

O aslında bir halk düşmanıydı. Sol düşünceye hayatının hiçbir döneminde yakınlık duymadı. Gözünde Ecevit bile komünistti. Beyoğlu’ndan bağıra çağıra geçip Taksim’i dolduran işçilerden, öğrencilerden daima ürkerdi.

Zamanla resme sırtını dönüp kafayı tamamen antikayla bozdu. Bu sayede antikacı Hüseyin Kocabaş gibi süzme arka­daşları oldu. Antikacılığı “spesifik”ti; mesela Selçuklu paraları, takıları, İznik çinileri veya opera dürbünleri gibi… Böyle bir parça ele geçirdiğinde eve kapanır, günlerce onunla ‘çağında’ sevişirdi.

Şişhane’den Tünel’e tırmanırken sağda, Erkânıharp Sokağı’nın bağında balkonlu bir ev kiralamış, kapısına da “mastürbasyon garsoniyeri” yazmıştı. Bugün mülkiyeti antikacı Mustafa Kayabek’e ait olan bu evde zaman zaman Gürdal Duyar da kalırdı. Aktedron’un son ikametgâhı burasıdır.

Ferdi Tayfur, Münir Özkul, Suna Selen, Gürdal Duyar, Ömer Uluç, Safter Tarim, Nejat Harmancıoğlu, Turgut Cansever, Sabahattin Batur, Urfalı ressam Mustafa Ayataç, Aydın Emeç, Orhan Tamer, Rabia Çapa, Varlık Çapa, antika uzmanı, “Atsız yoldaşı” Mustafa Kayabek ile oğlu “Yağmur” Kayabek, Hüseyin Kocabaş, Sezer Tansuğ, Ferit Edgü, Fikret Ürgüp, antikacı Ali Kazgan, müzeci-ikoncu Şinasi Başeğilmez, gazeteci Dündar Engin, şair Suavi Koçer, Kırımlı Ameli Faik yakın çevresini oluşturuyordu.

Gün boyu bir bardak süt veya bir kazandibi ile idare edi­yordu. Salatalık, lahana, kavun, muz ve çatal çörek en sevdiği yiyeceklerdi. Limon ise adıyla cismiyle onu çılgına çevirirdi. Karşısında yendi mi düşüp bayılırdı. Öyle zayıf, öyle inceydi ki^neredeyse şeffaftı. Kulakları, burun kanatları pembeydi, ışı­ğa karşı elinin iskeleti seçilirdi. Hayatı boyunca ne piknik yaptı, ne de bir yerde çadır kurdu. Fareden de çok korkardı. Paris ma­cerası hariç tutulursa, İstanbul’u hiç terk etmedi. Askere de gitmemişti. “R” özürlüydü.

Gümüşsuyu’nda ikamet ettiği yıllar, Dolmabahçe Camii’nin yanık sesli müezzinine âşık olmuştu. Saatini sabah ezanına ayarlayıp onu dinlemeye kalkardı.

Aktedron, Ferdi Tayfur’dan sonra kısa ömürlü, ama büyük bir aşk daha yaşadı. Bu defa arkadaşının karısına âşık olmuştu. Münir Özkul ile o sıralar kavgalı olan Suna Selen’e sokak orta­sında evlenme teklif etti. “Kafa kâğıdını al, yarın Nişantaşı Evlendirme Dairesi’ne gel” dedi. Suna Selen bu teklifi kabul etti. Ama ertesi gün randevu yerinde elinde kafa kâğıdıyla boşu bo­şuna bekledi. Aktedron teklifinin bu kadar kolay ve ani olarak kabul edilmesinden korkmuş ve evlenmekten vazgeçmişti. Bu onun karşı cinsle ilişkiyi denediği ilk ve son tecrübesi oldu.

Kızdıklarına en ağır hakaret olarak “Bir kere ananla yat, düzelirsin” diye küfür ederdi. Güzel oğlanlardan ve çirkinin güzeli kadınlardan hoşlanırdı. Güya onları diliyle memnun edermiş ve güya kadın külotu giyermiş.

Galata genelevlerinin “büyük ayaklı ve çirkin” bütün orospuları onu tanıyordu. On­ları sık sık ziyaret ederdi. Ziyaretten amaç seyirdi (kurmaca röntgen seansları), fiili ilişkiden kaçınırdı. İçlerinden birinin resmini yapmıştı. Bugün Mustafa Kayabek’te bulunan ve eski yazıyla “Hakiri fakir Fikret” imzalı, 1960 tarihli bu tabloda, memelerinin uçları Ay-Yıldız ile kapatılmış çıplak bir kadın, sanki “alaturka tuvalete çömelmiş” pozisyonda görülür. İrkiltici bir başka tablosu ise, Sezer Tansuğ’un kitaplarından birinde fotoğ­rafı bulunan “9 aylık hamile kadın nü”südür.

Aktedron Fikret hayatına muhteşem bir final hazırladı. Son zamanlarında bitmek bilmeyen karın ağrıları yüzünden kanser paranoyasına kapılmıştı. Geceleri uykusunda inliyordu. Hasta­lıkla cebelleştiği günlerden bir gün evi soyuldu. Bütün antika­ları çalınmıştı. Bulunamadı da. Polise de gitmedi. Çünkü polis­ten çok korkardı. Bir de “öldü sanılıp gömülmekten”. Doktoruna öldükten sonra bir de zehirlenmesini vasiyet etmişti. Bir başka takıntısı ise acısız intihardı. Birçok intihar yöntemini biz­zat sınamış, sonunda “sıcak suya yatırılıp bir güzel kabartılmış şahdamarını keserek” intihar etmenin “en acısız, hatta zevkli” yöntem olduğuna karar vermişti.

Gündelik hayatı çok monotondu. Çukurcuma’da, Kuledibi’nde birkaç antikacıya uğrar, perhiz yemeğini Lale Muhallebi­cisi’nde yer, sonra evine kapanırdı. Bir gün ortalıktan kaybol­du. Yakın çevresi meraklanmıştı. Komşularının ifadesine göre, son olarak bakkaldan bir düzine jilet alırken görülmüştü. Mus­tafa Kayabek dairenin kapısını kırdırarak içeri girdiğinde, Aktedron’u elleri ve ayakları beleklerinden, boynu gırtlağından kesilmiş, divanda gözleri açık, oturur vaziyette buldu. Kan gölünde körelmiş jiletler yüzüyordu. Yağmur cenaze muameleleri için koşturdu. Varlık ardından lokma tatlısı yaptı. 1 Nisan 1979’da Ortaköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Kaynak:

Uzun İnce Yolcular / Ümit Bayazoğlu

YKY, 2.Baskı, Kasım 2004

S.22-27

Bir Yanıt to “Aktedron Fikret”

  1. demet 20/04/2011 3:03 pm #

    okuduğum en boktan hayat.bu adam çok ilgimi çeker.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: