İdamlık Aziz

31 Oca

-Faruk Erem-

Bilirsiniz, hukuk her şeyin süresinde yapılmasını ister. Fakat bir süre vardır ki, kanunda yerini bulamazsınız. Ölüm cezasına hükmedilmesinden, bu cezanın yerine getirilmesine kadar uzunca bir süre geçer. Buna “korkunç süre” adını verebiliriz. Anayasalar işkenceyi yasaklaya dursun. Bu süre işken­cedir.

Bir dergide okumuştum. Amerika’nın bir ken­tinde, hükümlü, geceleyin, gizlice elektrik, sandalye­sine oturtulur, ceza böylece yerine getirilirmiş. Fakat sandalye çok akım çektiğinden, lambalar zayıflayın­ca hükümlüler olayı öğrenir, bağırmaya, eşyaları parçalamaya, ağlamaya başlarlarmış. Düşünmüş­ler, özel bir jeneratörle sakıncayı gidermişler. Şimdi kimse fark etmiyormuş.

Elektrik sandalyesine konulan kişiyi cam böl­menin arkasından seyre çağrılan hükümlünün babası şöyle demişti: “Elektrik dalgası vurduğu zaman başından dumanların çıktığını gördüm. Haykırdı­ğımı hatırlıyorum.”

Bizim cezaevlerimizde daha ilkel çareler uygulanır. Ölüme mahkûm olan, bir bahane ile koğuştan alınıp, hücreye konur. Zamanı geldiğinde seh­paya götürülür, gizlice.

Sivas cezaevi müdürünü çok severdim. Anılarını çok dinlemişimdir: Ko­ğuşta tek idamlık, Aziz’di. Müdür “infaz emri”nin gelmek üzere olduğunu hesaplamıştı. “Çare”ye başvurulacaktı. Mahkûmların yatma saati idi. Yatak açıyor, soyunuyor, tiryakiler son sigaralarını içerken, tek tük konuşuyorlardı. Birden içeriye gardiyanlar girdi.

Başgardiyan “eller başa, herkes yatağının başına” dedi. Arama – tarama sessizce, olaysız geçiyordu. Aziz’in yatağının yanında bir gardiyan sağı solu saçıp çekiştiriyordu. Birden bir sustalı çakı yere kayıverdi.

Başgardiyan “Aziz, biz de seni uslandılar arasına koymuştuk. Yazıklar olsun, yürü hücreye” diye çıkıştı. Aziz şaşkın, üzgün “Vallahi, benim değil” diyebildi.

Sonra hırsla dudaklarını ısırdı. Koğuştakilere “Kim etti bunu” diye sordu. Başgardiyan kolundan çekti Aziz’i. Koğuşun kapısından çıkmadan önce, kağıt oynarlarken birkaç kez aralarında tatsızlık geçen Veysel’in önün­de durdu. “Vicdanı kırık, sen ettin. Anam, avradım olsun” diye başlayarak Veysel’in yakasına sarıldı.

Gardiyanlar omuzlarına yapışıp Aziz’i ayırdılar. Vey­sel “Ulan amma da acemisin be. Anlamadın mı? İdamlıkları hücreye böyle alırlar!”

Aziz durakladı. Bir şey diyemedi. Yürüdü.

Gardiyanlar gidince, Veysel’i koğuştakiler bir hayli hırpaladılar. Neye yarar. Veysel oyunu bozmuştu.

Hücrenin önünden geçenler Aziz’in içerde bazen ağladığını, bazen bil­diği duaları yüksek sesle okuduğunu, yalvardığını, bazen da işi kendisinin yapmadığını, haykırdığını duyarlardı.

Neden sonra beklenmedik bir olay oldu. Tel gelmişti. Müdür, nöbetçi gardiyana hemen Aziz’i getirmesini emretti. Aziz asılacağını anlamıştı. Onu sürüklercesine iki gardiyan, güçlükle getirebildiler müdürün odasına.

Yüzü sararmıştı. Müdür, “Aziz, oğlum, tel geldi, okuyayım” dedi, fakat okuyamadı. Aziz durduğu yerde garip bir titremeye tutulmuştu. Konuşamıyordu. Yüzü değişti. Ağzı çarpıldı. Sağ tarafı çöktü: Felç.

Halbuki Aziz’in mahkûmiyeti bozulmuştu, suçsuz olduğu anlaşılmıştı. Yargıtay’dan gelen “tahliye teli” idi.

Köye haber salındı. Yakınları geldiler, cipe bindirip götürdüler Aziz’i.

Birkaç ay sonra haber geldi; felç ilerlemiş ve Aziz ölmüştü.

Müdürün bu anısını dinledikten sonra uzun uzun düşündüm. Ne diyelim, adalet, öldürmeye karar verirse, mutlaka öldürür.

Kaynak:

Bir Ceza Avukatının Anıları

Faruk Erem

S.10-12

Öncü Yayıncılık

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: