Arşiv | Şubat, 2011

erotizm hayatın onaylanmasıdır

28 Şub

-Rüşdü Paşa-

‘eylem her durumda bir erdemdir.’

deleuze

madrid ismi anne imgesidir. imge, hep var olan birşey.

doktor, serrano caddesi’nden jose-ortega gasset isimli geniş caddeye döndü. öğleden sonra. uyumsuz renkli kıyafetli ispanyol kadın saçlarını düzeltti. jose-ortega gasset, ispanyol toplumunu damgaladı: ‘ispanyollar omurgasızdır’. doktor ispanyol kadından sigara istedi. güzel kadın çekici olmak istiyorsa aptallığını gizlemeye çalışıyordur. ispanyol kadın güzel. yüzünde herhangi bir kuşkulu saflıktan eser yok. yabancılarla değiş tokuşa hazır.

ara zamandan kalma bar. duvarda picasso’nun resmi. resim, velazquez’in ‘las meninas’ isimli tablosunun kubik formda yorumu. picasso. velazquez, 1622 yılında madrid’e geldi, dördüncü filip’in sarayına yerleşti. foucault, ingilizce başlığı, ‘the order of things’ olan eserinde, bu resmin avrupa sanatındaki episteme devrimi olduğunu yazdı. epistemeye göre, kişi benzerinin yanında zorunlu olarak görünmez olur ve başkasının gözündeki kişi sadece bir benzeridir. doktor foucault teorisi ile şunu anlıyor: bir erkek ancak bir benzeri kadının yanında kendini rahat hissediyor. bir erkek, epistemeye göre zorunlu olarak kadının yanında görünmez olacağından kadından paçayı kurtarmış oluyor.

doktor, ispanyol kadınlarının çirkin akdenizliler olduğunu varsayıyor. ispanyol kadınları üç gruptur. ilk grup afrika’dan gelenlerden oluşur. yuvarlak hatlı, kocaman gözlü ve zenci görünümlü kahverengi tenlidirler. ikinci grup, yassı kemikli olanlardır ki güzel oldukları söylenemez. son grup, kayserili kadınlardan oluşur. göç teorisine iberya yarımadasına yerleşenlerin bir kısmı anadolu’dan gelenlerdir. madrid’teki sibeles anıtı Okumaya devam et

“Ilımlı bir Osmanlı İslâmının yönettiği parlamenter demokrasi ütopya mıdır?”

27 Şub

-Emre Yılmaz-

İslamcılar batıyı karşılarına alan Türk-İslam sentezleri yerine Batı-İslam sentezi gibi ideolojiler üretseler işi bitirebilirlerdi. Böylelikle kendilerini kurtaracak altın kazı onları seçenlerin değersizlik duygularına, aşağılık komplekslerine ve kıskançlıklarına kurban etmezlerdi.

O kesimden oy alabilmek uğruna asıl tavlanması gereken iç ve dış güçleri kendilerinden uzaklaştırmazlardı.

Ama kim bilir belki de bütün bunlar bir büyük stratejinin geçici taktikleri olabilir. Çünkü İslamın akıllılarının da gördüğü dünyanın, hepimizin bildiği dünyadan farklı olmaması gerekir. İslamda “gerçek parayı” yaratan bilim yok, teknoloji üretimi yok, Nobelli beyinler yok, ülser mikrobunu laboratuarda üretebilen araştırmacılar yok. İslamcı da çok iyi bilir ki, vaat ettiğini ancak Batı verebilir.

Dünyanın son dört yüzyılda yaratmış olduğu ihtişamı Batı değil de Japon medeniyeti yaratmış olsaydı, “gerçek para” Japonya’dan geliyor olacaktı ve Sayın Erbakan da kravat-ceket yerine kimono giyerek en ezilmiş halk kitlelerini, Japonya aleyhine İslamcılık silahıyla kışkırtıp oy toplayacaktı. Yeterli oy toplayıp iktidar olunca da cemaat “para… para… para…” diye bağırdığında, Türkiye’yi Pasifik Birliği’ne sokmak için çalışacaktı.

(…)

Ilımlı İslamcılar, bugünkü kravatlı yöneticileri ve kendi iddia ettiklerinden çok daha fazla Batılı partileriyle, iktidara tek başına veya koalisyonla gelirlerse, Okumaya devam et

Erbakan, hapisteki Perinçek’e altı kilo baklava yolladı..

27 Şub

-Cemal Süreya-


Necmettin Erbakan’ı bir kere gördüm, iki üç dakika. Bir cenaze alayının içinde. Sanırım İsmet Paşa’nın cenazesiydi. Son derece üzgün görünmeye dikkat eden tören kalabalığı caddeden ağır ağır akarken, iriyarı bir adam kafasını kaldırımda birikmiş halka çevirerek bir bakış fırlattı.

Bir an sanki göz göze geldik. Ya da bana öyle geldi. Yumuşak, tören kırıcı girişimiyle de sanki biraz muzip, görünme tutkusuyla parlak, yine de biraz mat, adam arayan, zaferini şu anda kullanmamaya kararlı bu bakış bende kalmış. Bir özeti olmuş Erbakan’ın.

Ben de ona o gözle bakmaya başladım. O kaldırımdakilere doğru kafa çevirişlerin cenaze alayının güzergahı boyunca sık sık tekrarlandığı sanısındayım. Ne bileyim, ben kaldırımın bir noktasında ve bir iki dakika katıldım İsmet Paşa’nın toprağa götürülme olayına. Ama kaldırımdakilere atılan o ani bakış…

Erbakan’ın hiç de fenni olmayan bir sünnetçiye düşmüş gibi sağına soluna yürüyüşü de belki törendeki iğretiliğini yansıtmak isteyen gizli bir mizah gösterisiydi. Çünkü cenaze Anıtkabir’e doğru Okumaya devam et

Orhan Pamuk’tan alternatif cenaze namazı

27 Şub

Orhan Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulları adlı romanında bir cenaze namazını şöyle anlatır:

“”Namaz?” diye düşündü Refik. Başını salladı. Ayakkabılarını nasıl çıkaracağını düşündü. Eskiden camiye her gelişinde bunu düşünürdü. Eskiden hizmetçilerle, bir de bayramlarda babasıyla gelirdi buraya. Ayakkabılarını bir şey düşünmeden acele acele çıkardı. İçerisi serin ve loştu, küf ve halı kokusu vardı. “Aptes almam lazımdı!” diye düşündü, ama galiba Osman da almamıştı. Sonra kalabalık hızlı hızlı toplandı. Herkes elini göbeğinin üstünde birleştirerek bekledi. Refik, Osman’ın yanında olduğunu gördü. Yüzünde gene kibirli bir anlatım vardı; başını dik tutuyor, insanlara değil, onların üzerindeki bir noktaya, mihrabın mermer kakmalarına bakıyordu, ama ayağında ayakkabı olmadığı, çorapları gözüktüğü için bu kibirli tavrı tuhaf duruyordu. (…) İnanmadığı halde bu hareketleri yapmasının, yere eğilip kalkmasının doğru olmadığını düşündü, sonra düşünmek istemedi ve “Babam öldü!” diye mırıldandı.” (İletişim, 20 Baskı, S.212-213)

*

1. Cenaze namazı dışarıda kılınır.

2. Dışarıda kılınan cenaze namazında ayakkabılar çıkarılmaz.

3. Cenaze namazı, “yere eğilip kalkılmayan” bir namazdır.

4. Bunları bilmek için “sofu” olmak gerekmez.

5. Bunları bilmek için, içinde yaşadığınız ve kendisini tasvir ettiğiniz toplumun kültürünü tanıyan bir “yazar” olmanız yeterlidir.

6. Yazık.

Sivil Denemeler

Atatürk heykelleri, gerçekten Atatürk’ün heykelleri mi?

25 Şub

Jean Baudrillard, Cool Anılar’da şu notu düştü:

“Irak savaşıyla ilgili en gülünç şakalardan biri: Devirdikleri heykel Saddam’ın heykeli değil de, ona tıpatıp benzeyen başka birinin heykeliymiş meğer! Kazanılan şey de savaş değil, savaşın hayaletiymiş. Saddam, sayısız benzerlerinin ardına gizlenip ortadan kaybolmuş -savaş da, savaşın işaretlerinin ardında yok olup gitmiş.”

Soru şu: Atatürk heykelleri, gerçekten Atatürk’ün heykelleri mi?

*

The soru, Türkiye’yi uğraştırır.

*

Sivil Denemeler

Tesadüf

25 Şub

-Cenk Ç. ÖZKÖMÜR-

“..sonsuza kadar sürecek yegâne aşklar, yarım kalmış aşklardır.”

emre yılmaz

bir his vardı içimde: kimseye anlatmaya çalışmadım. iyi ya da kötü, farklı bir şey olacaktı.

yoğun bir gündü. sabaha karşı uyudum. birden, uyandım: yeni uyumuş olmalıydım: saate baktım, yanılmadığımı anladım.

garip bir rüyanın ardından, gözlerimi açtım: aynı anda, telefonuma bir mesaj geldi: o’ndan.

artık tesadüf’e inanmıyorum..

*

aynı bar: hep içtiğim yer.

bugün de, farklı bir havası yok.

her şey, her zaman aynı, burada. değişen tek şey, barmen kızın saç rengi. zırt pırt değiştiriyor, saçının rengini: ne derdi var acaba?.. Okumaya devam et

Tanrı türkü korusun

24 Şub

-Emre DEMİR-

“Bir ulus, kendi geçmişiyle artık yaşayan bir bağ kuramıyorsa, o ulusun sonu gelmiş demektir. Yaratıcı canlılığın kaynağı, geçmişin birikimindedir. Ancak bir geçmişimiz olduğu zaman, yaratıcı oluruz. Bir ulusun gençliği, zengin bir yaşlılıktır. Bilgelikle gençliğin birleşimidir deha.” -Cesare Pavese, 12 Haziran 1939-

Tanrı türkü korusun. Korumak zorunda. Çünkü Türkler, kendi kendilerini korumayı, bir arada yaşamayı, beceremiyorlar. Olmuyor. Türkler 200 yıldır organize olamadılar. Mustafa reşit paşa’nın çabaları yetmedi. Türkler, Mustafa Reşit Paşa’yı anlamadılar. Bugün sokağa çıkıp Mustafa Reşit Paşa kimdir deseniz, tanıyan Türk bulamazsınız. Çünkü Türkler, Mustafa Reşit Paşa’yı televizyonda görmemişlerdir. Türkler, sadece televizyonda gördükleri insanların gerçekten var olduklarına inanırlar. Televizyon, Türkler için temel gösterendir ve hakikatin tescilini sağlar.

Az önce Tunalı’da yoğun içtim. Öğrenciler dönmüş, Bestekâr müthiş hareketli. Beş biradan sonra yan masalara entelektüel sataşmalar yapıyorum. Minervanın baykuşuyum. Bir kıvılcım çakabilirsem ne mutlu. Niyetim sataşıp olay çıkarmak değil. Santiago’ya bir selam göndermek istiyorum. “Hey Türk gençliği, bu sokaktan Rüşdü Paşa geçti, hatırladınız mı?” Rüşdü Paşa’nın bıraktığı boşluğu, açtığı gediği doldurmak niyetindeyim. Ameller niyetlere göre yazılır. Yan masada üç kız. Kendilerine ait olmayan konuları konuşarak, kendilerine ait olmayan cümleler kuruyorlar. Daha ne kadar tahammül edebilirim. İyi ihtimalle, kızların en geveze olanının üstüne bira dökmeliyim. Hayır, bugün sağımdan kalktım, iyi niyetliyim, i’lerin üzerine nokta değil kalp koyacak kadar da iyimserim. Kız, tahammül edilemez ölçüde politik. Nuray Mert gibi konuşuyor. Kızın problemini anlayabiliyorum. Freud’a çok şey borluyuz. Kız, haziran ayının on ikisinde kurulacak olan seçim sandıklarından bir şeyler bekliyor. Dayanamıyorum, “Frank geldi, biliyor musun?” diyorum kıza. “Frank kim” diyor kız. “Frank Ricciardone” diyorum, “Amerikalıların yeni büyükelçisi.” Tanımıyor. “Ne atıp tutuyorsun o zaman” diyorum. Bir şey demiyor. Bilmediği yerden sordum, çuvalladı. Bu geceyi google’da geçirebilir. Ya da geçirmez. Kadın, olay anında şaşırır. Hepsi odur. Otuz saniye sonra hayat devam eder kadın için. Çıkıyorum mekândan. Kuğulupark’a geldim. Rüşdü Paşa ile yürüdüğümüz geceler, konuştuğumuz konular, çevirdiğimiz kadınlar geliyor gözümün önüne. Ne kadar yalnız kaldığımı hissediyorum. Üstat gitti, Paşa gitti. Fevriyim bu gece. Herkese saldırmak istiyorum. Biri beni terslese ve ağzımı burnumu kırsa istiyorum. Dayak yemeye ihtiyacım var. Konya Lisesi’nde solcular tarafından dövülen Okumaya devam et