Ece Ayhan’ın Şair Defteri

2 Şub


Nâzım Hikmet

SÜRGÜN ŞİİRLERİ KÖTÜ


Kemalist söylem içinde önemli şair. Diyelim ki 120 kilo ağırlığında bir komiser, sanık gördüğü bir adamı yakalıyor. Ar­kadaşları, kelepçe melepçe gelene kadar üzerine oturur. İsmet İnönü de Nâzım Hikmet’in üzerinde böyle 12 sene oturdu. Ama ikisi rahatlıkla yer değiştirebilirdi. Yani Nâzım Hikmet Cumhurbaşkanı olabilirdi. Sadece programları farklıydı. İkisi de Kemalist söylem içindeydi. Nâzım “cumhuriyetle yaralan­mış” değildir. İyi şairdi. Ama dışarı gitmek zorunda bırakıldık­tan sonraki şiirleri iyi değil. Şair dilinin içinde yüzer. Koparırsan onu, olmaz. Gittikten sonra bir “Saman Sarısı” var. Onun da kurgusu iyi değil. Şiirleri algı ortalaması içinde. Türkiye’de algı ortalaması neyse, onu zorlamadı.

Sait Faik

SIKI, SİVİL VE ŞAİR


Nereden geldiği, nereye gittiği bilinmiyor. Öncesi sonrası yok bu adamın. Çok tuhaf. Sonrası olmaya çalıştılar. Edebiyat­ta ve şiirde hiç akrabası olmamış. Sivil şairleri büyük çapta etkiledi. Sait Faik’le Dağlarca’nın etkisindeyiz. Yani katır ilk kez doğurmuş oldu. Sait Faik hem sıkı, hem sivil ayrıca da cins şair. Hikâye olduğuna bakmayın, yazdıkları şiirdir. Ben Memet Fuat’a kızarım. Antolojisi yayınlandığında Sait Faik’i şair olarak almalıydı. Düzyazı olarak yazmış olabilir. Hiç önemli değil. Fethi Naci onun hikâyelerini ezberlemiş. Erzurum’da parasız yatılı okurken hikâyelerini ezberliyor onun. Naci yal­nız da değil. Sait Faik döne döne okunurdu yahu!

Bir hikâye var: Sait üç eleştirmene çok kızmış. Veryansın ediyor bir yazı­sında. Yazının başlığı, üç eleştirmen hakkında olduğunu du­yuruyor. Ama birini yazmayı unutmuş. Yani sadece iki eleştir­mene veryansın etmiş, üçüncüsünü unutmuş. Ataç ne der bili­yor musun? “Bu yazıyı yazmak için bütün hayatımı verirdim.” O kadar güzel bulmuş. Esas bizi etkileyen de Alemdağ’da Var Bir Yılan. Biraz haksızlık edildi adama. Yapayalnız bırakıldı. Bir gün Nisuaz’da bir grup adama bir şeyler anlat­mak ister. Aslında edebiyat çevrelerine pek girmezdi ama, o gün orada işte. Orhan Kemal, Sait Faik konuşmak isteyince şapkasını çıkarıyor Orhan Kemal köylü kökenli olduğu için kapalı yerde şapkayla oturur, köylüler kapalı yerde şapka çı­karmaz ya evet şapkasını çıkarıyor, “Sen şapkama anlat” diyor, kendi konuşmasını sürdürüyor. Sait Faik dövünerek çıkı­yor. Bir şey de yapmıyor. Horlandı.

Orhan Veli

ÇOK ÖNEMLİ AMA SULUBOYA


Çok önemli bir suluboya. Ama yine de Türk şiirini gülüm­setenlerden biri. Suluboya şunun için dedim ben. Hiçbir res­sam, suluboyasıyla ünlenmez. Suluboyası da olabilir ama, mut­laka yağlıboyası olması gerekir. Şimdi Orhan Veli Türk şiirinin yatağını değiştirdi. Kapalıçarşı adlı bir şiiri var, bir sürü İkinci Yeni şiire bedeldir. Ömrü vefa etmedi.

Melih Cevdet

YAŞLANINCA UYANDI


Biraz yaşlanınca durumu çaktı. Ama o bile, şimdi 76 yaşın­da, yazılar yazar dergilere, gazetelere, çok da yazar; bir kere bi­le Cemal’in (Süreya) adını anmamıştır. Bugünlerde seviniyo­rum, hem Turgut Uyar’ın, hem Edip Cansever’in adlarını kulla­nıyor yazılarında. Ben cumaları AKM’ye konsere giderdim. Bir tek cuma günleri alabiliyorsun bileti. Orada gişenin açılmasını beklerken döne döne yazısını okurdum. Aymış. “Artık anlamı olmayan şeyleri seviyorum.” diyor. Tek başına bir şey değil ta­bii bu. Tarihi kurcalayan kuşaktan olmadı.

İlhan Berk

BELİ KIRIK YANLARI VAR


İlhan Berk başlangıçta İkinci Yeni’yi çok etkiledi. Hatta mo­ral de verdi. Sarkaç gibi Ağca’yla Yılmaz Güney arasında gidip gelir. Çok ilginç bir adamdır. Ama beli kırık yanları da var. Açıklaması zor işte. Bana bir mektup yazdı ben 1990’da Ber­lin’deyken, “Seninle aynı çağda yaşamaktan seviniyorum” gibi bir şeyler. Yere göğe koyamıyor. İlhan Berk’e darılmamın nede­nini anlatayım. Biz bir süre İbrahim Yılmaz ile birlikte Tarlabaşı Bulvarı’nda o yıkılan evlerde oturduk. Bir gün gece eve dönü­yorum. Tam İngiliz Konsolosluğu’nun hizasındayken arkadan bir çocuk bağırıyor arabanın içinden: “Ece abi evimiz yandı.” Eve gittim ki kapı baca, kitaplar dergiler hep yanmış. Eski sa­vaşlarda bomba düşen yerlere saklanır askerler, bir daha oraya düşmez diye. Ben de gittim orada yattım. Ertesi gün Mustafa Irgat’ı arayacağım. “Sizin evde kalabilir miyim” diyeceğim. Ce­bimde de 7500 liralık çek var. Gergedan’a yazı verip almışım. Ama gidip Mecidiyeköy’den çekeyim diyorum. Çünkü başka şubeden çeksem havale parası kesiyorlar. İlhan Berk’in evi de oralarda. Eh evden telefon etmek daha iyi tabii. Gittim telefon ettim. Mustafa hiç beni üzmedi. Tabii, dedi. Kapattım telefonu, iyi tamam, dedim.

İlhan bana ne dedi biliyor musun? “Ece biliyorsun ben sabahları şiir çalışırım.” Ben de küfrettim. Ne demek yani. İnsan hayatında ölümden sonra en önemli olay yangındır. İnsanın başına daha ne gelecek. Üstelik ondan bir şey istediğim de yok. Yani “Bende kalamazsın” demeye getiriyor. İnsanın başına bir felaket gelse; birisi cinayet bile işlemiş olabilir; kalma evimde diyemem ben. Tedirgin olsam bile, git diyemem. Zor durumda kalmış, kapını çalmış. Bu işin hesabı yapılır mı? Doğru yanlış, böyle bu.

Necip Fazıl

DERİNLİĞİ YOKTU


Ruhsallıklarını ben ruhsallık olarak görmüyorum. Psikolojik şair denir ya hani. Onlar ruhsallık değil aslında. Rasim Adasal vardı Ankara’da. Psikiyatristti. Heyecanlı heyecanlı konuşur, mesela Freud’u anlatırdı. Anlattıkları hep boş ama. Kısakürek de öyle. Onlar herhangi bir gencin kolaylıkla yaşayabileceği şeyler. Mesela otelde kalan bir gencin. Fazla kadın bulamıyor, fazla para bulamıyor, imkân bulamıyor, işte onlar. Derinlik yok aslında. Dağlarca’nın kaynaklarından bir tanesi Kısakürek’tir. Ama hemen aştı. Eski kaynaklara döndü. Şeyh Galip’e döndü. Yani hepimizin kaynağına.

Can Yücel

ŞİİRİNİ YOĞURMAZ


Onun “babası” Metin Eloğlu. Ben önce İsmail Dümbüll demiştim onun için. Ama bir arkadaş “Ne yapıyorsun, Düm büllü halk sanatçısı” dedi. O yüzden Şevki Şakrak dedim. Şiiri ni yoğurmaz. Olduğu gibi bırakıyor. Sonra babasına (Hasan A Yücel) sahip çıkıyor. Neden?

Hilmi Yavuz

ZARARSIZ ŞAİR


Zararsız belediye şairi. Geçende çok canım sıkıldı. Cumhuriyet’te oturuyoruz. Bana Hilmi Yavuz’u nasıl bulursun diye sordular. Hem de oğlunu getirmişler. Ben bilmiyorum. “Zararsız şair” dedim. Babasına karşı çocuğun özel duyguları olur. Üzülmüş olabilir. Yapılır mı böyle şey yahu! Neyse. Düzyazıları fena değil. Özenli, dikkatli. Yanlış yapmamaya çalışıyor. Halbu­ki yanlış yapsa ne olur? İkinci baskıda düzeltir. Doktorası ol­mayan tek felsefe hocası. İngiltere’de açıköğretim gibi bir okul bitirmiş. Felsefeci olup olmadığından kuşkuluyum. Etik’i bil­meyen felsefeci olur mu hiç? Oluyormuş demek ki!

İsmet Özel

KAFASI SİVİL


“İyiler taifesini seçtim” diyor. Şairliği çok iyi. İslam mitolo­jisini ama, daha çok Sünni mezhebini kullanıyor. O da insanı deşeliyor ama, sonuna kadar deşeleyemez. Deşmek istiyorsan bütün mezhepleri ele alacaksın. Çok iyi şairdir. Sivil bir kafa. Gecekonduda oturuyor. Zor koşullar. Neden onu seçti? Başka türlü de yaşayabilirdi. Ama yaşamadı.

Geçen sene otobüste gördüm. Birkaç gün önce Poesium tartışmaları sırasında beni savunmuştu. “Teşekkür ederim, kılıç kalkan savunmuşsun be­ni” dedim. “Ben seni savunmadım. Benim düşüncem o” dedi. “Ama Ataol Behramoğlu başka türlü tavır almalıydı” dedi. On­lar ikisi aynı kuşağın şairi, arkadaştırlar. Sosyal demokratların en büyük kusuru bu. Ben orada Erdal İnönü’yü suçluyorum. Poesium’u düzenleyenlere bir telefon açardı, yahu ne yapıyor­sunuz, derdi. Bak Atatürk olsaydı yapardı. İleri gitmiyor musu­nuz, derdi.

Enis Batur

DÖRT KOL ÇALIŞIR GİBİ


Ben onu bir keresinde çok ağır suçladım. Kırılabilir. Gerge­dan’a sahip çıkmak istedi. O zaman onu çıkarıyordu. Ben Ahmed Ariften bir şey öğrendim. Erdal Öz’e “Ben böyle masalar çok gördüm” demiş. Bazı insanlar masalarıyla özdeşleşir. Onu kastediyor. Can’la (Yücel) Kanlıca’da konuştuk bu işi. O da oradaymış. Bu olayı anlatıp “Ne densiz adam” dedi. “Hakkını ara­mak ne zamandan beri densizlik oldu Can” dedim. Ben de Enis Batur’a “Böyle dergileri çok gördüm” demiştim. Şundan: 88 se­nesinde Sefa Kaplan benimle marjinallik üzerine bir konuşma yapmıştı. Tabii Nilgün Marmara’dan bahsediyordum. Gerge­dan’da. Ankaralı dört kişi benim Nilgün Marmara’nın intiharını istismar ettiğimi yazdı. Ben de Enis’e, ben yaşıyorum kendimi savunurum ama, Nilgün Marmara öldü yahu, dedim. Ben inti­harını kullanıyormuşum. Ben nasıl söylerim Nilgün Marma­ra’yı çok sevdiğimi. Bir moruk genç kızı sevmiş derler. Çok sık kullanıyorum Nilgün Marmara’nın adını, ne yapayım. Benim sevdiğimi sömürme düşüncem olur mu? Bir şey istemiyorum ki ben. Ben de Enis’e “Türkler aile boyu düşünür. Senin baban bizi kandırdı 12 Mart’ta. Sen de onun gibisin” diye yazdım. Yayımlamasını istedim. Yayımlamadı. Haklı olabilir. Enis’in şiiri iyidir. Çok iyi çalışan adamdır. İki kolla değil dört kolla çalışır gibidir. Kurcalıyor. Bizden sonra gelenlerden biri o da. Başka kim var?

küçük İskender

KUŞAĞINA ADI VERİLEBİLİR


İçinde bulunduğu kuşak rahatlıkla onunla anlatılabilir. Nasıl ki sivil şiir deyince benim aklıma Cemal Süreya gelir. Benim “babam” değil ama, bizim kuşağı anlatmak için Cemal Süreya söylenebilir. Küçük İskender bir şeyleri kurcalıyor. Göze almış. Kolay değil. Cemal anlatmıştı bana. Küçük İs­kender bir konuşmasında: İşte şunu severim, bunu severim, Ece Ayhan’ı severim demiş. Cemal demişti ki “Başkalarını ni­ye söylüyor. Bu senin oğlun. Yalnızca seni söylese yeter.” Bi­lemem.

1992, Aktüel

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: