Bu Ülke Bir Acayip Ülkedir

3 Şub

-Erol Güngör-

Bir şark hikâyesinde bütün tarih şu üç kelime ile hülâsa edilir: Doğdular, yaşadılar, öldüler. Bu hülâsa bize nasıl ve niçin sualleriyle ilgili bilgi vermiyor, ama bütün o suallerin arkasında yatan gerçeği en veciz şekilde ifade ediyor. Doğum ve ölüm hakkında aynı kayıtsızlığı, miskin bir teslimiyetle de olsa, hepimiz göste­ririz, ama hayatın hikâyesi üzerinde milyonlarca ton keçiboynuzuna benzer lâf etmişizdir. Bütün bu yığının içinde bir damla balı bulacak insan pek nadir yetişiyor. İşte Cemil Meriç “Bu Ülke” altında neşredilen eserinde bize bu balı veriyor. Hacmi küçük, muhtevası büyük olan bu eseri gördükçe, sözü uzatarak ciltler dolusu kitap yazan, hatta her iki ayda bir yeni eser neşreden son devir allâmelerini hatırlayıp da, topuna birden:

Gılzetin fehmolunur hacm-i kitabından senin

dememek elde mi?

“Bu Ülke” bizim hâlâ devam eden batılılaşma hareketlerimizin kat’î ve veciz bir icmalidir. Siyasî müesseseleriyle, kendine ait dertleriyle, batıl itikat ve hurafeleriyle, her türlü saplantı ve sapıklıklarıyla Avrupa’yı benimseme gayretlerinin altına çizilen yekûn çizgisi. Çizginin altındaki hanede koskoca bir sıfır buluyor Cemil Meriç. Şimdiden sonra da aynı yolda devam etmek isteyen­ler bu sıfırın sağ tarafına -isterse soluna olsun- dizilmiş yeni sıfır­lardan ibaret kalacaklardır.

Cemil Meriç millî şahsiyetin iki ana unsurdan meydana gel­diğini, bunlar gidince şahsiyet ve cemiyet diye bir şeyin kalmaya­cağını söylüyor: dil ve din. Millet hayatında her türlü değişiklik, bu iki unsur muhafaza edilmek şartıyla, bir insanın geceleyin elbi­sesini çıkarıp pijama giymesi gibi arızî bir hâdisedir. Meriç’in “müstağribler kervanı” dediği Türk intelijansiyası gelip-geçici değişmeleri öz saymışlar, böylece elbise değiştirecek yerde elbisenin içine yeni bir insan -Avrupalı denilen bir zümrüd-ü anka, ve­ya bir ücûbe- koymak istemişlerdir. Onların bu tavrı âdeta bir kadına tasallut etmek için onun kocasına ait kıyafete bürünüp gece karanlığından istifade ile yatak odasına sızan marazî âşıkın haline benziyor. Karanlık içinde gelen bu adam şehvanî hırslarına mağlup olmuş bir akıl hastasından ibarettir. Ağzını açıp iki kelime konuştuğu zaman derhal anlaşılıyor ki, dili o dil değildir; soyunup dökününce müslüman olmadığı da açıkça görülür. Ne dili dilimize benzer, ne dini dinimize. Karacaoğlan’ın Firengistan’da gördüğü tiptir bu.

Cemil Meriç o keskin zekâsının ve derin bilgisinin eseri olan “Bu Ülke”de bazan hiciv yapar gibidir, ama çizdiği tablolar insanda istihzadan ziyade merhamet ve acıma duygusu uyandırıyor. Bütün ömrü Türk kültürüne ve medeniyetine küfretmekle geçmiş Ahmet Ağayef (Ağaoğlu)’i, Cemil Meriç’in kaleminden okuduğunuz zaman sadece onun gibi üzülür ve “zavallı Ağayef, zavallı Türk milliyetçiliği” dersiniz. Başları sıkışınca Türkiye’ye iltica eden, fakat gördükleri iltifat nisbetinde anamıza söven bazı “Türkçü” dış Türklerimizin bize son hediyesi Lâtin harfleri olmuştu. Rusya kendi idaresindeki Türklere zorla Lâtin alfabesini kabul ettirince, bu “Türkçü” allâmelerimiz Türk hükümetini “aramızdaki irtibat kesilmesin” diye aynı yönde davranmaya teşvik ettiler. Zavallı Ağayef, acaba Rusya bu oyunu oynadıktan sonra derhal Latin alfabesini bırakıp Kiril harflerini kabul ettiği zaman ne yapmıştı? Herhalde bu defa da Kiril alfabesini alalım diye devlet reisine müracaat etmemiştir.

Ahmet Ağayef deyince meşhur Yusuf Akçora’yı hatırlamamak kabil mi? O da Yahya Kemal’in tabiriyle “Türkçülüğün Âbâi Kenisaiyesinden bir havvarî gibi” idi. Yahya Kemal şöyle diyor: “… bu memleketin biz zavallı çocuklarına Bizans bakiyesi gibi sı­fatlar savurur. Bizans dedim de aklıma geldi. Yusuf Akçora Bi­zans düşmanıdır. Osmanlılığı onun bakiyesi sayar. Bizi Türk gör­mez, Rum devşirme piçleri gibi bir kemiyet bilir. Mamafih bu Kazanlı mütefekkirin 1923 intihabatında namzedliği Kars’dan kon­muştu… Fakat Yusuf Akçora kabul etmedi. İstanbul’dan, Bi­zans’tan mebus çıkmak istedi. İstediği de yapıldı. O vakitten beri mülevves Bizans’tan bahsetmeye devam ederek İstanbul’u temsil etmektedir.”

Bu iki şahıs, Ağayef ile Akçora, bizim Meşrutiyetten müdevver Cumhuriyet münevverleri arasında müstağriblerin en şid­detli birer nümunesidirler. Cemil Meriç “müstağrib” tabirini Ahmed Midhat Efendi’den alarak, garbı şarka aktarmakla uğraşan ki­şi mânasında kullanıyor. Bence bunu bir hastalık adı olarak almak daha doğru olur: Tagarrüb illeti. İşte Ağayef ile Akçora “eşeddi istiğrab”dan muztariptirler. Teşhisi oldukça kolay, ama tedavisi imkânsız denecek kadar güç bir hastalık. İnsan bir kere yakalan­maya görsün, ikiyüz yıl yaşasa yine derdine deva bulunamıyor, Biz ki, dünyanın en kuvvetli bünyesine sahip bir millettik, iflah olmadık. Ya Afrika’nın Uzakdoğu’nun, Ortadoğu’nun, Balkanların zayıf-nahif milletleri ne yapsınlar?

Müstağribler bu kitapta sadece bir kısım teşkil ediyor, bana kalırsa diğer bütün kısımlar bu fasla ait birer alt-bölüm diye ele alınabilir. Bizi şu güzeli ve doğruyu kaybetmiş hayat içinde fil-perişan sürükleyen şey batılı olma illeti değil de nedir? Biz dilini de, dinini de, sanatını da kaybetmiş bir topluluk -cemiyet değil- haline gelmişiz. İçinde yaşadığımız şu dünya insanı ya yalnızlı yahut yeni topluluğun henüz öldüremediği birkaç şahsiyetin evlerinde ilk hıristiyanlar gibi halvet halinde konuşmaya itiyor. Çağın dışına çıkıp Cemil Meriç’i okumak, onunla konuşmak, daha doğrusu onu dinlemek ne kadar güzel! Fuzulî:

Gelin ey ehl-i hakikat, çıkalım dünyadan

Gayr yerler gezelim, özge safalar görelim

diyor. “Revîş-i silsile-i dehr” şairi melûl etmiş. Şimdi bizim görüp işittiklerimiz insanı dünyaya geldiğine pişman ediyor. Niçin bu çağın, yani şu zevksizlik, zorbalık ve hokkabazlıklar dünyasının dışına çıkmayalım?

Cemil Meriç bize bir şey daha öğretiyor ki, hiç bir zaman aklımızdan çıkarmayalım: Batı’nın bize açtığı belâyı, kendi düştüğümüz çirkefi ve yerli medeniyetimizin yüceliğini anlamak için bir Cemil Meriç olmak, hiç değilse onun usûlünü kullanmak şarttır. Batı’yı iyi bilmeyen bir insanın Batı’nın yüzüne tükürmeye hakkı yoktur; kendi medeniyetimizle övünebilmek için de Osmanlıyı her yönüyle tanımalıyız. Elbette ki herkes bu işi Cemil Meriç derecesinde yapacak bir zekâ ve bilgiye sahip olamaz, ama hiç kimsenin de ezbere konuşmaya hakkı yoktur. Cemil Meriç ile müstağrib münevverlerimiz arasındaki esas fark buradan ileri gelmiyor mu?

Aziz Cemil Meriç! “Bu Ülke”yi ben yazmak isterdim. Ya­zamayacağımı biliyorum, ama hiç değilse bir ilim mensubu, bir psikolog olarak şu satırları ben yazmış olsam kendimle övünürdüm: “Hangi ilmî hakikat bir kabile dininin naslarından daha şı­llık, daha doyurucu? İnanmayanların inananlara sataşmaları kıskançlıklarından. Müminlerin saadetini gölgeleyen tek ıztırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalı.”

Kaynak: Türk Edebiyatı, Haziran 1974, S: 30, s. 13–15

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: