“Türkiye’nin yükünü hafifletmeye çalışıyorduk”

8 Şub

-Leylâ Erbil-

Tezer’i tanıdığımda, o henüz kırmızı ekose etekli on üç, on dört yaşlarında bir çocuk. Ablası Sezer (Duru) ile birlikte, ağa­beyleri kırk yıllık dostum Demir Özlü’nün yanı sıra Asmalımescit’teki Nil Lokantası’na, Beyoğlu Balık Pazarı meyhanelerine, Baylan Pastahanesi’ne, arada bir de Teşvikiye’deki bizim eve uğradıkları oluyor. O yaşlarda Kafka’yı, Dostoyevski’yi, Alman yazınını bilmenin coşkusuyla boğuşup duruyorlar bizlerle.

Ama, Tezer’le asıl dostluğumuz o, Erden Kıral’la evlendik­ten sonra, genç bir kadın olduğunda derinleşti. Kızı Deniz’in doğumundan (1973) sonra, bizim de Arnavutköy’e taşınma­mızla her an birbirimizi görme fırsatı doğdu.

Daha önceleri Teşvikiye’deki evin odalarını o geldikçe dol­duran çocuksu kahkahaları artık birlikte atılan protestolara dö­nüşmüştü. Sanırım bu yolla ailenin, Türkiye’nin, sanatın sorunlarını, yüklerini hafifletmeye çalışıyorduk.

Tezer, 1973’ten 1985’e hasta olduğunu öğrenene kadarki süreyi şoksuz, hastanesiz, hastalıksız yaşadı. En çok birlikte ol­duğumuz o sürede, kitaplarında da anlattığı biçimde korku ve kaygılarını durdurabilmiş, “çılgınlığı” yenebilmişti. Ancak sü­rekli baş, diş ağrıları, bel ağrıları çekerdi. 1985’te kanser olduğunu öğrendiğinde yakasına yapışmış olan eski depresyona, gayya kuyusuna indi yeniden.

Söylediğim gibi, benim hâlâ sevgili bir dostum, Tezer’den kalma bir emanet gibi baktığım Erden Kıral’dan boşanarak Zürih’e, bir vakitler benim de kısa bir süre kaldığım mahalle­ye çok yakın olan bildik bir sokağa Lindenbach Str.’ye yer­leşmişti.

1985 Temmuzu’nda bir gün telefonda ağlıyordu. “Göğsüm koca bir karpuz gibi şişti Leylâ; buranın doktorları, bu kasaplar hemen kesmek istiyorlar beni. İrinler akıyor göğsümden, yara­lar bereler içindeyim!..”

O’na Fatoş Erbil’in (kızımın) yakın arkadaşı olan, dostu­muz, sevgili Norbert Avetyan’ın adresini ilettim hemen. Nor­bert, Paris’te bir hastanede (Clinique D’Alleray) bu işin uzma­nıydı ve, “Sakın ameliyat olmasın teyzeciğim, gelsin bana” di­yordu. Gitti. Doktorunu da çok sevdi. Birlikte Mozart “Requ­iem” dinliyorlardı.! Sezerle Zürih’ten Paris’e iki sefer gittiler. Şişler indi, yaralar kapandı. Norbert, “Beş kez kemoterapi olmadan asla hiçbir şeyin belli olamayacağında, ameliyat olma­ması gerektiğinde”, ısrar ediyordu. Ama sonunda Zürih ekolü kazandı. Paris’te yapılan o iki kemoterapiden ve görece iyileş­meden sonra ameliyat oldu.

Ameliyatından üç dört gün önce geldim Zürih’e. Paris’ten İstanbul’a dönüyordum. Paris’ten bindiğim Zürih treni haya­tında ilk kez beş saat gecikmeyle girdi perona…

Tezer, Sezer, Hans Peter gara gelmiş beklemiş dönmüştüler. O arada bir gar içi silindiri Tezer’e çarpmış, yere düşürmüş, sürüklemişti onu. Tezer paniğe kapılmıştı korkudan. Ben geceyarısı evlerine girdiğimde yatıyordu. Kırmızı sabahlığıyla çıktı geldi odasından. Ağlamaklı, çocuksu bir sesle nasıl düştüğünü anlatıyor moraran bacaklarını gösteriyordu. İçim parçalanmıştı. Yatıştırmaya çalıştım onu. Tüm aksiliklerin de nasıl bizi buldu­ğunu; onun kıçını, Arnavutköy’deki gezici zerzevatçının eşeği­nin nasıl ısırdığını, benim nasıl eğri büğrü taşlara saplanan to­puğum yüzünden neredeyse otobüse çiğneneceğimi… Gülüyor muyduk, ağlıyor muyduk bilmem?..

Ertesi sabah daha sakin konuşmaya çalıştık. Bir hemşire gelip, şifalı otlarla masajını yapıyordu. Evin her yanı dökülen saçlarıyla desenlenmişti. Sarı, kumral, meçli saçlarını kendi ren­gine bırakmıştı artık. Sürekli doğaya, doğal yaşama dönmemiz gerektiğinden söz açtı. Televizyondan nefret ediyordu. Teknolojinin bir iblis olduğunu anlamıştı.

Hemşire gittikten sonra yatak odasına çağırdı beni. Hasta göğsünü gösterdi. “Geçmiş Tezerciğim!” dedim. “Geçti!” dedi. Göz göze gelmemeye çalışarak sustuk bir süre, sonra birbirimi­ze sarılarak ağladık. O güne değin birbirimize hiç yalan söyle­memiştik. Odasından çıktık, koridordan geçerken, vestiyerde duraladım. Paris’te son gün gözüme çarpan ve onun için aldı­ğım ama bir türlü dilim varıp söyleyemediğim narçiçeği-al kaşkola uzandı, “Bunu bana getirmiştin değil mi? Ne güzel? Ya­şam dolu!” dedi, boynuna sardı.

Ertesi gün ameliyat oldu Tezer. Sevgili Sezercik sıraya diz­di bizi: “Önce ben; sonra Hans Peter; sonra sen!” dedi. Öyle yaptık. Narkozdan çıkmış bekliyordu Tezer, beyaz, bol hastane örtüleri arasında tülden bir mermere işlenmişçesine dingin mi dingindi. Yatağının başucundaki duvarda yüzlerce kanat gölge­si çırpınıp duruyordu.

O, orada öylece, Albert Dürer’in çizebileceği bir portre gibi; St. Thecla, St. Dorothea, St. Lucia gibi adı bilinen bilinmeyen tüm martirler gibi, ama dinsel olmayan bir hüzünle dupdurgun, ıssızca bekliyordu.

Nutkum tutulmuştu. Bana son sözü “üzülme” oldu.

Tezer Özlü, (Sümer, Kıral, Marti) böylece bir şimşek hızıyla çaktı geçti dünyamızdan.

Güzel duygularla, kimsenin bozamadığı düşüncelerle donanmış yaşamından ve yazılarından de­ğerli bir sarmal bırakarak.

Leylâ Erbil 5 Kasım 1994

Kaynak: Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar, YKY, 4.Baskı, Ocak 2006, S.19-21

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: