Tescilli Kopya

8 Şub
Abbas Kiarostami kimi zaman gündelik hayatı tüm olağanlığı ile sinemasal kılabildiği, kimi zaman ise ilk bakışta iddiasız görünen filmlerini kavramsal bir zenginlikle donattığı için usta kabul edilen bir yönetmen. Kiarostami filmlerinin bazılarında öykünün ve stilin basitliğinin izleyiciyi gündelik yaşama ne kadar yaklaştırdığını düşünürken [Arkadaşımın Evi Nerede? (Khane-ye Doust Kodjast?, 1987),Yalnızca Hayat (Zendegi va Digar Hich, 1992)], bazılarında filmin gerçek-kurmaca ilişkisi başta olmak üzere pek çok konudaki önermelerine kafa yormak mümkün.
Aslı Gibidir birbirinden tamamen ayrı tutulamayacak bu iki koldan hangisine yakın duracağını daha ilk sahnesinden belli ediyor. Sanat eserlerinin kopyalarının da başlı başına değer taşıdığını, hatta bazı durumlarda aslından daha değerli olduğunu savunan bir yazarın konuşması ile açılan film, insanların günlük yaşamlarında bahsettikleri sıradan konulara değinmek, sokakta karşılaşabileceğiniz denli gerçekçi ve doğal karakterler yaratmak derdinde değil. Söz konusu yönetmen Kiarostami olunca filmin neredeyse akademik sayılabilecek kavramsal bir tartışma üstüne kurulması olağanlığın kaybolması için bir gerekçe olmaktan çıkıyor. Zaten söyleminin karmaşıklığına, hatta yapaylığına rağmen belli ölçüde doğal ve tanıdık olmayı başaran bir film bu. Ancak bu noktada filmin ne derece inanılır ya da gerçekçi olduğundan ziyade neden bu gerçekçiliği sınırladığına, gündelik olanın dışına taştığına bakmak gerekli.
Bu kadar basit bir ifade kullanmak böylesi zengin bir filme haksızlık, ama Aslı Gibidir’i ilginç kılan en önemli nokta aslı gibi olmaması, daha doğrusu aslı gibi olmamayı tercih etmesi. Kiarostami filmografisinin tamamını sade, minimal filmler yaparak, pelikül üstünde hayatın aslı gibi bir kopyasını kurarak oluşturmuş bir yönetmen. Ancak yönetmenin son on yılda yaptığı filmler gösteriyor ki bu sadelik arayışının belirgin bir hedefe ulaşması, aslını eksiksiz biçimde taklit etmesi imkânsız. Kiarostami yaşamın doğal akışına (kimi zaman da doğal bir düşünce akışına) ulaşmaya çabalarken sinemasındaki fazlalıklarından öylesine arınmıştı ki çektiği filmler sade olmaktan çıkıp “eksik” hale gelmeye başlamıştı. Hatta neredeyse tamamı bir araba içinde geçen diyaloglardan oluşan On (Ten, 2002) ya da film izleyen kadın yüzleri ile kurulan Şirin (Shirin, 2008) gibi “deneylerin” uç noktaya taşınmış bu eksiklik sebebiyle minimal olmaktan çıkıp formalizme yaklaştığını söyleyebiliriz.
Aslı Gibidir bu sürecin ardından gelen ve idealize edilmiş bir doğallık kavramının ulaşılmazlığını savunan bir film. Biraz acımasız bir ifadeyle Kiarostami’nin pes edişi. Filmin başında yazar James, günü birlikte geçirdiği antika dükkânı sahibi kadına basit olmak hakkındaki hiçbir şeyin basit olmadığını söylüyor. Üstelik kadının kardeşini ve kardeşinin kocasını kastederek “zaten basit olmamız gerekmiyor,” diyor. James’in anlattığı bildik espri de benzer bir noktaya işaret ediyor: Issız bir adaya düşen adam öyle basit bir yaşam sürmeye başlıyor ki kendisine üç dilek hakkı verildiğinde yalnızca tek bir eksiklik düşünebiliyor, diğer dileklerinde bu önemsiz eksikliği yineliyor. Bir bakıma Kiarostami hayat gibi olabilen bir film çekemeyeceğini ve böylesi bir çabanın anlamlı olmadığını dile getiriyor. Aslında filmin ismindeki tescilin eserin aslına benzerliği kadar kopyalığını da belgeleyebileceğini anımsamak gerekli.
Kuşkusuz bu tavrın Kiarostami’yi daha önce yaptığı filmlerle sevenleri şaşırtması ya da hayal kırıklığına uğratması kaçınılmaz. Karakterlerin uzun sohbetlerinde içten ya da doğal olmayan bir şeylerin varlığını sezmek, Kiarostami’nin kibirli ve ukala bulunabilecek bilgeliğinden rahatsız olup sıradan yaşamlara gizlediği bilgeliği özlemek olası. Ancak kendi adıma yönetmenin imzası ile sınırlandırılmış bu tarz bir yaklaşımın Aslı Gibidir’in zenginliğinden bir şey götürmediğini, Kiarostami’nin en olgun filmine imza attığını düşünüyorum.
Öncelikle Aslı Gibidir’in şaşırtıcı ölçüde oyunbaz, hatta neşeli bir film olduğunu belirtmek gerekli. Filmin açılışındaki konuşma sırasında çalan telefondan kafedeki yaşlı İtalyan kadına, yazara yönelik alkışlar arasında kadının can sıkıcı oğlunun salona girmesinden bir heykel hakkında fikirlerine danışılan çifte kadar pek çok ayrıntı filmi son derece akıcı ve eğlenceli hale getiriyor. Dozu iyi ayarlanan bu incelikli mizah filmin temel önermesini de destekliyor. Kopyaların asıllarını birebir yansıtamaması (örneğin bir filmin hayatı kopyalayamaması) kızgınlıkla karşılanacak, hayal kırıklığı yaratacak bir durum değil; tam aksine kopyaya başlı başına değer katan, onu keyif alınası hale getiren bir etken. Kadın ve yazarın sohbetlerinden birinde gerçekleşmeyecek bir ideal için üzüntü duymanın mantıksızlığından söz ediliyor; zaten Miller’ın filme ismini veren kitabının alt başlığı da orijinallik meselesine fazla kafa yormadan iyi bir kopya bulmanın ve o kopyanın hakkını teslim etmenin önemine vurgu yapıyor.
ORİJİNAL? / KOPYA?
Filmin bu noktaya kadar söylediği her şey neyin orijinal, neyin kopya olduğunu belirlemenin kolay olduğunu varsayıyor. Aslı Gibidir’in ilk yarısında sanat eseri ve kopyasının kendi başlarına sahip oldukları değerler üzerine düşünürken bu iki kavramı kesin biçimde tanımlayabiliyoruz, orijinalin nerede bittiğini çok iyi biliyoruz. Ancak Kiarostami çiftin bir kafeye gittiği sahnede bu algıyı parçalıyor ve gerçek ile sahtenin arasındaki ayrımı muğlaklaştırıyor. Filmin ikinci bölümünde James ve kadın on beş yıldır evli olan bir çift gibi davranmaya başlıyorlar. Oyun devam ettikçe izleyicinin bu ikilinin gerçekten evli olup olmadığına karar vermesi zorlaşıyor. Karakterlerin söyledikleri şeyler daha çarpıcı, ifade ettikleri duygular daha derin hale geldikçe izleyici de ilk bölümün gerçekliğini sorgulamaya başlıyor. Bu noktada Kiarostami’nin hafıza ya da anımsama süreci gibi temalarla uğraşmadığını, filmindeki belirsizliği Alain Resnais’nin Geçen Yıl Marienbad’da (L’année Dernière à Marienbad, 1961) filminde olduğu gibi hatıranın güvenilmezliğine işaret etmek için kullanmadığını belirtmeliyim. Kiarostami çiftin evli olup olmadığı ya da ortak geçmişlerini ne kadar farklı anımsadıkları ile ilgilenmiyor. Yönetmen için esas önemli olan nokta ilk bakışta birbirinin kopyası gibi görünen, ancak zamanla birbirinden ayrılan iki parçanın bir arada var olabilmesi. Birinin varlığının diğerini geçersiz veya değersiz kılmaması. Her iki kısımda da ortak olan kimi küçük detaylar var; ilk sohbetleri sırasında kadın Miller’a kardeşinin eşine “M-Ma-Ma-Marie” diye hitap eden kocasından söz edip final sahnesinde James’e “J-Ja-Ja-James” diyor. James ve kadın filmin hem başında hem de son bölümünde yeni evli çiftler sayesinde ünlenen yerlerde sohbet ediyorlar.Birbirini andıran parçalar birleşerek iki farklı bütün oluşturuyor ve birinin varlığı diğerinin gücünü eksiltmiyor. Çift henüz evli gibi davranmaya başlamadan önce Miller odasının penceresinden izlediği bir kadın ve oğlunun öyküsünü anlatıyor, daha sonra ise hikâyedeki kadının şu an Miller’ın karşısında oturduğu ima ediliyor. Üstelik madem kopyanın sınırları kafedeki kadının evlilikten söz etmesi ile çiziliyor, neden çift evli gibi davranmaya daha önce başlamıyor? Filmin ilk bölümünde de böylesi bir değişime sebep olacak kıvılcımlar var; örneğin çiftimiz henüz kafeye gitmeden yeni evli bir çift ile karşılaşıyor. Kiarostami tüm bu belirsizlikler sayesinde birbirini andıran ikililer arasında kaçınılmaz farklılıklar olduğunu ve ikilinin her bir ucunun kendine özgü bir değer taşıdığını söylüyor.
Kopyalığını tescillemek pek mümkün değilse de iki parçayı ayrıştırmak için kafedeki sohbete kadar olan kısmı orijinal, ardından gelen evlilik halini ise sahte olarak tanımlayabiliriz. Orijinallik üzerine kurulan kapsamlı tartışmanın “orijinali” ilgi çekici kıldığını savunmak mümkün. Fakat yönetmenin ustalıkla sorduğu temel bir soru daha var; kopyayı aslı kadar değerli kılan argüman nedir? Tescilli kopya ne hakkında?
GÖZÜN GÖRDÜĞÜNDEN FAZLASI
Sohbet evlilik üzerine akmaya başladıkça kadın ve erkek karakterlerin rollerinin daha belirginleştiğini, ikisinin algıları arasındaki farkların vurgulandığını söyleyebiliriz. Karakterler adeta kadını ve erkeği temsil eden birer figüre dönüşüyorlar. Daha doğrusu film böylesi tozlu ve kaba bir sembolizmden uzak durabildiği için çok boyutluluklarını yitirmeden bir ilişkinin iki kutbu haline geliyorlar. Kadın erkeğe oranla daha kararsız, duygusal, içten, sıcak ve ince bir karakter iken James mesafeli, soğuk ve güçlü bir insan olarak çiziliyor. Oyuncuların nefes kesici performansları da bu ayrımı netleştiriyor. Juliette Binoche lokantada ruj sürüp şarabın o kadar da kötü olmadığını söylerken son derece kadınsı ve doğal olabiliyor. William Shimell’in ifadesinde ise hiç kaybolmayan bir uzaklık, sakinlik, hatta sıkıntı görülüyor.
Aslı Gibidir’in izleyiciyi şaşırtmayı başardığı son bir nokta daha var; kopyanın ele aldığı tema orijinaline güçlü biçimde bağlanıyor. Bu bağ oldukça önemli, çünkü hem iki bölümün ilgilendikleri konuların birbirinden tamamen bağımsız olması filmin temelindeki ikiliğe ters düşer, hem de kopyanın cinsiyet rollerini belirginleştirerek söyledikleri (ne kadar incelikle anlatılmış olursa olsun) bir nebze basit kalabilir. Kiarostami bu sorunu çiftin gördükleri heykelle ilgili farklı fikirler yürütüp yaşlı bir çiftle konuştukları bir sahne ile çözüyor. Başını bir erkeğin omzuna koymuş bir kadının heykeline bakarlarken James yalnızca bir canavar gördüğünü söylüyor, kadın ise aşkın heykeldeki figürleri ölümsüzleştirmesinden etkileniyor. James heykele bir akademisyenin gözleriyle bakıyor ve heykelin konu edindiği aşkla ilgilenmeden eserin sanatsal noksanlıklarını eleştiriyor. Kadın ise kendisinin de söylediği üzere heykeli yalnızca bir sanat eseri olarak görmüyor, anlatılan konuyu seviyor. Daha sonraki sohbetleri sırasında ise esas önemli olanın nesnenin kendisi değil algılanış biçimi olduğunda fikir birliğine varıyorlar. Böylelikle kopyanın da asıl bölümde değinilen orijinal-sahte ilişkisinden bağımsız değerlendirilmemesi gerektiği, bu muğlak ayrımda kadın ve erkeğin farklı bakış açılarının da rol oynadığı açığa çıkıyor.
Aslı Gibidir’e mesafeli yaklaşmak, filmi sadece kavramsal bulmak ya da filmin gereğinden fazla şey söylediğini düşünmek mümkün. Kiarostami’nin eşine az rastlanır ölçüde net, sade ama etkileyici mizansenler kurduğunu; bütün filme güçlü bir ritim duygusu verdiğini ve böylelikle filmin tüm sözelliğine rağmen son derece zarif ve akıcı olduğunu söyleyebiliriz. Mekânın izleyiciye geçirdiği ruh hali ve oyuncuların doğallıkla yapaylık (orijinallikle sahtelik de diyebiliriz) arasında gidip gelen performansları da Kiarostami’nin sözcüklere ya da kavramlara boğulmadan pek çok temayı ele almasına olanak sağlıyor. Aslı Gibidir hem zihin açıcı bir makale veya kitap, hem de o kitabın peliküle yazılmış görsel bir kopyası gibi; orijinali de sahtesi de en nadir sanat eserleri kadar değerli.
Eren Odabaşı / Altyazı Dergisi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: