Her tercih, bir vazgeçiştir

15 Şub

-Pınar Çekirge-

İntihar alıp başını gitmelerin kararıdır. Nedensiz yere bazen.

Önünü arkasını ölçüp, biçmeden… hesapsız, kitapsız çekip gitmelerin kararıdır.

Şarap şişelerine penis muamelesi yaptırılan faşist düzenler­de bir başkaldırı biçimidir intihar.

Lacivert bir gece. Dışarıda sırılsıklam bir yağmur. Homogolos’un mektubunu yeniden okuyorum, kimi satırların altını çize­rek:

«Otomobil altında vücudunun yarısı ezilmiş bir köpek gibi, yolların üstünde kanımı dökerek, sürünmeye cesaretim yok. Zaten söylemiştim ya, gece onun gözlerinde başka bir dünyaya baktıktan sonra etrafımdaki şeylerde bir tad bulmak kabil değil. Yarın bir motosiklet müsabakası var… galiba bir kaza olacak. O gece onunla kenarında dolaştığımız bayırdan yuvarlanacağım… buna cesaret edersem görüşmemize ancak yedi, sekiz saat kal­dı Necdet.»

Her tercih, bir vazgeçiştir!

«Akrebin intihar ettiğini savunmuyorsun ya,» diye üsteliyor Giselle. Kendini karaya vuran balinalar, yunuslar geliyor aklıma. «o denli intihara ayarlısın ki,» diye ekliyor; «Neredeyse güneşin batışı bile intihar sana göre…»

Susuyorum. İntiharı savunmuyorum ben, hayır!.. Medyatik intiharlara yataklık eden İstanbul’u da…

Cezmi Ersöz’ün sesini duyar gibi oluyorum bir an: «Ölen, yaşanmamış coşkulardır, görülmemiş düşlerdir, meçhul arzulardır. Kalplerdeki yemin, kalplerdeki sırlardır, insanla beraber ölen, uçsuz bucaksız ve eşsiz bir dünyadır…»

Bir gün intihar etmeyi düşünmem, intiharı yazmam intiharı ‘savunmam’ anlamına gelmez ki…

«İntihar her türlü zihin hastalığı durumunda, hatta norm diye tanımlanan pek çok insanda ortaklaşa gözlenebilen evrensel bir davranış şeklidir,» diyor Zilboorg.

«İnsan ancak delirdiğinde kıyabilir canına,» diye mırıldanı­yor Giselle.

Pautus’u anımsıyorum. Roma’lı soylu Pautus. Başkaldırmış imparatorun yetkesini, düzeni sorgulamıştı. Çiğnenip duran insan hakları, etnik temizlik… Avrupalı hanım parlamenterlere «fa­hişe» diye haykıran bir bakanı kabinesinde barındıran bir hükü­met… çekişmeler… Pautus bedelini ödeyecek kadar çok seviyordu hayatı. İsyanı bundandı. Cezası ise ölüm… Asmayıp da besleyecekler miydi yani Pautus’u… Ama bir soyluydu Pautus, asla ve katiyetle bir cellada teslim edilemezdi. Boş bir hücreye koydular Pautus’u… bir de bıçak verdiler yanına en keskinin­den… Korktu Pautus. Korkusuna yenildi. Öldüremedi kendini bir türlü… Karısı dayanamadı buna. Onuruna yediremedi kocasının çekingenliğini, kararsızlığını… Alıp bıçağı, karnına sapladı bir anda… minik bir çığlıkta boğuldu son sözleri: «Pautus acımıyor hiç!..»

Pautus’un karısı delirmiş miydi? Peki, «Denerken damarla­rında bir serumu ölmek ayıp olur mu»ydu?

«Var iki atımlık canı kederin,» der Sabahattin Ali’nin, bozguna uğramış Ali’si. Hani, «Pusu kurmuştu ormanda, kendini elle­re veren sevdiceğini öldürmek için… Hani, söğüt boyunca büyüttüğü sevgilisini… Bir kurşun kadına, bir de çobana inlesin ormnan yıllarca be,» diye düşünmüştü… Sonra duraksamıştı Ali.

Görünce, uzanmış yar kucağına, boynunu dolamış zülfü bağına. Duraksamıştı Ali. Kurşunu kahpeye atacağına kendisine çevirmişti. Ali delirmişti belki de kimbilir?

Ernest Bornemann’nın intiharı da bir delirişti, ne dersiniz?

«Almanya’nın gelmiş geçmiş en ünlü sosyologlarından biri olarak kabul edilen Bornemann hayatını kadınların cinsel özgür­lüğünü savunarak geçirmişti,» diyor Can Dündar ve şöyle devam ediyor: «Sonra seksen yaşına geldi ve bir gün otuz sekiz yaşındaki sevgilisi cinsel özgürlüğünü kullanarak kendisine ihanet etti. Bornemann da kalbiyle beyni arasında sıkışıp kalınca intiharı seçti. Çünkü inandıklarınla, yaşadıkların arasındaki uçurum büyümüşse, sonu cinnettir. Ya koltuğa sarılır inandıklarını değiştirirsin, ya inançlarına sarılıp koltuğu… Üçüncü yol, dünya­nı değiştirmektir. Çünkü beynin kalbe ihaneti: cinayettir…»

Ernest Bornemann intihar etmişti. Delirmiş olmalıydı…

Dünden sonra, yarından önce umut tükendiğinde, diren­meyi, tutunmayı beceremeyenler…

Beşir Fuad vücudunu deneye adayarak firar etmişti can­dan. Bileğini kesip son ana kadar duyumsadıklarını kâğıda dök­tüğü için zıvanadan çıkmış olmalıydı…

Oysa, umut hep vardı. Umut yenilgiden korkmamakta var­dı. Denedik ve yenildik. Yine deneyebilir, yine yenilebilir, acı çe­kebilirdik. Sorun değildi…

İntihar gerçekleşmemiş düşler, se­vinçler kadar masum ve gizemli olabilir miydi?

Suç ortaklarıma bunu sormak istedim en çok, yanıtlamayacaklarını bile bile…

Kaynak: Niçin İntihar? Altın Kitaplar, S.53-55

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: