İç ve dış sesler – hatırlayışlar

8 Mar

-Pınar Çekirge-

Ev havasız. Haftalardır tozlu. Eşyalar, oraya buraya saçıl­mış kitaplar, benimle yapılan söyleşilerden, hakkımda çıkan ta­nıtım yazılarından, gazete, dergi kupürlerinden derlenmiş dos­yalar… eski film, tiyatro afişleri… Ajda’nın 60’lı yıllardan kalma plakları… oyuncak bebekler… çalışma masam… daktilom… ak­sayan «ö»tuşu… pencereyi aralıyorum usulca. Sonra kendimi kanepeye bırakıyorum. Anıların, iç ve dış seslerin, çığlıkların ür­pertisine bırakıyorum.

«İntihar etmekten korkuyorum,» diyor Dostoyevski. «Çünkü büyük olmaktan korkuyorum.»

«Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde.» dive atılıyor Pavese. «Oysa, alçakgönüllülük istiyor bu son adım, kendini beğenmiş­lik değil.»

«Hayır, kaçış değildir intihar. Reddediştir,» diyor Schuman intihar girişiminden günler sonra.

«Yinelemenin, aynının dışına çıkmayı denemekti amacım,» diye mırıldanıyor Beethoven.

Adalet Ağaoğlu bir söyleşisinde: «intihar, hiç aklımdan çıkmıyor… en iyi yöntemi aramaktayım,» diyor.

«Eğer insanı toplum intiharın eşiğine getirmişse… toplum utanmalıdır bundan,» diye tekrarlıyor Nedim Saban.

«Şartlar ne denli zor olursa olsun kişi intihar etmemelidir,» görüşünü savunuyor Tuna Serim.

«Ben yaşamaktan yanayım,» diyor Cemil İpekçi. «Hem za­ten hayat korkulduğu kadar uzun da değil…»

«Giderek intihar uzmanı oluyorsun, dikkat,» diye uyarıyor beni Hüsnü Terek.

Osman İzzet yere çakıldığında duyduğu acı neydi acaba?

Nermin’den öğrenmiştim Osman’ın intiharını. Soğuk bir şu­bat günü kısa bir tartışmanın ardından boşluğa bırakmış kendi­ni… Yoksa ilaç mı almış fazla miktarda, tam sormadım; sormak istemedim daha doğrusu.

Ürpererek pencerenin aralık camını kapatıyorum hemen. Tam bir sayıklama içindeyim. Marjinal Ölüm’ü yazmak, erkek eşcinsellerin psiko-sosyal sorunlarını yazmaya, marjinal kadın­ları didiklemeye, hastalıklı aşkları anlatmaya benzemiyor hiç. Her an kekeleyebilirim, kekelemek ister gibiyim epeydir.

Kendini açık pencereden uğultulu boşluğa atıyor genç adam. Otuzlu yaşlarının sonuna merdiven dayamışken üstelik.

Ne sevinçler, ne geçmiş, ne çocukları, ne şimdiki karısı, ne şu an…

Sinmiş, ikiyüzlü bir hayatla uzlaşmakta zorlandığı için sonlandırıyor hayatını, kim bilir? Tek kökten başkaldırı olarak alımlı­yor intiharı. Düzenle, çevresiyle inatlaşıp durmaktan yılgın.

Asıl aykırı olan bu işte, diyorum…

Edward Bond artık varoluşunu haklı kılacak herhangi bir ahlaki değere rastlamadığını söylüyor… Sesi kırık. Sesi pürüzlü. Bakışlarında hep o hüzün.

Evden çıkmak istiyorum. Hava almak… Belki Güzin ile bir yerlerde oturup konuşmak… her an kekeleyebilirim. Oysa, söy­lenecek sözlerim var henüz. Marjinal Ölüm’ü yayıncıma bir an önce teslim etmem gerek.

Buket Uzuner’in bir kitabı geçiyor elime. Altını çizdiğim sa­tırları okumaya başlıyorum yeniden: «Neden yaşam sofrasından, karnı doymuş bir konuk gibi kalkıp gitmiyoruz? Açgözlülük edip, sonuna dek yaşamakta direnmek, utanmazlık değil mi, yani?»

«Bir gün Azrail’e randevu verebilecek kadar ölüme yakın buluyorum seni,» diyor Ümit Oğuztan.

İç ve dış sesler, hatırlayışlarla harmanlanıyor yüreğimde. Bunalıyorum. Bir sigara yakıyorum hemen. Bırakıp gitmeliyim. Tam kapıyı çekerken telefonun çaldığını işitiyorum. Dönüp aç­sam mı? Hayır, gerek yok. Açsam iyi olacak, sanırım. Arayan Sevtap olabilir. Belki de Deniz. Bir an bekliyorum eşikte. Zilin sesi kesiliyor. Ya yeniden çalarsa… Belki arayan gerçekten Sevtap’tı.

Posta kutusundaki karta takılıyor gözüm. Giselle’den. «Ya­şanacak fazla bir şey kalmadı,» diye yazmış.

Kaynak: Niçin İntihar,Altın Kitaplar,s.27-29

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: