Uzun Ağbi

13 Mar

-Cenk Ç. ÖZKÖMÜR-

“o philadelphia barında/içmeden önce birasına/üç çiğ yumurta kıran/bir hollandalı vardı./71 yaşındaydı./ben 23 yaşındaydım,/ondan üç tabure uzağa oturmuş/hüzün/yakıyordum./körpe ve değerli/ıstırabıyla/başımı ellerimin arasına/almıştım./ve içtik/birlikte./”kendini kötü mü hissediyorsun, evlat?” diye sordu./”evet, evet, evet.”/”evlat,” dedi, “senin yaşadığından daha çok uyudum ben.”/ne iyi bir/ihtiyardı/yatıştırıcı,/altın,/kısa bir süre sonra/öldü.”

Bukowski

tamam, belki bildiğimiz anlamda bir beyefendi değildi. kıyafetinde belirgin bir dağınıklık vardı, bir umursamazlık belki de. ama üstündekilerin eski püskü olması, kimseyi aldatmasın: her zaman tertemiz giyinirdi.

‘uzun ağbi’ diye seslenirlerdi ona. neden, bilmiyorum: boyunun o kadar da uzun olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum; belki de saçlarının uzunluğundan dolayı bu ismi takmışlardı. bunu, kendisinin bile bildiğini sanmıyorum.

konuşurken, elleri dikkatimi çekerdi benim: ustalıkla kullanırdı onları. bir şef’in orkestrayı yönetmesi gibi, uzun ağbi de düşüncelerini yönetiyor, ağzından çıkan kelimeleri süzerek seçiyordu sanki. bir de şu vardı: elleri, tırnakları çok düzgündü ve titizliğini gözümüze sokarcasına, tertemizdi de.

*

şu an ismini hatırlayamayacağım bir amca otururdu, uzun ağbi’nin de sıklıkla uğradığı kahvede. amca, ‘şeytansız’ derdi onun için: yüzüne söylemezdi ama; uzun ağbi gittikten sonra, bize söylerdi. şımarmasın isterdi belki, bilemiyorum. ben bayılırdım ‘şeytansız’ tabirine: evet, tam da onu anlatıyordu. şeytan, hiçbir düşüncesine uğramamıştı onun, uğramazdı da.

bir de kimi zaman ‘gariban’ denildiğini duyardım ondan bahsedilirken. o yaşlarımda, bu sözcük, aklıma eski türk filmlerindeki dilencileri falan getirirdi ve bu karakterleri, uzun ağbi’yle bir türlü bağdaştıramaz, gariban sözcüğünü onda yadırgardım. nesi gariban, derdim kendi kendime: bana göre, bunu söyleyenlerden kat be kat üstündü o. onlardan daha parasızdı sadece. fakirlik, sadece maddiyatla mı ilgili, sorusuna yeni takıldığım zamanlardı.

*

ben, uzun ağbi’nin elinde bir kitap görmüş değilim; hattâ, onu gazete okurken bile görmedim desem, yalan söylemiş olmam. ama ben ve akranlarıma anlatılan, onun iyi bir okuldan mezun olduğu ve çok fazla okuduğuydu. iyi ve çok fazla’nın ölçüsünü kimse bilmiyor tabii. kusursuz bir türkçeyle konuşur ve bahsettiği konunun her noktasına hâkim olduğunu hissettirirdi karşısındakine. bu, beni çok şaşırtırdı. arada bir espri de yapardı, ben anlamazdım. kimse de anlamıyordu sanırım. kendi kendine gülerdi söylediklerine. ağzında pek diş yoktu, yanlış hatırlamıyorsam: burnundan nefes vererek gülerdi. sessiz. bazen de, herkes onun cümlelerine kahkahalar atarken, onun aslında gayet ciddi olduğu, her tavrından anlaşılırdı. anlattığı şeyler ve tüm bu olanlar, komik mi değil mi anlamazdım ben o günlerde. şimdi, yalnızca hüzün buluyorum içlerinde.

*

başı, sağa doğru eğik dururdu hep uzun ağbi’nin. otururken, tuhaf görünmese de; yürürken, garip bir görüntü oluşturuyordu bu özelliği. çok okuyor, kafası çok dolu ve sair sözler, benim çocuk zihnimde, uzun ağbi’nin ince boynu, o ‘dolu’ kafayı taşıyamıyor, gibi bir metafor yaratmama neden olmuştu.

*

uzun ağbi’yi yıllar sonra gördüm: yolun karşısındaydı. beni fark etti o da ve başıyla selâmladı. başı yine sağa eğikti. düşünceliydi. acelesi olduğu, adımlarının sıklığından belliydi. konuşmaya fırsatımız olmadı. karşıya geçip, onunla aynı yönde yürümek aklıma gelmedi. ölmüş uzun ağbi. kaybetmişiz onu. erken, çok erken değil mi allah aşkına..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: