Benjamin olmak

23 Mar

-Emre Demir-

“ben bir gün giderim ki neyim kalır

eksik bıraktığım her şeyim kalır”

t.u.

 

Dünyanın öbür ucuna giderken, Paul Klee’nin Angelus Novus’undaki melek gibi hissediyorum kendimi. Baktığım yerden uzaklaşıyorum. Gözlerimi, ağzımı ve kanatlarımı açtım. Uçaktayken, aşağı bakıyorum, geçmişime. Aşağıda enkaz var. Kalmalı mıydım diyorum. Klee’nin meleği, orada kalmak ve ölüleri uyandırmak istiyor. Ama bir fırtına esiyor cennetten. Benim ve meleğin kanatlarını açılmaya zorlayan bir fırtına. Karşı konulamaz bir fırtına. Beni ve meleği, geleceğe doğru iten fırtına. Sanırım biraz Benjamin okumanın vakti geldi. Bir dostum Lacan okumaları için not etmişti; Benjamin için kullanıyorum: Benjamin okumak, Benjamin olmaktır. Benjamin olmadan, Benjamin okunamaz. Benjamin olmak, ne demek? Steiner ve Scholem, Benjamin’i anlamak için sahip olmak gereken asgari koşulları belirlediler: Alman dili bilgisi, Alman aydınlanma sürecinin tanınması, özellikle Berlin’deki gençlik hareketleri hakkında bilgi, Fransız düşünürlerin ciddi bir şekilde tanınması, “Mesihçi” Marksizmin anlaşılması, Benjamin’in Asja Lacis ve Brecht ile dostluğunun iyi analiz edilmesi, Moskova deneyimlerinin küçümsenmemesi, uyuşturucu konusunda bilgi ve dahası deneyim sahibi olmak ve Benjamin’in Judaizmine karşılık vermek. Bunlar kişiyi Benjamin yapar mı? Hayır, sadece onu anlaşılır kılar. Benjamin olmak, başka. Benjamin olmak, sanırım sadece Satürn yıldızı altında doğanların deneyebileceği bir şey. O nedenle biz, Satürn yıldızı altında doğmayanlar, ancak “misafir” okumalar yapabiliriz. Gelip geçici. Benjamin’i asla tam manasıyla anlayamayız. Benjamin’in söylediklerini hatırlayabiliriz sadece. Hatırlamak, anlamak değil. Anlamak, anlaşılana nüfuz etmek. Onu sindirmek. Hatırlamak, hatırlanan şeyin, beynimizin girişinde bir yerde en kaba haliyle durması. Aforizma. Beyindeki diğer olgularla irtibatsız. Anakronizm. Anlaşılan düşünceninse, beyne nasıl ve ne zaman girdiği dahi belirsiz. Hatta o düşünce size mi ait, yoksa mesela Kafka’dan filan mı “çalmışsınız” belli değil. Okuduğum metinlere geri döndüğümde, not defterime yazdığım birkaç cümleyle karşılaşıyorum. Yazarken kendime ait sanıyordum. Tekrar okumalarda, “atalarımdan” birine ait olduğunu görüyorum. Bire bir değil. Oradan, onlardan bulaşmış bir düşünce. Belki bir esin. İradi olmayan bir hırsızlık. Umarım helâl ederler. Uçak, bambaşka bir alfabenin ülkesine iniyor. Hiçbir şey, hiçbir şeyi çağrıştırmıyor. Güzel: İçgüdülerimle başbaşayım. Kendi alfabemde, zihnimin tam kapasite çalışmadığını, zihnimde paslanmış alanlar bulunduğunu fark ettim. Zihin, biçimlere ve rutinlere boyun eğiyor. Tebdil-i mekânda ferahlık olması bu yüzden. Ferahlık, zihin berraklığı. Şimdi, zihnim tahrik ediliyor. Basit şeylere şaşırmayı özlemişim. Uçağa bineceğim akşam, bir arkadaşımın “o kadar uzakta ne yapacaksın, nasıl yapacaksın” sorusu geliyor aklıma. Nereye ve neye uzak diyorum? Bir merkez mi var? Dikkat çekmeye çalışmıyorum; dikkatinizi çekmeye çalışıyorum, zira mesele şu: Biz ora’yla irtibat kuramadık. Ana dilimizde senkron tutmadı. Kendi dilimize alt yazı koyduk. Yine anlamadık. Anlamadılar. Anlatmaya çalışmadık. Onlar da anlamaya çalışmadılar. İçlerinden çıktık, sonra biz öteki olduk, onlar, onlar oldular. Şimdi onlar gittiğimi sanıyorlar. Çoktan gitmiş olduğumu anlatamam onlara. Ya da belki hiç orada olmadığımı. Fernando Pessoa, delirmeyi, acı veren şeye teslim olmak olarak tanımlıyor. Deli, ruhundaki sarsıntılardan zevk alan kişi. Şimdi, bizim burada kalabilmemiz için, ya delirmemiz ya da ahlaksız olmamız gerekiyor. “Cangızbay teorisi”ne uygun olarak. Oysa biz en deli halimizde bile ahlaksız olamayız. Delinin masumiyeti, yalnızca, akılsızlığından dolayı ahlak kategorisinden muaf olmasından dolayı değil. Deli, ahlaksızlaşamaz. Çünkü “zekâ, bir ahlak kategorisidir”. Memleketini yaşanmaz bulanlar, memleketini yaşanmazlaştıranlardır. Bu tespit Cemil Meriç’e ait. Peki, memleketi yaşanır bulanlar kimler? Memleketi yaşanmaz kılanlar, aslında en çok yaşanır bulanlar değil mi? Otopark mafyası, %10 barajı simsarları, çok satanlar, yerel yönetimler, çocuğunu döven anneler, malumatfuruşlar, yazar kasalar, ehliyetsizler ve liyakatsizler, kapalı tribüne penaltı atanlar, fotokopiyle üniversite bitirenler, Ece Ayhan’ı kadın sananlar, Ankara’ya 24 saat ulaşım hizmeti vermeyenler, kırmızı ışıkta durmayanlar, ana dilini konuşamayan barbarlar, Refik Halid’i sadeleştirenler, hiç Tülay German dinlememiş olanlar… Memleketi yaşanır bulanlar bunlar değil mi?

 

Sen, onlardan mısın?

 

Reklamlar

3 Yanıt to “Benjamin olmak”

  1. teşne 23/03/2011 8:34 am #

    Tülay German değil de Jülide Özçelik, Birsen Tezer azıcık da Jehan Barbur dinliyor olmak sıyrılmamızı sağlıyor mu bu ithamdan?

  2. teşne 23/03/2011 8:36 am #

    http://tesne.blogspot.com olacak o, sıfır uykunun sabahı olur böyle hatalar. Adresimiz belli olsun.

  3. emredem 08/04/2011 6:36 am #

    jülide, birsen ve jehan da olur. elbette olur. aynı damar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: