Baudelaire’in Paris’i..

9 Nis

-Cenk ÖZKÖMÜR-

1. CHARLES P. BAUDELAIRE

“yaşamım peşin peşin lanetlenmiş,

sonuna kadar da böyle gidecek.”

(Baudelaire’in Mektupları: 53)

Kendisinden sonraki tüm şairleri etkileyen ve modern şiirin öncüsü sayılan Charles Pierre Baudelaire, 9 Nisan 1821’de, Saint Germain Bulvarı’nın köşebaşında, Hautefeuille Sokağı’ndaki bir evde dünyaya gelir.

Baudelaire, henüz altı yaşındayken, babası ölür ve bir yıl sonra, annesi, ikinci evliliğini yapar. Bu, Baudelaire’in mutsuz çocukluğunun başlangıcı olur: çünkü Baudelaire, üvey babasıyla hiçbir zaman anlaşamayacaktır.

Belirtmekte fayda var ki: bu çalışma, Baudelaire’in biyografisi niteliği taşımamaktadır; ilk bölümdeki amaç, şairin, Paris’e bakışına ve kendine özgü dünyasına ışık tutmak için, hayatında önem arz eden kesitleri vurgulamaktır, yalnızca.

Bu kesitlerden biri de, şudur: Baudelaire’in bağımsız yaşamı, ailesini rahatsız eder ve ailesi, şairin, bir süre, Paris’ten uzaklaşmasını ister: bunun için, Baudelaire’i, 1841 yılında, Hindistan’a giden bir gemiye bindirirler; ancak, Baudelaire, Hindistan’a, hiçbir zaman gitmez. Reunion Adası’nda, gemiden iner ve birkaç ay sonra, Fransa’ya geri döner. 1842 yılı, önemlidir; çünkü, Baudelaire, Jeanne Duval ile tanışır: şairin, Duval’in etkisini üzerinden atamadığı, şiirlerinde görülmekte ve birçok şiirinin esin kaynağının da, yine Duval olduğu, ifade edilmektedir.

1844’te, annesi, Baudelaire’e bir dava açar: babasından kalan mirası, düzgün kullanamadığı gerekçesiyle,Baudelaire için bir vasî atanır: bu vasî, Neuilly Noteri Ancelle’dir.

“Kötülük Çiçekleri” isimli kitabı yayınlandığında (1857), kitapta geçen altı şiirden dolayı, Baudelaire’e bir kamu davası açılır ve Baudelaire, cezâ alır.

24 Nisan 1864’te Baudelaire, Belçika’nın Brüksel şehrine yerleşir.

Baudelaire, 31 Ağustos 1867’de, felçli olarak, uzun süre can çekiştikten sonra, annesinin kollarında ölür. Montparnasse Mezarlığı’nda, nefret ettiği üvey babasının yanına gömülür.

1.1 BAUDELAIRE VE MADAME AUPICK

“Beni çok sev, usanmadan sev.

Zira buna çok ihtiyacım var.”

(BM: 195)

Baudelaire’in annesi, ilk kocasının ölümünden sonra, Albay Jacques Aupick ile evlenmiş ve Aupick soyadını almıştır. Baudelaire’in, üvey babası ile hiç anlaşamadığı için, kötü bir çocukluk geçirdiğinden, yukarıda bahsedildi; ve fakat: Baudelaire’in, annesi Madame Aupick ile ilişkisinden bahsetmeden, onun ‘tutarsızlıklarını’ anlamak, mümkün değildir.

Baudelaire’in annesi ile ilişkisi, ‘ödipal’ bir sendrom niteliğinde bir ilişki olarak görülebilir ve Baudelaire, annesinin sevgisini, kimseyle paylaşmak istememektedir.

Annesine sıklıkla yazdığı mektuplardan da, aynı sonuç çıkmaktadır: annesi ile sık sık kavga eden ve annesine, onu ziyarete geleceğine dair sürekli söz veren; ancak, bir türlü, bu ziyareti gerçekleştirmeyen Baudelaire; mektuplarında, annesinden sıklıkla para istemektedir.

Annesine yazdığı bir mektupta, annesinin sevgisini, şöyle nitelemektedir şair: “Allahım, sevginiz ne kadar da marazî… Ne kadar da tehlikeli…” (BM: 73)

Baudelaire’in hayatında büyük etki yaratan, şairin en uzun süreli sevgilisi Jeanne Duval, bir melezdir; ve, bu noktadaki iddia: Baudelaire’in, annesine olan bağlılığından ve ilişkilerinin sıra dışılığından dolayı, beyaz kadınlarla birlikte olamadığıdır.

Madame Aupick ise, bir mektubunda, oğlundan, şu şekilde bahsetmektedir: “Bu kadar acayip, bu kadar kendine has bir yaratıkla uğraşmak ne güç, ne bitip tükenmez bir iş…” (BM: 105)

Baudelaire, annesinin sevgisinden, ‘marazî’ olarak bahsetse de; kendi sevgisiyle de, ilgili bir değerlendirmede bulunmak için, şu satırlara göz atmak, faydalı olacaktır: “…içinde bulunduğum bu korkunç durum, ikimizden birinin ötekisini yok edeceğini, böylece birbirimizin katili olacağımızı gösteriyor.” (BM: 149)

‘Son kaynağım’ ve ‘beni seven tek kişi’ olarak söz ettiği annesine, üvey babasının ölümünden sonra, tekrar yakınlaşmıştır, şair; ve mektuplarında, ya annesinin, onu görmeye gelmesini istemekte; ya da, annesini ziyarete gideceğini söylemektedir.

Baudelaire’in, Madame Aupick ile ilişkisine dair, en net fikir verecek örnek; şairin, annesinin, ikinci evliliğini henüz yapmadan önceki dönemi anlattığı, şu paragraf olmalıdır: “Sıcak sevginle dolu o günler, ne de güzel bir çağdı benim için… Özür dilerim: senin için gerçekten kederli olan o döneme ben ‘benim çağım’ diyorum; zira biliyorum, o zamanlar gönlünde sadece ben vardım; sadece bana aittin… Hem tapınak, hem de bir arkadaştın benim için sen…” (BM: 152)

Baudelaire, “Hayatımın hiçbir şeyini saklamayacak kadar sizi seviyorum” (BM: 72) dediği annesinin kollarında, hayata vedâ etmiştir.

2. PARİS

2.1 MODERNİZM

“Paris’e dönmek,

benim için cehenneme dönmek gibi;

ama gideceğim…”

(BM: 218)

Modernizm terimi, 17. yüzyılla beraber, Avrupa’da toplumsal, siyasal ve kültürel alanda görülen değişiklikleri ve yeni toplumsal hayat ve örgütlenme biçimlerini karşılar. Bu süreçte, son derece önemli gelişmeler yaşanmıştır. Tarım toplumu, yerini sanayi toplumuna bırakmıştır. Feodal düzen, değişmeye başlamıştır. Kapitalizm yerleşmiştir. Kentleşme başlamıştır.

Modernizmin felsefî ve fikrî altyapısı, Aydınlanma’dan gelir; o da, Rönesans ve Reform hareketlerinden. Marksizmden liberalizme, tüm ideolojiler, modern çağların ürünüdür.

Paris, modernizmin baş gösterdiği ve de geliştiği kentlerin başında gelmektedir. Ve, kendini ‘gerçek bir Parisli’ olarak niteleyen Baudelaire, ‘ilk modernist’ olarak, Paris’e dair tasavvur ve tespitleriyle, hem şehrin gelişim sürecine, hem de modernizmin tecessüm etmesine ışık tutmuştur.

Baudelaire’in modernizm anlayışında, tarihe, bir süreklilik olarak bakmak yerine; an’ın ele alındığı görülür: ki, bu da, modernist kuramın, biçim olarak ele alınmasından ziyâde, estetik’in öne çıkması demektir. Şairin bu yaklaşımı, modernliği bir kültür olarak ele alması anlamına gelir ki; bu da, sanat ve sanatçı’yı, önemli kılmaktır.

Baudelaire’in modernliği aradığı kent, elbette Paris’tir. Kent hayatındaki hareketlilik ve iç içelik, modernliğin gözlemlenebilmesine neden olacaktır, olur. Şair, modernliğe yaklaşımında, toplumu, ön kabullerden hareket ederek tahlil etmek yerine; yaşanan ilişkilerden, daha doğrusu, pratik’ten yola çıkarak incelemiştir.

Bu suretle, ‘uç’ bir varsayım olarak da, post-modern yaklaşımların ortaya çıkmasından çok evvel, Baudelaire’in modernizmi algılayışında, post-modern yaklaşımların izlerinin görüldüğü söylenebilir.

2.2 BAUDELAİRE’İN MODERNİZM ANLAYIŞI VE PARİS

“yüzünü bile görmek istemediğim

o Paris şehri için

can mı atıyorsun?”

(BM: 194)

“Yeni yılın patırtısı sarmış her yanı: içinden binlerce araba geçen, oyuncaklarla, şekerlemelerle kıvılcımlar saçan, hırslarla, umutsuzluklarla dolup taşan çamur ve kar kargaşası, bir büyük kentin en güçlü yalnızın kafasını bile allak bullak edecek kadar zorlu taşkınlığı…” diyerek başladığı “Şakacının Biri” (Paris Sıkıntısı: 5) isimli şiirinde, Baudelaire; Noel arifesindeki Paris’i tasvir etmekte ve ‘en güçlü yalnızın kafasını bile’ ifadesinden de anlaşılacağı üzere, bu durumu, –bir anlamda- hayretle karşılamaktadır. Şiirin devamında ise; bir eşeği selâmlayarak, -CB’ye göre- gönencinin yerinde olduğunu göstermek isteyen bir tutukluyu, şöyle eleştirir, şair: “Fransa’nın tüm ruhunu kendinde yoğunlaştırıyormuş gibi geldi bana.”

***

Hıristiyanların özlemle beklediği Noel ve bunun için yapılan hazırlıklar, şairin gözünde, bir patırtı’dan ibarettir ve devam eden satırlarda, şair, ‘bir büyük kent’ dediği Paris’in, çamur ve karla kaplanmış kalabalığından yakınmaktadır.

Baudelaire’in yazdıklarında, çoğu zaman, modernleşme ile birlikte büyüyen Paris’ten yakındığına şâhit olunur; ancak, bununla birlikte, bu gelişmenin olumlu yanlarını da vurguladığı yazıları da çoktur.

Zaman zaman, ‘Paris’in ağır ve kirli havası’ndan yakınırken; diğer yandan da, “Gerçek bir portre çıkarabilen fotoğrafçılar ancak Paris’te bulunur” cümlesinde olduğu gibi, memnuniyetini dile getirmektedir.

***

Şairin, “Cömert Kumarbaz” isimli şiirinden bir bölüm:

“…dün bulvarın kalabalığında, öteden beri tanımak istediğim gizli bir varlığın bana sürtündüğünü duydum, hiç görmemiştim onu, gene de hemen tanıdım…”, “…dikkatle izledim onu, çok geçmeden, göz kamaştırıcı bir yer altı konutuna girdim, Paris’in toprak üstündeki tüm konutlarını gölgede bırakacak bir lüks parıldıyordu burada.” (PS: 66)

Baudelaire’in yapıtlarında, bulvarlardan söz edilmesi, dönemin bir yansıması olarak değerlendirilebilir; ki, bu da, daha evvel zikredilen, şairin modernizme, ‘pratik’ yaklaşımı açısından bir gösterge sayılabilir. Devamında, bulvarın kalabalığından söz ederken, şair, şaşaalı bir kumarhaneden söz etmeye başlamıştır.

Modernizm ile birlikte ortaya çıkan bulvarlar ve kamusal alanın yer değiştirmesi, Baudelaire’in şiirlerinde sıkça rastlanılan hususlardır. Bulvar öğesi, şairin bir başka şiiri, “Yoksulların Gözleri”nde de, dikkat çeker:

“…hâlâ molozlarla dolu olan, tamamlanmamış parıltılarını şimdiden şanla gösteren, yeni bir bulvarın köşesindeki yeni bir kahvenin önünde oturmak istediniz. Kahve ışıl ışıldı…” (PS: 57) diye devam eden şiirde, bulvarı betimler şair. Şiir, aslında, âşık olduğu kıza bir yakarıştır; ancak, perde arkasında dikkat çeken nokta, şudur ki: yukarıda da bahsedilen, bulvarlarla birlikte değişen ‘kamusal alan’ kavramının, yeni tezahürüdür: yâni, burada, sevgililer, kamunun içinde kendilerine özel –olabilecekleri/kalabilecekleri- bir mekân yaratmışlardır.

Şiirin devamında, sevgililerin yanına sokulan, yoksul bir aileden söz edilir ve bu da, mezkûr kavramlar açısından, şöyle bir önem taşır: bulvarlar, herkesin ortak alanı olduğundan, yoksulların da katıldığı ve de, dikkatleri üzerlerine çektikleri alanlar hâline gelmektedir: aradaki ‘mesafe’nin/’sınır’ın kalkmasına işarettir bu ve feodalizmin yeni yeni kırılmaya başladığı dönemin Avrupası’nda, alışılması pek de kolay bir durum değildir.

***

Baudelaire, Victor Hugo’ya yazdığı “Kuğu” isimli şiirinde, değişimden, bu kez, şöyle yakınır:

“…baktım, eski Paris yok (yazık! Bir kentin şekli daha çabuk değişiyor ölümlünün kalbinden)…”; “Paris değişir! Değişmez bendeki acılar, ve her şey, her zaman o eski haliyle kalır: yeni saraylar, eski mahalleler, yapılar… Sevgili anılarım, kayalardan da ağır.” (Kötülük Çiçekleri: 154)

2.3 PARİS HALKI…

“Fransızların,

suratlarını bile görmek istemiyorum…”

(BM: 182)

Baudelaire, Fransız halkına da tepki duymaktadır. Bu, bir anlamda, daha önce de vurgulandığı üzere, şairin, kendisini hiçbir yere ait hissetmiyor oluşundan da ileri gelmektedir. Bir anlamda, bu bir kimlik problemidir.

Fakat, “Paris halkının ne kadar alçaldığına inanamazsın. Bu insanlar, bir zamanların o tanıdığım sevimli nazik insanları değiller.” (BM:182) ifadesi, şairin tepkisinin ‘dönemsel’ olduğuna dair bir işaret olarak değerlendirilebilir: eskiden, Parislilerin daha sevimli ve nâzik insanlar oldukları varsayımında bulunmaktadır. Ve böylece, bu konuyu, yine yukarıda belirtilen, modernizm ve gelişme kavramlarıyla ilişkilendirerek; Fransız halkının, bu gelişmeden, menfî yönde etkilendiği çıkarsaması yapılabilir.

***

Baudelaire, hayatı boyunca yaşadığı mutsuzluk ve hayâlkırıklığı için Fransızları da suçlamaktadır ve “…bunları anlatırken de, dünyaya ve onun düzenine nasıl yabancı kaldığımı belirteceğim. Gerçek küstahlık sanatımı, Fransa için baştan aşağı kullanacağım. Yorgun insanın banyo istemesi gibi, benim de intikama ihtiyacım var.” (BM:192) demektedir.

***

Baudelaire’in Fransız halkına yaklaşımı; özellikle, şairin, Belçika’da yaşamak zorunda kalışından sonra, daha da belirginlik kazanmaktadır. Paris’in işçilerinin, Belçikalı prenslerin yanında daha asil kaldığını belirtir, şair.

“Belçikalılar fazla hasis insanlar; her şey ağır yürüyor; bir sürü boş kafalar; sözün kısası; buradakiler Fransızlardan da budala…” (BM: 202) der Baudelaire, Belçikalılar için ve Belçika’da geçirdiği zaman sonunda, “öteki milletlerin Fransızlardan da hayvan olduklarını söylüyorlar. (bugün ben de onlara hak veriyorum) İş, yine Fransa’ya dönmeye, orada yaşamaya varıyor; ya da öteki dünyaya göçmeye” (BM: 279) demektedir.

2.4 ŞAİRİN ÇELİŞKİLERİ

“…ama işte çok yalnızım, yapayalnızım,

sonsuza dek yalnız olacağım…

Manevî bakımdan ne kendime,

ne de başkalarına güvenebiliyorum.”

(BM: 68)

Buradaki çelişkiden kasıt, Baudelaire’in sürekli değişen ruhsal durumu ve yaşadığı gelgitlerdir. Bu durum da, olaylara bakışına, insan ilişkilerine ve hepsinden önemlisi, tabii ki, şiirine yansımıştır.

Goethe, “Kendi yağı ile kavrulan dâhi yoktur” demiştir. Baudelaire de, hayatı boyunca, insan ilişkilerinde problem yaşamıştır ve bunun yanında, sürekli olarak maddî sıkıntı çekmiştir.

Baudelaire, ailesinin ona sunduğu hayatı, elinin tersiyle itmiştir: doğru, fakat eksik: çünkü, bu noktada, şunu belirtilmekte fayda vardır: Baudelaire için, ‘hukuk eğitimini bırakarak, bohemliği seçmiştir’ denmektedir; ve fakat, bu, mübalağalı bir yaklaşım olur: annesinden sürekli para alan bir bohem düşünülebilir mi?..

Kaldı ki, bohem olarak adlandırılabilecek bir kişide, mülkiyet duygusunun olmaması, esas alınacak olursa, Baudelaire’in‘çok zengin olmak’ istediğini belirttiği mektuplar için ne denecektir?.. Bunları da, onun, mutat çelişkilerinin içine dâhil etmek, bir değerlendirme yolu olabilir elbette.

Dâhi, pratik yaşama tutunamaz. Aristoteles, “Felsefede, politikada, edebiyatta, ya da sanatlarda olağanüstü olan tüm insanlar, melankoliktirler.” demiştir. Baudelaire de, tabiatı ile, böyledir: sürekli ‘canına kıymaktan’ bahsetmektedir ve bir kez de, intihara teşebbüs etmiştir.

***

Bu yüzden, Baudelaire’in Paris’e olan sevgisi de, şairin yaşadıkları, dünyaya bakışı ve ruhsal durumu, göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Meselâ, Baudelaire’in, Paris’i sevmesi ayrı; Paris’te tutunamaması, ayrıdır. Onunki, hayat ile ilgili bir problemdir: her dâhi’ninki gibi. “Anywhere Out Of The World – Dünyanın Dışında Olsun da Neresi Olursa Olsun” (PS: 108) şiirinin başlığında bile, bunun bir örneği görülmektedir. Şiirin devamı, şöyledir:

“Bu yaşam her hastası, yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir. Kimi, soba karşısında çekmek ister acısını; kimi, pencere yanında iyileşeceğine inanır. Bana da hep bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir, ruhumla durmadan tartıştığım bir sorundur bu göç sorunu.”

***

Baudelaire’in Paris’e ve Parislilere öfkesinde, birçok etkenin payı vardır. Ve aslında, bu öfke, sevgi doludur. Baudelaire, annesine yazdığı bir mektupta, “bana sefillerin sefili, deli, her şey de ama, sakın nankör ya da sevgiden yoksun deme…” (BM: 172) der. Elbette, Paris’e olan öfkesinin de, -ve, annesiyle olan çatışmasının da- sevgisizlikten değil; hattâ, aşırı sevmekten kaynaklandığı söylenebilir. Fakat, bu da, tek başına yeterli değildir. Baudelaire, hayatı boyunca maddî sıkıntı çekmiş ve borçlarından dolayı, Paris’te, sürekli ev ve otel değiştirmiş; hattâ, bir dönem, Belçika’da yaşamış; ve eserlerinden de, hiçbir zaman beklediği parayı kazanamamıştır. Bunların hepsinin, şairde yarattığı bir hayâlkırıklığı da, mevcuttur. Baudelaire, bu kırgınlığını şöyle anlatır: “Kötü huylarımı, suçlarımı, alçaklıklarımı, senin kadar ben de biliyorum; haksız yanlarım da çoktur; ama ne dersen de, bana Paris dürüst davranmadı; para bakımından, değer bakımından hakkımı yedi.” (BM: 248)

***

Baudelaire’in şiirinde önemli bir etken de şudur: Baudelaire, henüz 20 yaşındayken, bağımsız yaşamı, ailesini endişelendiriyordu ve ailesi, onu, Paris’ten uzaklaştırmak istedi. Hindistan’a gönderilmek istenen Baudelaire’in hayatında, bu deneyimin etkisi büyük olmuş ve bu, şiirlerine de yansımıştır.

Bu noktada, Ece Ayhan’ın, Nâzım Hikmet için söylediklerini hatırlatmak, faydalı olacaktır: “İyi şairdi. Ama dışarı gitmek zorunda bırakıldıktan sonraki şiirleri iyi değil. Şair dilinin içinde yüzer. Koparırsan onu, olmaz.” (Aynalı Denemeler: 47)

Nitekim, bunu doğrularcasına, bir mektubunda şunu söyler Baudelaire: “bana her şeyi yasaklıyorlar; yeni yeni şeyleri bulmayı, hattâ Fransız diline sahip olmayı bile…” (BM: 78)

***

Gelmiş geçmiş en büyük şairlerden biri olan Charles Baudelaire’in yaşadığı sıkıntı ve içinde yaşadığı dünya ile olan irtibatsızlığı, şiirine ve görüşlerine yansımıştır. Baudelaire, Paris’i büyük bir tutkuyla sevmekte; ve fakat, yeri geldiğinde, acımasızca da eleştirmektedir.

Paris’e ve Parislilere bu derece sitem etmesine rağmen, Baudelaire’in umudu, yine orada ve onlardadır. “İsmimin Paris çevresinde asla değerini yitirmediğine inanıyorum; zaten önemli olanı da bu.” (BM: 236) demektedir Baudelaire.

Ve, Paris Sıkıntısı’nın “Sonuç” şiirinde, Paris’e olan sevgi dolu öfkesini şu şekilde ifade eder, büyük şair:

“Seviyorum seni, rezil başkent!..”

KAYNAKÇA

AYHAN, Ece (2007) –  Aynalı Denemeler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

BAUDELAIRE, Charles (1983) Baudelaire’in Mektupları, Çev. Bedia Kösemihal, Düşün Yayınevi, İstanbul.

BAUDELAIRE, Charles – Kötülük Çiçekleri, Çev. Erdoğan Alkan, Varlık Yayınevi

BAUDELAIRE, Charles (2006) – Paris Sıkıntısı, Çev. Teshin Yücel, İş Bankası Kültür Yayınları

BERMAN, Marshall (1994) – Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, Çev. Ü.Altuğ – B. Peker, İletişim Yayınları, İstanbul.

– Bu yazı, Ayraç Dergisi’nin Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: