Archive | Mayıs, 2011

Kimlikler Panayırında Bir Ucuz Çadır ya da Global Hayvanat Bahçesi’nin Nesebsizler Kafesi: Futbol

31 May

 -Kadir CANGIZBAY-

Spor, Fransızca’dan aldığımız bir kelime; Fransızca’ya da İngilizce’den geçmiş; ancak İngilizce sport’un kökeninde de eski Fransızca’dan İngilizce’ye taşınmış ‘desport’ var: ‘eğlence/eğlenme/eğlendirme’. Kısacası, kök/kaynak/köken itibariyle Türkçe’yle uzaktan/yakından hiçbir ilişkisi yok.

Ancak spor kavramının en kendisine özgü, en karakteristik, ama aynı zamanda da bugün artık, özellikle de futbol söz konusu olduğunda, en fazla unutulmuş, göz ardı edilen yanını en iyi şekilde vurgulayabilmek de Türkçe’ye nasip olmuş: ‘herhangi bir şeyi spor olsun diye ya da spor için yapmak’; yani, yapılan her ne ise, o işi, yapıldığı sürecin gerek öncesine, gerek sonrasını bağlamauacak şekilde ele alarak yapmak; dolayısıyla da yapılan işin sonuçlarını, işin yapılma sürecinin ötesine taşımamak, bu sürecin sonrasını bu süreç içinde yapılmış olanlara endekslememek.

Burada niyetimiz, Türkçe’yi yüceltmek değil; ama şu da bir vakıa ki, sporun tanımı da şöyle: ferdî veya kolektif oyunlar şeklinde yapılan, genellikle yarışmaya yol açan, bazı kesin –net- kurallara göre uygulanan ve anî –anında, doğrudan, dolaysız- bir yarar getirmesi beklenmeyen beden hareketlerinin tümü (Meydan Larousse).

Bu sözler dansı tanımlamak isterken de kullanılabilirdi ama, şu farkla: dansın kendi içinde bir sonucu yoktur; oysa sporda bir sonuç vardır, ancak sporu, bir sonuç getirsin diye gerçekleştirilen bütün diğer faaliyetlerden ayıran şey, burada kale alınan sonucun, söz konusu faaliyetin hemen ardından ya da bir süre sonra ortaya çıkacak bir sonuç değil; sadece faaliyet süresince ortaya çıkacak, dolayısıyla da yine sadece faaliyet süresince kendisine değer atfedilen bir sonuç olmasıdır. Diyelim, spor yapan insanın vücudu gelişir, ama Okumaya devam et

“Herkes kendi fıtratını bir yerde, bir şekilde hissedecektir”

28 May

Semih Kaplanoğlu Röportajı

-Bugüne kadar yaptığınız filmlerden yola çıkarak Semih Kaplanoğlu’nun geçirdiği süreci nasıl okumalıyız?

Üniversiteye sinema eğitimi almak için girdiğimde 1980’li yıllardı. O dönemler anlamıyorduk ama şimdi tarihe baktığımızda yaşananların pek çoğunun darbe için hazırlandığını görüyoruz. Bütün öğrencilik hayatım (1980-84) bu faşizm ortamında geçti. O zamanlar düşüncelerim daha farklı kaynaklardan besleniyordu. Üniversite eğitimi aldığım yıllar, kaybetmiş ve hayal kırıklığına uğramış aydın topluluğunun sessiz kaldığı, sözlerin, düşüncelerin yeniden kurulduğu bir dönemdi. Okuldayken kısa filmler yapıyordum ve bitirir bitirmez uzun metraj çekmenin hayalini kurmaya başladım. Bunu gerçekleştirebilmem için 16 yıl geçti. Bu sürede film yaparak, hikâyeler yazarak, senaryo çalışmalarımla sinemanın içinde yer alarak meslekî anlamda sektöre yakın durmaya çalıştım. Dizi yönetmenliği, metin yazarlığı, kamera asistanlığı yaptım. Birçok işe girip çıktım ama hep film yapma merkezinde hayatımı örgütledim. 16 yıl boyunca insan çok şey biriktiriyor, söyleyeceği sözler, aktaracakları ortaya çıkıyor. İlk film de aslında bütün bu meselelerle dolup taşıyor. Ayıklamayı yapamazsanız zaaflar başlıyor.

-Herkes Kendi Evinde’de neydi anlatmak istediğiniz?

İlk filmimdi ve aidiyet meselesini ele alıyordu. Genç birinin hayatında karar vermesine dönük bir durumu anlatıyordu. Filmde otobiyografik bir öyküden bahsedebilirim. Ailemden biri 1940’ların başında Sovyetler Birliği’ne kaçıyor. 1990’ların başında Sovyetler çözülene kadar orada yaşıyor. O, ailede ölmüş gibi düşünülürdü. 1990’larda ondan mektuplar gelmeye başladı. Elli sene sonra, seksen yaşında dinç bir adam Türkiye’ye döndü. Onu ben karşıladım. Kendi tarihimizi dışarıda yaşamış biriydi ve beni etkiledi. Oradaki cesareti, yaşama tutunması… Savaş yaşamış, zor bir hayatı olmuş; ama sosyalist düşünceye inancını yitirmemiş. İki aya yakın beraber vakit geçirdik. Hayatına dair yaptığı sessiz sorgulamaya tanık olmak tuhaf bir deneyimdi.

-Bu filmde içinize sinmeyen neydi?

Bu filmime karşı biraz acımasızım. Sorun, gerçeklik duygusunu çok fazla içinde barındırmaması. Gerçeği kuşatırken aslında onu yok etmesi. Hem içinde anlatmak istediğim çok şeyi barındırıyor hem de bugünkü sinema düşünceme göre farklılıklar içeriyor. Bir yandan da çok seviyorum; çünkü Okumaya devam et

Foucault, iktidar’ı bu kadar kusursuz tarif edebiliyorsa, iktidar ölmüş demektir..

27 May

-Jean Baudrillard-

İktidar üzerine yazılmış bu çözümleyici vakayinamenin (chronique) kusursuzluğu insanı tedirgin etmektedir. Ancak satır aralarında bulunan bir şeyler, bu gerçek olamayacak kadar güzel ve uyumlu anlatımın tersine, eğer iktidar, cinsellik, beden ve disiplin konularında bu kadar kesin bir şekilde konuşabilmek mümkün olabiliyorsa ve bu iş onların geçirmiş olduğu biçim ve yapı değişikliklerinin (métamophoses) en ince ayrıntılarına kadar sürdürülebiliyorsa; o zaman bir anlamda “tüm bu anlatılanların bundan böyle miadını doldurmuş şeyler oldukları ve Foucault’nun böyle hayranlık uyandırıcı bir manzara sunabilmesini sağlayan şeyinse, bugün artık tersine çevrilmesi kesinlikle olanaksız bir dönemin ilk başlangıç yıllarını (bu belki de üzerinde çalışan son dinazorun Foucault olacağı “klasik çağ”dır) kendine çalışma sahası olarak seçmiş olmasıdır.

Kullandığı terimlerin anlamlarını yitirmeden önce, bu çözümlemenin en hararetli bölümleri aracılığıyla, sunabilecekleri en anlamlı manzarayı sunmuş oldukları söylenebilir.

Apollinaire: “Zaman dediğim zaman, zaman geçmiş oluyor” diyordu. Foucault da iktidarın neye benzediğini bu kadar güzel bir şekilde anlatabiliyorsa, bunun nedeni iktidarın ölmüş olmasıdır. (Üstelik bunun için gerçek, nesnel, çoğulcu bir bakış açısına ait terimlerden yararlanmıştır. Ancak bu arada unutulmaması gereken bir şey varsa o da bu terimleri nesnel bir şekilde sorgulama işini savsaklamış olduğu gerçeğidir –görülemeyecek kadar küçük boyutlara indirgenip, unufak edilerek darmadağın edilmiş, ancak sahip olduğu gerçeklik ilkesi, her nedense, sorgulanmayan bir iktidar.)

Kaynak: Foucault’yu Unutmak

Çeviren: Oğuz ADANIR

“Bin Ladin’in ölü ya da diri kayıplara karışmış olması ona mitsel bir güç veriyor”

24 May

Fransız felsefeci Jean Baudrillard, 11 Eylül saldırısı ve sonrası yaşananları Alman Spiegel dergisine değerlendirdi.

 

11 Eylül olayını bütün sembolik anlamı ile ortadan kaldırma imkanı olmadığını savunan Baudrillard’ın, 14 Ocak 2002 tarihinde yayınlanan mülakatının Türkçeleştirilmiş tam metni şöyle:


SPIEGEL: Sayın Baudrillard, siz 11 Eylül’de New York ve Washington’da gerçekleşen eylemleri “mutlak olay” olarak nitelediniz. ABD’yi, dayanılmaz hegemonyası ile kendisini yıkmak için dayanılmaz bir istek uyandırdığı yolunda suçladınız. Şimdi Taliban egemenliği zavallı bir biçimde çöktü. Bin Ladin artık kovalanan bir kaçak. Sözlerinizi geri alıyor musunuz?

Baudrillard: Ben hiçbir şeyi güzel göstermedim, kimseyi suçlamadım ve hiç bir şeyi meşrulaştırmaya çalışmadım. Elçiye zeval olmaz derler. Ben bir süreci analiz etmeye çalışıyorum: Globalleşme sürecini. Hudut tanımayan yayılmacılığı ile kendi imhasının şartlarını hazırlıyor.

SPIEGEL: Bu sözlerinizle dikkati, aslında tanımlanabilir suçluların ve teröristlerin bu eylemi yaptığı gerçeğinden başka bir yöne çekmiş olmuyor musunuz?


Baudrillard: Elbette somut aktörler var, ama terörizm ruhu ve panik onları aşıp çok daha ötelere geçiyor. Amerikalıların savaşı, yok etmek istedikleri görünür bir nesne üzerinde yoğunlaşıyor. Ama 11 Eylül olayını bütün sembolik anlamı ile o kadar kolay ortadan kaldırma imkanı yok. 11 Eylül’e karşı Afganistan’a atılan bombalar çok kifayetsiz bir eylemlilik.

SPIEGEL: ABD yine de barbarca bir baskı rejimine son verdi ve Afgan halkına barış içinde her şeye yeniden başlama olanağı sağladı. Meslektaşınız Bernard-Henri Lévy de olayı böyle değerlendiriyor.

Baudrillard: Durum bana o kadar açık gibi görünmüyor. Lévy’nin zafer havası bana yabancı. O, sanki dünyadaki kutsal ruhun araçları gibi gördüğü B-52 bombardıman uçaklarına alkış tutuyor sadece.

SPIEGEL: Yani adil savaş yok mu?

Baudrillard: Hayır, çünkü belirsizlikler çok fazla. Savaşlar çoğunlukla adalet güdüsü ile başlatılır, hatta bu hemen her zaman resmi gerekçeyi oluşturur. Ama meşru bile olsalar ve Okumaya devam et

kafka’nın dûnyasındayım (*)

22 May

-Rüşdü Paşa-

“bazan ortaya yayılmış bir dûnya haritasının üzerine seni boydan boya uzanmış olarak tasarlıyorum hayalimde. O vakit bana öyle geliyor ki içinde yaşayacağım bölgeler ya senin vücudunla kapayamadığın ya da senin ulaşamadığın yerlerdir ancak”.

kafka

kadın, bana, kendisini tam otuz yıl sonra neden aradığımı sordu. kadınların sorularının cevaplandırılamaz olduklarına ilişkin teorimi altı yaşımda kurdum. amaç, kadının sorusuna cevap vermek değil, sorudan kurtulmak olmalıdır.

kadın kendi geleceğine doğru gerilmiş sorular sorar, belirsiz bir gelecek sorularıdır onlar, bağlamsız ve gerçekte soru olmayan şeyler. kadın, soru sorarak suç işliyor. tarihinden ve geleceğinden çıkmayan kadın, soru sorar, sormak durumunda. kadın, soru sorarak kendi belirsizliğini yayar. kadın kurgusu, yaymak üzerine olduğundan, olay kendiliğindendir. kadınların acı çektiklerine dair haber var.

kafka: ‘kadınlar suçlu olmadan acı çekerler’.

yürümeye başladım, yapabileceğim başka eylem yok, yürüyorum, yürürken gördüklerim oldu, dışarıda bir dûnya var sanki, yürürken olaylara başka yönden bakmayı denedim, tuhaf oluyor böyle bakınca, içimdeki savaşı unutmaya başlıyorum, varlıklı birilerinin arasında yoksul birisi olarak hissediyorum kendimi, kimse benden yana değil, bana karşı da olmadıklarını yeni öğrendim, olabilir, yürürken yüzünü bütün ayrıntıları ile gözümün önüne getiremediğim birkaç kadın oldu, gördüklerimi ilişkilendirdiğim vakalar da, yağmurlar yağdı, yalnızca yağmurlar yağarken yaşadığımı hissettim, yağmurların dinmesinin geçici olduğunu düşündüm, hep yağmurlar yağmalıydı, yağmurlar yağarken Okumaya devam et

hayatta kalmalı

22 May

-Cenk ÖZKÖMÜR-

“sen benim hiçbir şeyimsin

yazdıklarımdan çok daha az”

attilâ ilhan

yıllar sonra, ondan gelen ilk haber gösteriyor: değişiklik yok. pek yok. ilk sözlerin aldığı biçime, devraldığı göreve güvenmeli: yapacak başka bir şey yok.

izlenim şu: o da, benim gibi, çok yalnız.

dünyanın öteki ucu falan yok. bir uç yok, mekân ve zamanda.

iki zamanlı yaşamalı. en az iki. ortak bir zaman’da yaşamalı. bir zaman kurmalı: iki kişilik var olma. en az iki. borges öykülerindeki zamansızlık. borges’in bizi mekân ve zamanın dışına çıkartması. çıkmalı: yok sayarak değil. karşısında değil, dışında durarak. karşısında durmak: mutlak yenilgi. ece ayhan, söyledi, sivillik için: “devletin karşısında değil; dışında bulunmak” bir nevi, bu.

şimdiki zaman’dayım: öncesi ve sonrası ile; bulunduğum mekâna, başka yerleri, bildiğim bilmediğim her yeri, hesaba katarak bakıyorum, bakmalıyım. bunu yapabilmek, büyük bir tekâmül ve huzur sağlıyor. bu bir zaruret. hayatta kalmalı. hayat güzel. kimse, bir yere kaçmıyor; aynı zaman’ı hissederken, kimse bir şey kaybetmiyor, kimse kimseden uzaklaşamıyor, kaçamıyor. şimdiki zaman’da elini çabuk tutamazsın. olmaz.

*

yaparken mutlu olduğun birçok şey için, ileride pişman olursun. pişmanlık-mutluluk kavgası değil problem; mutluluk algısı.

adorno: “hakikat için geçerli olan Okumaya devam et

“Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler!”

21 May

Ece Ayhan ile Müslüm Batuk şiir üzerine konuştular.

 

-Sayın Ece Ayhan, istiyorum ki bu konuşma bir röportajdan çok bir sohbet gibi olsun. Siz, ben ve okuyucular arasında. “Görmemek ve şiir”, “duymamak ve şiir”, “konuşmamak ve şi­ir”… Bu kavramlar bir arada size ne çağrıştırıyor, neyi ifade ediyor?

 

-Bakın aklıma ne geldi. Uzun zaman önce, ben Sultantepe’de otururken Üsküdar’da gözleri görmeyen bir adam vardı. Bu adam potin bağı satardı. Ve her akşam işi bitirdiğinde, o za­manların meşhur Hale sinemasına gidermiş. Bir gün bu adama sormuşlar: “Be adam sen görmüyorsun, neden her akşam sine­maya geliyorsun?” O da “Ben içimden seyrediyorum” diye ya­nıtlamış.

Yine uzun yıllar önceydi. Üsküdar-Eminönü vapurunun yazlık bölümünde seyahat ediyordum. Birçok satıcı gelip gidiyordu. İçlerinden birisi ise elindeki bir yazıyı yolculara göstere­rek amacını gerçekleştirmek istiyordu ama nafile. Yolcuların hiçbirinin ilgisini çekemiyordu. O sırada başka bir satıcı ona doğru eğildi ve şöyle dedi: “Boşuna uğraşma, konuşmayana kimse para vermez.”

Bunları niye anlattım? Sağır ve dilsizlerin dünyası görme­yenlerin dünyasından daha karanlıktır. “Körler ses çıkarır çün­kü ve sesi işitirler. Ses çıkarmak görmekten önemli. Bilimsel olarak söylemiyorum ama insan ses ve öfkeden ibarettir.

 

-Görmeyenler sağır ve dilsizlerden daha mı yakındır şiire? Hatta kimi görenlerden de?

 

-Görmeyenlerin bu dünyayı bilmelerini isterdim. Ama görmeyenlerde başka melekeler, algılar daha güçlü gelişiyor. Görmeyenler şiire yakındır.

İngiliz eleştirmen Caudwell’in düşüncesine göre, insan ha­yatta görmediği şeyi düşünde de göremez. Deforme olsa bile düşteki, gerçeğin yansısıdır. Ama şiir sestir, ritmdir, akıştır gö­rüntüden çok. Kafiye ses demektir. Eğitimi olmayan da ritmi yakalayabilir. İlahiler, sesler, ritmler gelir ve görmeyenin bey­nine yerleşir. Harfler, kelimeler yerini alır. Görüntü ise fazladır şiirde.

-Yeni hükümetle birlikte Kültür Bakanlığı işlevini görür hale ge­lecek mi? Popbeskçiler, onların temsilcileri, çeşitli sinema dernekleri “sanat” adına Kültür Bakanlığı’na üşüştüler bile.

-Kültür Bakanlığı’nın yapabileceği hiçbir şey yok. Ben “sosyal demokrat” tabiri yerine, “sosyal bürokrat” diyorum. Kül­tür Bakanlığı kültür hayatına devlet adına katılır. Devlet ise vergi demektir. Bakın Çerkes Ethem’in dışlanmış oluşunun asıl nedeni düzenli orduya katılmayışından çok vergi toplamasıdır. Vergi toplamak Okumaya devam et