Denize övgü

11 May

-Alvaro de Campos-

rıhtımda kimsesiz, yapayalnız, bu yaz sabahı
bakıyorum kumsalın kıyısından, bakıyorum belirsizliğe,
bakıyorum ve küçük, siyah parlak bir vapurun
yaklaştığını görmekten mutluluk duyuyorum.
uzakta, öyle açık seçik ve bildik ki kendince
ardında kendi dumanından bir bayrak bırakıyor havaya.
limana giriyor ve sabahı da birlikte getiriyor ve nehirde
denizcilere özgü bir canlanma başlıyor,
yelkenler açılıyor, çatanalar yaklaşıyor,
rıhtıma bağlı gemilerin gerisinde motorlar gidip geliyor
hafif bir rüzgar çıkıyor.
ama ruhumun gördüklerimle,
limana giren vapurla ilgisi yok.
çünkü o uzaklıkla, sabahla,
bu an’ın denizle kaynaşan özüyle,
içimde bir bulantı gibi kabaran tatlı hüzünle,
düşsel bir deniz tutmasının başlamasıyla birlikte.

ruhumun olanca özgürlüğüyle bakıyorum uzaktaki o vapura
ve yavaşça bir dümen dönmeye başlıyor içimde.
sabahları gözümün önünde kumsala doğru
yaklaşan gemiler varışların ve kalkışların
acı ve tatlı gizini birlikte getiriyor lar.
uzak rıhtımların ve başka zamanların, başka limanlardaki
benzer insanların anılarını getiriyorlar.
gemilerin bu gelişleri, bütün bu demir alışlar
ve bunu kendi kanımın akışında hissediyorum
bilinçdışı simgeler, korkunç doğaötesi imalar
bir zamanlar ben olan o insanı diriltmeye çalışıyorlar bende…
ah, bütün rıhtım taştan bir özlem kesiliyor
ve gemi rıhtımdan ayrılıp
gemiyle rıhtım arasında bir boşluk olduğu
birden ortaya çıkınca,
bilmem neden, yeni bir ürperti beliriyor içimde.
doğan günün çarptığı ilk cam gibi
kaygılarımın güneşinde ışıyan
karanlık duygularla yoğun bir sis,
ve bir başkasının anlaşılmaz bir biçimde
benim olan anıları içinde buluyorum kendimi.

ah, kim bilir, kim
bir zamanlar, daha ben ben olmadan önce, benim de
böyle bir limandan yola çıkıp çıkmadığımı, gün doğarken
güneşin eğik ışınları altında bir gemiyle
bir başka limandan ayrılıp ayrılmadığımı?
kim bilebilir, şimdi gördüğüm gibi
benim için vaktinden önce aydınlanmış,
tıpkı böyle, zaman’ın ve uzam’ın ötesinde,
yarı uyuyan koca bir kentin,
mantar gibi büyüyen felçli bir ticaret limanının
üç beş kişi toplanmış rıhtımını geride bırakıp bırakmadığımı?

evet, bir rıhtım, somutlaşmış bir rıhtım
gerçek, rıhtım gibi görünen, gerçekten bir rıhtım,
bilmeden örnek aldığımız o saltık rıhtım,
farkında olmadan düşleyip
gerçek bir su kıyısında gerçek taştan yaptığımız
kendi rıhtımlarımız
ve yapıldıktan sonra hemen
gerçek şeyler, ruhtan şeyler, taştan ve ruhtan varlıklar
diye anılırlar kökten duygularımızın belli anılarında,
dış dünyada sanki bir kapı açılır da,
hiç br şey değişmeden
her şeyin bambaşka olduğu zaman.

ah, ulusgemilerle ayrıldığımız o büyük rıhtım!
o büyük ilk rıhtım, ölümsüz ve kutsal’
hangi limandan? hangi sularda? ve neden bunları düşünüyorum ben?
öbür rıhtımlar gibi, ama bir ve tek o büyük rıhtım.
onlar gibi şafağın sessizliğinin sabahları,
vinçlerin gıcırtısı, yük trenlernin
fabrika bacalarından tüten
ve karanlık suların üzerinden geçen bir bulut gölgesi gibi
parlayan kömür tozlarının kararttığı tabanı gizleyen
kara bulut altında varışlarıyla patlayan.
ah, sessizlik ve kaygıların renklendirdiği saatlerde
nasıl bir giz ve anlamın özü gerili durur
kutsal açıklanışını bulan esrikliğinde
herhangi bir rıhtımdan o rıhtıma köprü kurmayan!

uyuyan sularda kara kara yansıyan rıhtım,
gemilerdeki koşuşma,
ah, gemiye binen yolcuların huzursuz ruhları,
gelip geçen ve onlarla hiçbir şeyin sürmediği simgesel kalabalık,
çünkü gemi limana girdiğinde,
gemide her zaman değişen bir şey vardır.

ey sürekli kaçışlar, ayrılışlar ve esriklği değişikliğin!
denizcilerin ve seferlerin ölümsüz ruhu!
sularda yavaşça yansıyan tekneler
gemi limandan ayrılırken!
hayatın ruhu gibi yüzmek, ses gibi ayrılmak,
o anı titreyerek yaşamak üzerinde ölümsüz suların
daha dolaysız günlere uyanmak avrupa’daki günlerden,
gizemli limanlar görmek denizlerin yalnızlığında,
uzak burunları dönüp birden sınırsız manzaralardan
sayısız şaşkın tepelere ulaşmak…

ah, o uzak kıyılar, uzaktan görünen rıhtımlar,
sonra yaklaşan kıyılar, yakından görünen rıhtımlar.
her ayrılışın ve her varışın gizi,
denizcinin yaşadığı her saatte biraz daha çok duyduğu
o hüzünlü kararsızlığı ve anlaşılmazlığı
bu olanaksız evrenin!
uzak adaların nice engin denizlerinden geçerken
geride bıraktığımız o uzak adaların kıyılarında,
gemi yaklaştıkça evleri ve insanları büyüyüp
belirginleşen o limanlarda
boğazımıza takılan o saçma hıçkırık.

ah, o sabah serinlği limana varıldığında
ve o sabah solgunluğu yola çıkarken
barsaklarımızı buran
ve korkuya benzer belirsiz bir duygu
uzaklaşmanın ve ayrılmanın atadan kalma korkusu,
yeni bir şeylerle karşılaşmanın o atadan kalma anlaşılmaz korkusu

hani tüylerimizi ürpertir ve bize acı çektirir
ve bütün tedirgin gövdemiz
ruhumuzmuş gibi,
bütün bunları, başka bir şeymiş gibi, hissetmek için anlaşılmaz bir istek duyar:
herhangi bir şeye bir özlem
şaşkın bir yakınlık, kim bilr hangi belirsiz yurda?
hangi kıyıya? hangi gemiye? hangi rıhtıma?
o kadar ki, bu düşünce midemizi bulandırır
ve yalnız büyük bir boşluk bırakır içimizde,
denizde geçen zamanın boş doygunluğu,
bıkkınlık ya da acı gibi belirsiz bir tedirginlik
insan bir bilebilse bunun ne olduğunu…

gene de biraz serin bu yaz sabahı.
gecenin uyuşukluğu hala sürüyor çıkan meltemde.
yavaş yavaş hızlanıyor içimdeki volan.
ve gemi, ben uzaktan yaklaştığını gördüğüm için değil,
girmesi gerektiği içn giriyor limana.

imgelemimde şimdiden yakın ve görünebiliyor
boydan boya, lombarlarının bütün çizgileriyle.
ve her yanım titremeye başlıyor, bütün gövdem ve derim,
hiçbir gemiden çıkmayan ve içimdeki bir sesin
bugün rıhtımda kendisini beklememi söylediği o yaratık yüzünden.
kıyıya yaklaşan gemiler,
limandan ayrılan gemiler,
uzaktan geçen gemiler,
(sanki kimsesiz bir kıyıdan seyrediyorum onları)
bütün bu nerdeyse soyut gemiler seyir halindeyken,
gidip gelen gemiler değil de,
başka şeylermiş gibi duygulandırıyor beni.
ve bu gemiler, yakından baktığınızda, o yüksek demir duvarlar,
içerden, kamaralara, salonlara, özel odalara bakarken,
uçları göğe doğru yükselen direkleri seyredip
halatların arasında sıçrarken, daracık merdivenlerden inerken
denizle karışık o yağlı madeni kokuyu solumak
yakından baktığınızda, hem başka, hem de aynıdır gemiler,
aynı özlemi, aynı susuzluğu duyururlar size, ama başka bir biçimde.

bütün bu denizcilik hayatı, denizcilikle lgili her şey!
kanıma girer denizin bütün bu ince ayartıcılığı
ve düşünü kurarım o anlatılmaz yolculukların.
ah o uzak kıyılar ufukta alçalan!
ah o burunlar, adalar, o kumsal kıyılar!
denize özgü o yalnızlıklar, hani bazen pasifik’e nasılsa okuldan kalma bir bilgiyle
bunun en büyük okyanus olduğu düşüncesi sinirlerimizi bozar.

ve dünya da, her şeyin tadı da kupkuru bir çöle döner içimizde!
atlas okyanusu’nun daha insanca, daha yumuşak uzanışı!
denizlerin en gizemlisi,hind okyanusu`!
ey tatlı akdeniz, kıyı bahçelerindeki beyaz heykellerin
geniş caddelerine vuran dalgaları seyrettiği gizemsiz, bildik deniz!
bütün denizler, boğazlar, koylar, körfezler,
bağrıma basmak isterdim hepinizi, kollarıma almak ve ölmek!

ve siz, denizle ilgili her şey, düşlerimin eski oyuncakları!
bir düzen verin iç hayatıma benden habersiz!
omurgalar, serenler ve yelkenler, dümenler ve halatlar,
bacalar, pervaneler, flamalar ve gabya yelkenleri,
dümen yelkesi ipleri, lombar ağızları, supaplar, yağ karterleri,
yığın yığın, dağ gibi dökülüyor içimden, kapağı açılan
bir dolabın içindeki nasıl dağılırsa yere!
azgın arsızlığımın yağması olun siz,
imgelem ağacımın meyveleri olun,
şarkılarımın konusu, aklımın damarlarının kanı.
sizin güzelliğinizin bağlarıyla bağlanayım dışımdaki dünyaya
metforlar, imgeler, edebiyatla donatın beni
çünkü, gerçekte, tam anlamıyla
omurgası rüzgarda bir gemi benim duyarlığım,
imgelemim yarı batık bir demir,
tedirginliğim kırık bir kürek
ve kıyıda kuruyan bir ağ sinirlerimin dokusu!

rastgele br siren sesi duyuluyor nehirden, tek bir siren,
birden temelinden sarsılıyor ruhum
ve giderek hızlanıyor içimdeki volan.

ah, gemiler, yolculuklar bilinmeyen ülkesine,
falanca gemicinin, o eski dostun!
az şey mi burada bizimle dolaşmış birinin
pasifikte bir adanın açıklarında boğularak öldüğünü bilmek!
onunla dostluk eden bizler, haklı bir gururla
ve belirsiz bir inançla, anlatacağız herkese
daha derin bir anlamı olduğunu bütün bunların
bulunduğu geminin kaybolmasından
ve ciğerleri su aldığı için boğulmasından!

ah vapurlar, şilepler ve yelkenli gemiler!
yazık ki sayıları denizlerde giderek azalan yelkenliler!
ben ki, çağdaş uygarlığa tutkunum ve bütün ruhumla bağlıyım makinalara,
ben mühendis, ben uygar ben ki yabancı ülkelerde okudum,
yelkenli ve ahşap gemilerden başka gemi görmek istemiyorum bir daha
ve tanımak istemiyorum eski denzcilerin hayatından başka bir hayat!
çünkü salt uzaklıktır eski denizler
güncelliğin yükünden kurtulmuş salt uzaklık!
ve ah, nasıl o daha güzel hayatı hatırlatıyor bana burada her şey,
daha yavaş yol alındığı için daha engin olan bu denizler.
daha az bilgimiz olduğu için daha da gizemliler.

uzaktaki her vapur bir yelkenlidir yakından
şimdi uzakta görünen her gemi, yakından görünen bir gemidir geçmişte.
ufuktaki geminin tüm görünmeyen denizcileri
görünen denizcileridir geçmişteki yelkenlilerin
geçmişte yavaş giden yelkenlilerin tehlikeli yolculuklarının,
yelkenli ve ahşap gemilerin aylarca süren

Fernando Pessoa

Çev:Adnan Özer-Rüstem Arslan

(Teşekkürler Nalan Dirik)

Bir Yanıt to “Denize övgü”

  1. cemertem 07/09/2011 8:11 pm #

    enfes ötesi. inanılmaz…
    var ol pessoa!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: