Arşiv | Haziran, 2011

Türkiye’nin “Yerlisi” Olmak

30 Haz

 -Ulus Baker-

Cemil Meriç, “Türkiye aydınının” dünyayı, yani Avrupa fikriyatını Marksistlerden öğrendiğini söylediğinden beri “muhafazakâr” fikriyat artık “yerlilik” düşüncesini temel hedef olarak almalıydı. Ama bu türden her düşünce, geçmişiyle ortak olmak, onunla birlikte oturmak isteğine dayanır. Bizim muhafazakârlarımızda böyle bir istek yok.

Bu tür muhafazakârlığı harekete geçiren duygular ve tutkular geçmişin değerlerinin korunmasına, ayakta tutulmasına yönelik olmaktan çok, geleceğe yöneliktir. Muhafazakar, özellikle modern çağın insanıdır; eski, “geleneksel” denen toplumlarda “muhafazakâr” yoktur. Bunun nedeni ise çok kolay anlatılabilir: gelenek, eğer gerçekten gelenekse, zaten kendini koruyacak güce sahiptir ve insanların onu korumak, muhafaza etmek için beyinlerini zorlamaya çok ender durumlarda ihtiyaçları olur. Muhafazakârlık, ancak gelenek ortadan kalkarak tarihsel bir hayal perdesinin arkasında kaldığı andan itibaren mümkün olan duygusal bir yaşantıdır.

Muhafazakâr, geçmişe yönelik değildir, geleceğe yöneliktir: yani çocuklarım, toplumum, gelecek de benim yaşadığım gibi, benim arzuladığım gibi yaşasınlar ister.

Bugüne kadar, geçmişin değerlerini korumak, ataların mirasını savunmak çok kolay ırkçılığa ve faşizme yol açan tutkulara dönüştüyse, bunun nedeni, bir muhafazakârın kafasındaki geleneğin büyük bir kısmının devlet, aile, vatan, ülke, millet, halk gibi göreli terkiplerden oluşmasıdır. “Yerlilik” fikri de bu terkiplerden pek bağışık değildir.

Fikir ithali

Tanzimat’tan beridir, “fikir ithali”nden başka bir şey yapılmadığı halde, hala bir yerlilik varsayımı, hiç değilse bir “miras” olarak dile getirilip duruyor. İthal fikir denilen şeylerin Okumaya devam et

Reklamlar

geçmiş sonradan gelir

29 Haz

 -Rüşdü Paşa-

“eğer konuşmak ve susmak,

aynı ölçüde insanın gücü dahilinde olsaydı,

insani şeyler, çok daha bol meyveli ve mutlu olurdu”.

spinoza

perşembe hava nasıl olacak, sorusunu sordu kadın karşısındaki kadına. soru korkunç  ve kadın iyimser.  perşembe’nin ne ve nasıl bir anlamı olabilr ki? ya da bugünkü salının. perşembe’nin bir anlamı var varsayımı altında, olabilir belki de vardır, perşembe günkü havanın ne gibi bir önemi olabilir. kadın’ın gözleri büyük ve gözleri büyük gibi bakıyor karşısındakine. ben karşısındakinin arkasındayım. kendimi sana teslim ediyorum, dedi, büyük gözlü kadın. bu cümle çok daha korkunç. teslimiyet, nesneleşmek teklifi karşısında istenen şey ne olabilir, karşısında oturan, anası.  görüş alanımda ayakları var, yarısı ayakkabının dışında,  saltistanbul’da sergilenebilir bir nesne.

insanlar dûnyanın battığını göremiyorlar, görüyorlar gördüklerine inanmıyorlar, inanıyorlar batmamış gibi yapıyorlar. gerçek dışı bir durum ve the duruma bir türlü uyum sağlayamıyorum. perşembe’nin havalarını merak edebilen bir kadın var gezegende ve hâlâ sesini duyuyorum, anası ile konuşuyor, aç diyor, iki günlük açlıktan bahsediyor, gerçek hayattan söz ediyor sandım, yarışmadan söz ediyormuş, kadınlar atlara benziyor, onların gördükleri ile benim gördüklerim aynı gibi geliyor, gemi bıraktığımda yanıldığımı anlıyorum, film kopuyor, gerçeklik çölüne hoş geldiniz.

kadın, hürriyet ile oyalanıyor. hürriyet, oyalayıcı ve kadınsı. kadın belirsizlik yayarak oyalıyor, zaman kaybettirme makinası ve coca cola. birgün ortaya çıkıyor kadın, ikinci ve son kez. tıpkı tarihsel olayın yeniden ortaya çıkışı gibi.

altın fiyatlarını konuşuyor, fiyatın zaman boyutunu yok sayarak ve fiyat ile değer kavramlarını birbirlerine karıştırarak. anası ile bir türlü anlaşamıyor, kelime bilmeyenler ihtilafı. kelime bilmeyenlerin Okumaya devam et

Sessizlik..

26 Haz

 -Cenk ÖZKÖMÜR-

“geçmişini gözlüyorum bulduğunuz gömülerin.

arkasından ne gelecek biliyorum.

bilgeliğim kaos kadar hor görülüyor.

ama sizi bekleyen uyuşukluk yanında nedir benim hiçliğim?”

arthur rimbaud

‘bana bir bira’ diyerek, girdi içeri: ‘ellilik’.. tümdikkatim dağıldı, dağıldım.

adam, gereksiz: buraya, dünya’ya.. gereksiz olduğundan, bağırıyor: esâsen, var olmadığından bağırıyor. her şeyin farkında. bunu, en derin’inde hissediyor, o yüzden bağırıyor.

ben, susuyorum. suskunluk, an’a dair değil: genel bir susuş var. ben, sessizim: yıllar oluyor.

sessiz yıllar geçiriyorum.

yalnızım.

*

aradı geçenlerde, bir gece için sözleştik, buluştuk: arayan, o’ydu: bana bir haber vermeye geldi: bildiğim bir haber: iyi bir haber.

onun için, iyi: onun için iyiyse, benim için de, iyi olmalı, olur: buna iknâ olurum; yıllar önce buna, zaten iknâ oldum..

*

gece, buluştuk. yağmur da var.. hava öyle puslu ki, iyi bir şey düşünemem.

gözlerinde umut var, parlıyor. saçlarını, Okumaya devam et

Görüyorum, o halde düşünüyorum..*

24 Haz

 -Emre DEMİR-

“Aydınlıkta başkalarının uydurduklarını okur,

karanlıkta kendi hikâyelerimizi uydururuz.”

Alberto Manguel

Rüyalarımızın, yaşadıklarımızdan daha anlamlı olduğu muhakkak. Rüyada bir seçki var. Yaşamda ise, dizgi. Yaşam, kurgusal değil. Akıyor. Evet, bir şeylere göre akıyor ama akışın dolaylı olması, kurgusal olması anlamına gelmiyor.

Şu’nu teşhis etmek gerekir: Rüya, yaşanacak olanın habercisi değil; yaşanmış olanın çağrışımı.

Bazen, bir cümle buluyorum. Üzerine karalama yıkabileceğim bir cümle. Başlıyorum yazmaya. Olmuyor. Olmuyor sandığım şey, kendi tıkanıklığım olmalı. Olur. Olmaması için neden yok. Bu sonsuz kelimeler, düşünceler, kavramlar evreninde, her cümle, her yere gidebilir. Tek bir cümleden, koca bir roman çıkar. Olay örgüsü, karakterler, mekânlar, önemsiz ayrıntılar. İlk cümleyi bulacaksın. O tek cümleyi. Her kütüphane tek bir kitaba, her kitap tek bir cümleye indirgenebilir.

Her yaşam da, tek bir rüyaya indirgenebilir. Yazmak, uyanıkken rüya görmeye çalışmak oluyor.

*

Albert Camus, çözülememiş tek felsefi sorunun intihar olduğu iddiasında bulundu. İntiharın anlaşılmayacak bir yanı yok. Yaşamayı ısrarla sürdürmek, daha ciddi bir felsefi sorun olarak görünüyor. Çözülememiş tek felsefi sorun diye bir şey varsa, bu, rüya’dır. Freud rüya’yı açıklamadı, rüya’dan faydalandı. Rüya’nın tek işlevi, bilinçaltı canlandırmalar sahnesi olmak değil.

Manguel şunu not etti: “Karanlık, konuşmayı kışkırtır. Aydınlık, sessizliktir.”

Şunu da ekledi: “Aydınlıkta okuruz. Karanlıkta konuşuruz.”

Karanlığın kışkırtıcı etkisiyle rüya oluşuyor. Rüya, konuşmaktır. Uyanık olmak, sessizliktir. Konuşmak, görmek demek değildir. Blanchot: Parler c’est pas voir.

Semih Kaplanoğlu’nun Bal filmi, Yusuf’un derin bir uykuya dalmasıyla bitiyor. S. Kaplanoğlu, Ece Ayhan’ın şiirlerini ve Ulus Baker’in yazdıklarını okudu. S. Kaplanoğlu, bilir.

Rüyanın, çözülememiş tek felsefi mesele oluşu şundan; Okumaya devam et

Akşam bütün dişlerimi söktüm, kendi elimle..

23 Haz


-Dücane CÜNDİOĞLU-

Ahmed Hamdi Tanpınar: Doğdu. İçti. Öldü. Sigara içti. İçki içti. Aşk şarabın içti.

Doğum tarihi: 21 Haziran 1901.

Vefat tarihi: 24 Ocak 1962.

“Yedin beni Türkiye!” diye diye çığlıklar atarak ölüme yürüdü. Yürürken kendisi kendisini yedi. Beynini yedi. Gönlünü yedi. Organlarını yedi. Kendini yedi. Yaşamına kasteden gerçekte yine kendi oldu. Her büyük sanatçı gibi. Ölürken yarattı. Ölürken, yani ölümüne.

– “Yazık ki ihtiyarım artık!”

Tanpınar, yaşlılığını sık sık eser veremeyişinin sebepleri arasında sayar. Bir defasında (26 Aralık 1960) şöyle inler:

– “Evvelisi akşam bütün dişlerimi söktüm, kendi elimle.”

Ömrünün bütün dişlerini. Ve tabii ki kendi eliyle. Her büyük sanatçı gibi.

1938 yılında ciğerlerinden rahatsızlanır ve senatoryuma yatar. Yani daha kırkına gelmeden hastalanmıştır. 37 yaşında. Ciğerlerinden.

25 Ağustos 1953’te şöyle der: “Hayatımda aşk yok. Beni yalnız o diriltebilir.”

Ve ardından da şöyle der: Okumaya devam et

Tanpınar’ın Ankara’sı..

23 Haz


-Ahmet Hamdi TANPINAR-

Belki Millî Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silâhşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dâsitanî ve muharip göründü.

Şurası var ki şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan şey, iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle tabiî bir istihkâm manzarasıdır. Bu his şehrin etrafında ve ona hâkim tepelerinden bakarken pek küçük farklarla ancak değişir. Çankaya sırtları, Çiftlik, Baraj yollan, Etlik, Keçiören bağları velhasıl nereden bakarsanız bakınız, cam gibi keskin bir ışık altında bu kaleyi, bütün arazi terkiplerini kendisinde topladığı ufka hep aynı sükûnetle hâkim görürsünüz. Bazen geniş sağrısını rüzgâra vermiş bir harp gemisi gibi, zaman ve hâdiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer, bazen bir iç kale, bütün ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur, bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkânsız yükselir.

Şehrin tarihi bu çehreyi yalanlamaz. O bütün Orta Anadolu’ya bir iç kale vazifesini görmüş eteklerinde daima tarihin büyük düğümleri çözülüp bağlanmıştır. Etilerin, Frigyalıların, Lidyalıların, Roma ve Bizans’ın, Selçuk ve Osmanlı Türklerinin zamanlarında bu, hep böyle olmuştur. Roma kartalı şarka doğru uçuşu için bu kaleyi seçmiş, Bizans-Arap mücadelesinin en kanlı safhalarıburada geçmiştir. Selçuk zamanında Bizans’ın Anadolu içinde son savleti 1197 yılında burada kırılmıştır. Kılıç Arslan’ın ve Melik Danişmend’in müşterek zaferi olan bu muharebeden sonra Bizans kartalı bir daha Anadolu’da uçamaz. Yıldırım, Timurlenk’le, yani talihinin zehirden acı yüzü ile yine Ankara’da karşılaşır.

Kısacası Anadolu kıt’asının kaderinde az çok değişiklik yapan vak’aların çoğu onun etrafında gelişir. Bu hâdiselerin en mühimi şüphesiz en sonuncusu olan İstiklâl Savaşı’dır. Bu muharebe sadece Türk milletinin kendi hayat haklarını yeni baştan kazanmış olduğu harp değildir. Hakikatte 26 Ağustos sabahı Dumlupınar’da gürleyen toplar, iktisadî ve siyasî esaret altında yaşayan bütün şark milletleri için yeni bir devrin başladığını ilân ediyordu. Onun içindir ki bundan böyle her zincir kırılışının başında Ankara’nın adı geçecek ve her hürriyet mücadelesi, Sakarya’da, İnönü’nde, Afyon’da, Kütahya ve Bursa yollarında ölenlerin ruhuna kendiliğinde ithaf edilmiş bir dua olacaktır.

Atatürk’ün hemen herkesin gördüğü, mektep kitaplarına kadar geçmiş bir fotoğrafı vardır. Anafartalar ve Dumlupınar’ın kahramanı, son muharebenin sabahında tek başına, ağzında sigarası, bir tepeye doğru ağır ağır ve düşünceli çıkar. İşte Ankara Kalesi muhayyilemde daima ömrünün en güneşli saatine böyle yavaş yavaş çıkan büyük adamla birleşmiştir. Bu şaşırtıcı terkip nasıl oldu? Eğer böyle bir şey lazımsa vatanın her tepesinde aynı şekilde tahayyül ve tasavvur etmem icabeden bir insanla bu kale bende nasıl birleştiler? Bunu hiçbir zaman izah edemem. Bu cins yaklaştırmalar insan muhayyilesinin en sırlı tarafıdır. Bildiğim bir şey varsa bir gün, bu fotoğrafa bakarken Ankara Kalesi kendiliğinden gözlerimin önüne geldi ve ben bir daha bu iki hayali birbirinden ayıramadım.

1928 sonbaharında Ankara’ya ilk geldiğim günlerde Ankara Kalesi benim için âdeta bir fikr-i sabit olmuştu. Günün birçok saatlerinde dar sokaklarında başıboş dolaşır, eski Anadolu evlerini seyrederdim. Bu evlerde yaşadığımdan çok başka bir hayat tahayyül ederdim. Onun içindir ki Yakup Kadri’nin Ankara’sının Okumaya devam et

Ali Şeriati: “Paranın olduğu yerde din ve özgürlük yalandır”

22 Haz

 -Ali Şeriati-

Paranın olduğu yerde hem din yalandır, hem de özgürlük. Zira aslında insan yalandır. Üçüncü hareket olarak adaletçilik, kapitalizmle mücadelede öyle bir zirveye yükseldi ki özgürlük ve insanın manevî değerini reddetme örtüsü altında kendi doruk noktasına ulaştı.

Makine ve sömürü de onu semirt­ti. Adaletçilik dalgası, sınıfsal devrimleri ve sınıfları yok etme savaşında insan fıtratının bir parçasıdır. Bütün büyük dinlerin davetinin bir parçasıdır. İnsanın ahlâkî değerinin aslının bir parçasıdır. Fakat dünya ölçeğinde bir yöneliş içinde, büyük bir devrimci faktör olarak aydınların ortaya çıktıkları şu anda, bu­nun neticesi ne olmuştur?

En büyük facia şudur: İnsan, yüce ve anlamlı bir dünya görüşü­nün, tekâmül bulmuş ve değer dolu bir varlığın faktörü olan, insana anlam veren tapma, aşk ve irfana dayanmada zühde yönelmenin esiri oldu.

Özgürlük isteyip aramada, kapitalizmin esiri oldu.

Adalete âşık olmada, Marksist bir sistemin tutsağı ol­du.

Marksist sistemde ise ilk reddedilen ve yok edilen şey, insa­nın özgürlüğü ve insanın varlık değeridir. Bu düzen insanlardan bir takım bilyeler ve boncuklar yapar ki bu makine beşerî top­lum; devlet, lider, ekonomi ve maddeyi öne çıkarmak suretiyle, beşeri varlığı maddî bir olay olarak açıklamakla ve ekonomi te­melli bir yaslanma neticesinde yok oluyor; inkâr, red ve terk ediliyor. Yani komünizm, ekonomizme ve ekonomi bağından başka bütün insanî içeriğini burjuvaziden almış olan; acımasız devletçi bir diktatörlüğe müptelâ olan; Proudhon’un deyimiyle, bir polis dinine, polisçilik dinine tutsak olan bugünkü komü­nist insana dönüştü. Hatta bir devlet komisyonu, düşünceyi, felsefeyi, Okumaya devam et