Arşiv | Temmuz, 2011

HIZLANAN TARİHTE AŞK

31 Tem

-Milan Kundera-

Philip Roth: The Proffesor of Desire

(“Arzu Profesörü”)

Karenina ne zamandan beri Anna’yla sevişmiyordu? Ya Vronski? Anna’yı tatmin edebilmiş miydi? Peki Anna? Frijit değil miydi? Karanlıkta mı sevişiyorlardı, aydınlıkta mı; yatakta mı, halının üzerinde mi; üç dakikada mı, üç saatte mi; romantik sözlerle mi, müstehcen sözlerle mi, yoksa sessizce mi? Hiçbir şey bilmiyoruz. O zamanın romanlarında ask, ilk karşılaşmadan cinsel birleşmenin eşiğine kadar uzanan uçsuz bucaksız araziyi kaplar ve bu eşik, aşılması imkânsız bir sınırı temsil ederdi.

XX. yüzyıl romanında cinsellik adım adım ve bütün boyutlarıyla keşfedildi. Amerika’da, baş döndürücü bir süratle gerçekleşecek olan ahlaki değer değişimini haber veriyor ve ona eşlik ediyordu: Ellili yıllarda hâlâ amansız bir ahlakçılık hüküm sürerken, on yıl gibi kısa bir sürede her şey değişti; ilk flörtleşmeyle cinsel eylem arasındaki geniş mesafe yok oldu. Duygusal tampon bölge artık insanı cinsellikten korumuyordu. İnsanlar cinsellikle doğrudan, acımasızca yüzleşiyordu.

David H. Lawrence’ta cinsel özgürlük, dramatik ya da trajik bir isyan görünümündedir. Kısa bir süre sonra Henry Miller’da lirik bir coşkuyla çevrelenir. Otuz yıl sonra, Philip Roth’ta artık verili, edinilmiş, ortakla­şa, sıradan, kaçınılmaz, kodlanmış bir durumdan iba­rettir, ne dramatiktir ne trajik ne de lirik.

Sınıra varılmıştır. “Daha ötesi” yoktur. Artık yasa­lar, anne babalar, gelenekler arzuya itiraz etmez. Her şeye izin vardır ve tek düşman kendi çıplak kalmış, büyüden yoksun kılınmış, maskesi çıkarılmış bedenimizdir. Philip Roth, Amerikan erotizminin büyük tarihçilerindendir. Aynı zamanda Okumaya devam et

baudrillard ayakta kalmayı teklif ediyor

28 Tem

-Rüşdü Paşa-

soru şudur: kendi tuzaklarına düşürülmüş insanlardan oluşan bir toplulukta kendin olarak nasıl ayakta kalınır?

baudrillard, hayatımızı gerçeklik ilkesinin yerini almış olan bir simülasyon ilkesinin belirlediğini ilân etti.

eskiden olan birşey artık yok. olmayan şeyin yerine bir başka şey konuyor. simulasyon. politika, ekonomi ve bilinçaltı bir simülasyon modeline dönüşüyor.

politika.

baudrillard: “partilerin tarihsel ya da toplumsal anlama sahip herhangi bir söylemlerinin hiçbir anlamı yoktur. tam tersine partilerin hiçbir şeyi temsil etmemeleri gerekmektedir. çünkü oynanan oyun, sondajlar, biçimsel ve istatistikî zorlamanın büyüleme düzeyi o kadar büyüktür ki”.

politika, toplulukların iktidarsız oldukları bir alan. bir gösteri alanı. politik alanda olan şeyler, insanların maruz kaldıkları, seyrettikleri şeyler. politika, insanların hiçleştirildiklerine ilişkin bir gösteri alanı.

ekonomi.

ekonominin iyiye gidiyor olmasının bir anlamı yok. kötüye gidiyor olamasının da. borçların ödenmesi, faiz oranları, borsada işlem gören kağıtların fiyat seyri, toplumun servetinin bir iki

kişinin mülkiyetine geçirilmesi öncelikli. tapu ve banka kayıtları. seçkinlerin önceliği.

baudrillard: ekonominin itici gücü ne maddi üretimden oluşan altyapı ne de üstyapı artık. ekonominin dinamiği istikrarsızlaşmasıdır; ideolojilerden, sosyal bilimlerden, tarihten kurtulmuş bir ekonominin, ekonomiden kurtulmuş ve kendini katıksız spekülasyona teslim etmiş bir ekonominin, gerçek ekonomiden bağımsızlaşmış sanal ekonominin zaferi ile karşı karşıyayız”.

klasik iktisat teorisinin açıklama gücü yok. üretimden ve ticaretten tamamen kopuk değerde bir para elektronik ortamda dolaştırılıyor. global ölçekte bir para hareketi. hiçbir ülkenin ekonomisi bir para krizi karşısında korunaklı değil. parababalarının rûtbeleri devlet adamlarınınkinden daha yüksek. serbest piyasa yerine emir konuta disiplini devrede. çok uluslu şirketler, askeri tekniklerle çalışıyor.

istikrar, asıl gösterge. istikrar, sermayenin fiyatının istikararından ibaret. sermayenin güvenliğinin sağlanması makro-ekonominin tek amacı.

ekonomi, insansız. istihdam, refah, işsizlik, amaç değil, faiz ve kâr oranlarının bir türevi. fakirlik, açlık, ekonomik sorun olmaktan çoktan çıkartıldı.

bilinçaltı.

büyük, global, makro alanda benzer gelişmeler olurken, insan teki, bu devrede, ne durumda? ekonomi ve politikanın dışına atılmış bir insan, kendisi ve en yakınındakileri ile savaşıyor. bir yavaş intihar stili. kötülük makinasına dönüşüm.

baudrillardian teklif: yarmak. sadeleşmek. kendin olmak.

Kaçış

22 Tem

-Rüşdü Paşa-

 

‘Birşeyi elde etmek istiyorsan

onu kendin için isteme’.

Cibran

“Bir: Türkler, Batı’ya doğru giderken, 1683,

Viyana önlerinde durduruldu.

İki: Türkler, kapitalizmle karşılaştılar.

Bir, durdurulma. İki, karşılaşma.”

Türkler, kaçıp gitmek istiyor. Kaçmak isteyenler için, Türkler, kaçılacak yerin neresi olduğunun bir önemi yok. Kaçmak, kurtulmak olarak görülüyor. Başka bir hayata başlamak. Tekrar, bir oyun olarak tekrar, Türklerin kaçış nedeni. Fark, yok, oluşturulamıyor. Türkler, yalnızca kaçıp gitmeyi mi düşünürler, sorumluluklardan, işten yırtmak isteği mi, yorgunluğun oluşturduğu bir dinlenme programı mı, yoksa Türkler kaçmayı gerçekten arzuluyorlar mı?

Deleuze’e göre, kaçmak, hareket etmek değildir, olduğu yerde kaçış hareketi yapmak  mümkün, göçerler, hareket etmeyenlerdir, oldukları yerde durdukları oluyor. Hiç kımıldamadan seyahet etmek mümkün. Bir kişilikten başka bir kişiliğe geçi bu türden bir seyahat. Bir milletin kendi kültüründen bir başka kültüre geçişi de böylebir seyahet, hareketsiz.

Guattari ile birlikte yazdığı iki ciltlik kitapta, kitabın adı, Kapitalizm ve Şizofreni’dir, Deleuze, Okumaya devam et

Neden Biz, Müzisyen Olmayanlar?

21 Tem

-Gilles Deleuze-

-Çeviren: Ulus Baker-

Pierre Boulez’in uyguladığı seçme yöntemi önümüze beş müzik eseri çıkardı. Bu eserler arasındaki ilişkiler ne bir şecere ne de bir bağımlılık; bu eserlerinden birinden ötekine bir ilerleme çizgisi ya da bir evrim söz konusu değil. Daha çok sanki bu eserle semi-aleatoirement seçilmişler ve birbirleriyle reaksiyona girecekleri bir çember oluşturuyorlar. Böylece, yalnızca bu beş eser için geçerli olan özel bir müzikal zaman profilini çekip alabileceğiniz bir sanal ilişkiler kümesi dokunuyor. Pekala Boulez’in başka dört beş eser seçmiş olabileceğini kavrayabiliriz: o durumda elimizde başka bir çember, başka reaksiyonlar ve ilişkiler, müzikal zamanın veya zamandan farklı başka bir değişkenin başka bir biricik profili olurdu. Bu bir genelleştirme yöntemi değil. Müzik örnekleri olarak seçilen eserlerden yola çıkarak “işte, müzikal zaman bu” dedirtecek soyut bir zaman kavramına yükselmek söz konusu değil. Belirli koşullar içinde belirlenmiş kısıtlı çemberlerden yola çıkarak zamanın özel profillerini türetmek, sonra da bu profilleri üstüste koyarak gerçek bir değişkenler haritasına ulaşmak gerekiyor; ve bu yöntem müzikle ilgili olduğu gibi binlerce başka şeyi de ilgilendirebilir.

Boulez’in kesin olarak belirlediği çemberde zamanın özel profili asla müzikal zaman sorununu tüketeceği iddiası taşımıyor. Görmüştük ki atımlı bir zamandan atımlı olmayan bir zaman türü çıkıyordu ve bu atımlı olmayan zaman yeni bir atımlama biçimine varıyordu. Ligeti’den gelen 1 no’lu eser belli bir atım boyunca atımlı olmayan bir zamanı monte ediyordu; 2, 3 ve 4 numaralı eserler bu atımlı olmayan zamanın farklı görünümlerini geliştiriyor veya gösteriyorlardı; Carter’ın 5 numaralı son eseri ise atımlı olmayan zamandan yola çıkarak orijinal, çok özel, çok yeni bir atım biçimini nasıl bulabileceğimizi gösteriyordu.

Atımlı zaman, atımlı olmayan zaman; bunlar tümüyle müzikal, ama aynı zamanda bambaşka bir şey de. Sorun atımlı olmayan zamanın tam tamına ne olduğunu bilmek. Biraz da Proust’un “saf haliyle birazcık zaman” adını verdiği şeye tekabül eden bir yüzergezer zaman türü. En apaçık, en dolaysız karakteri bakımından, atımlı olmayan dediğimiz bu zamanın süre olduğunu, ölçü ister düzenli, isterse düzensiz, ister basit ister karmaşık olsun ölçünün elinden kurtulmuş bir zaman olduğunu söylemeliyiz. Atımlı olmayan bir zaman karşımıza her şeyden önce türdeş olmayan, Okumaya devam et

Hâlet-i nez

18 Tem

-Emre DEMİR-


“bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm

bana geldiği zaman böyle gelecek ölüm”

necip fazıl

1.intihar edebileceğimi sanmıyorum. ama ölürken rahat bir nefes alacağım kesin. şunu diyeceğim: hayat, kötü bir rüyaydı, uyandım!

2.ölmek, özgürleşmektir.

3.bir yere ulaşmak için gitmek değil, hareket halinde olmak için gitmek.

4.bir hakikati idrak etmek için aramak değil, arayış içinde olmak için aramak.

5.ruh ve beden arasındaki tahakküm ilişkisi, ölüm’le son buluyor.

6.Tanrı ile aramızdaki en “can alıcı” fark: O’nun bir bedene sahip olmaması. Tanrı, soyutlama. ruhu, beden fazlalığından kurtaran ölüm, insanı Tanrı’ya yaklaştırmakla kalmıyor, tanrısallaştırıyor.

7.çamurdan geldik, çamura inkılâb edeceğiz.

8.lao tzu şunu dedi: “büyük bir hastalığa maruz kalmamın sebebi, bir bedene sahip olmamdır.”

9.ölüm, ruh’un beden’den sıyrılması ise, en sağlıklı olanlarımız, ölüler. ruh hastaları ise diriliş’te iyileşecek. ilki yaratılış’tı.

10.ölüm’den sonra hayat var mı meselesini biraz farklı düşünmüşümdür: ölüm’den sonra beden var mı?

Ulus Baker’in Sene-i Devriyesi.. Kumgüzeli

13 Tem

-Ulus Baker-

En elde edilmemiş şiirdin sen. Kuşluk vakti yazılanlardan… Bıkkın bir rahibin, bir sabah, yorgun bir vezirin akşamın alacakaranlığında muhtemelen yazacağı… Masadan doymadan kalkmış gibi okunmalı… güzelsin…

Uzaktan zor seçilebilir bir harf… Hayır hayır! Şimdi anlıyorum… Gizli bir rakam, Kabala’dan… kumun üzerine çizilen… Çöldeyiz ve başka bir yerde değiliz… ama güzelsin…

Dansederken göğüsleri sallanan kadınlardan, karadelikleri saatlerce uçuşup duranlardan, sessiz sitemleri kargaşada bile belli olanlardan tırsma öyle kolay kolay… Öyleyse bu bir nasihat… çünkü güzelsin…

Onlar bitecekler: Çizgi roman gibi kolayca, tatile çıkarken boşanan yağmur gibi apansız, menemen pişirmek gibi aceleyle… hâlâ güzelsin…

İskemle hasır ve ayaklarında yatay, ayaklarını dizlerini böğrüne çekmeye razı olarak basabileceğin yatay tahta çubuklar… Rahatına düşkün keyiften uzak Osmanlı “effendi”sinin (ephendi?) garip kahvehane illeti bu iskemleler… Otur o illete gerçekten, çekinmeden, sereserpe… orada güzelsin…

Yılgın geçilir sokaklardan, kuş gibi değil, işportacı kertenkeleler gibi de değil… Ağır aksak, akşam dörtten sonra yaz günü… Akşam mı? O kayıtsızdır… Bildiği gibi değişir, geçer, gider… güzelsin…

Kes kulakları, geçir bir sicime… Ama kaybetme… Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü… Islanarak… Ama güzeller…

Kalp kalbe karşı… Bir arkadaşın evinde… Çiçekmiş… Hemen uzmanı geçindim. Ah! O güneş ister. Ah! Bol su asla olmaz. Oysa hiç anlamam çiçekten… Devetabanını pazı sanabilirim… Neden yaptım bunu? Çiçeğin adı sardı beni… Çünkü güzelsin…

Sözlerine delik kulağım… Özürlere sağır… Kör bir kuyu olacağım… Sen ise, güzelsin…

Güzel sözcüğünü senden başkasına lâyık göremem… Ama bir önceki cümlede görmüş olabilirim… Aldırma, güzelsin…

Mikroskop mucidi Leeuwenkoek dostu ressam Vermeer’e “su böyle işte ve başka türlü değil” demiş… Bir öpüş damlasında milyarlarca gözle görülmez yaratık… Ressamın tarafını tutuyorum… Çünkü, güzelsin…

Birkaç tel beyaz… Bizi gazlamaz… Sakınmazsın görüntünü, biliyorum… Çünkü güzelsin…

Mikroskopun mucidi Leeuvvenhoek, aynı günde doğdukları, hep komşuluk yaşadıkları dostu ressam Vermeer’e bir su damlası gösterip, “su işte böyle ve değil başka türlü” demiş… Bir öpüş damlasında kanyuvarları… Mucidin tarafım tutsam da… Sen güzelsin…

Teleskopla bulamadım… Mikroskopla bulacağım… Ayın yüzeyinin de bir dokusu var elbet… Gözenekler, sivilceler… Onlarla çok güzelsin…

Neo-liberalizm, ruhçuluk, tarikat, entellektüel, ordu, çok-insansız şirketler, öykü yazarları, kestaneyi çizdirenler, uzaktan bakanlar, Şemdinliler, tavşan falcıları, kurban sömürgenleri, onmaz kuşkuculuk, araba tamircileri, taksitle alın tutkumu, hadi… Kazık ve pazarlık… Ama son kumarım sensin… Sen, güzelsin…

Sen, güzelsin… Kuraldışı… Bastıbacak… Minicik… Ama sen, güzelsin…

Kapımın eşiği, gözümün bakışı, son ruhsal tatil, duruşum, bozuluşumsun… Pazarlık etmem… Markette yoksun… Reklamın yok! Gerçekten… Güzelsin…

Kedi sakladım senden, öykü sakladım, belki bunu da saklayacağım… İhanet… Ama sen, güzelsin…

Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun…

Cazgırlık etmem… Gönlünde yokum… Aşkımız, yok! Gerçekten… Güzeldin…

Rüşdü Paşa 12 Temmuz için yazdı: ece ayhan bir köşede dik bakıyor

11 Tem

 -Rüşdü Paşa-

 

12 temmuz için

1.ece ayhan, akif kurtuluş’a mektuplar yazıyor.

2.ece ayhan’ın mektuplarını kötülük topluluğu üyeleri okumadı.

3.türkiye’de kötülük topluluğu’nu ece ayhan adlandırdı. türkiye’de bir kötülük topluluğu var ve her kötülükten sorumludurlar.

4.kötülük topluluğu üyelerinin bir listesi internette yok, onlar kendilerini biliyorlar, biz onları biliyoruz.

‘gerçek tehlike insana en yakınlarından gelir hep gelmiştir tarih de bugün de’. ece ayhan.

kabilede, dil, edebiyat ve sevgi ve bağlılık neden çakma?  çakma dil, edebiyat ve sevgi ve başlılık ile gerçek hayat mümkün mü? değil ve olmuyor. politika, yok.

‘havada asılı nesnellik yoktur’. ece ayhan.

türkçe’de açık konuşmak, türklerin size düşman olmaları için gerekçedir. nedeni: türkçe, açık konuşulmaması önerilen bir lisandır ve, türkçe, yuvarlak bir dildir. imâ, kapalılık ve kıvırmak, teknik olarak kullanılıyor.

‘kötülük neden uzaklarda aranıyor anlamıyorum’. ece ayhan.

çok açım. elimde, 135 kuruş para var. sabah simit aldıktan sonra kalan para bu. simit, 50 kuruş. vakit, öğle vakti. bulvardaki simitçiden çekindiğim için bir simit daha almıyorum. simitçi, her vakit simit yediğimi bilmesin. bir ayran aldım, 85 kuruş. parasız olmak, verimli. İskender kebap yiyen hiçbir kimse düşünce ile ilgili bir eylem yapamaz. bu tarafta, yemekler iyi ve düşünce yok.  insanların iyi olması, çok kötü. kötülüklerin çoğunluğunu oluşturanlar iyi insanlardır. öldürdükten sonra, ‘ha öyle mi’ der ve birlikte rakı içerler. rakı içtikten sonra kötülük yaparlar. doğu’da rakı, kötü.

tanımadığım bir adam, gücüm yok, dedi.

‘özel ve genel içiçedir hep’. ece ayhan.

politika, yok. ece ayhan, politika oluşturulmasına dair, söyledi. düşünce ve imge, politika araçları olmalı. işe yaramadı. ece ayhan’ın mülkiyeliler birliği’nde kaldığı 1982 yılında, mülkiye fikrini haber veren baba ile birlikte, mülkiyeliler birliği’nin kapısından alınmadım. üye olmadığım gerekçesi, söylendi. ece ayhan’ı göremedim. iktidar, türklerde öyle birşey. yanındakine karşı kullanılır. kelime yerine paraya önem verilen bir yerde politika olmaz, hırsızlık oluyor.

‘ve ben davamın divana kalmasını istemiyorum.’ece ayhan.

konuşma, yok. konuşulanların yüzde 95’inin bir anlamı yok. kalan, birşey değil. bir şey anlatıyorsun, karşındaki anlattıklarını yok etmek için başka birşey anlatıyor. anlatılan karşısında başka birşey. konuşma, işte bu. bağlamsız ve konuşmacının mekan birliğine dayalı.

‘yazarlar şairler alabildiğine onursuz yaratıklardır’.ece ayhan.

alışveriş, yok. bir prensip olarak mutluluk şartı üçtür. almak, vermek ve istemek. almak, vermek ve istmekle ilgili hile, onursuzluk oluyor. ölmüş insanlardan söz ediyoruz. sonsuzluk algısı olmayan, ölüdür.

“yalnızca ve özellikle ‘insanlar’la ve ‘insan olanlar’la görüşüyorum ve yazışıyorum”.ece ayhan.

bir şey söylemek derdinde olan insan, küçük insan. mes’ele bir şey göstermek. değer olayı görülebilir bir olay. fiyat, önemli değil. bir nedenle, doğu’da adam, bir diğerine kaç paralık adam olduğunu sorar.

‘acı bir yalnızlık çekiyorum, okuyorum, yazıyorum ama bir de bana sor’.ece ayhan.

akşam olduğunda eve gidiyorum. ölü, bir ayağı aksak, eski kıyafetler içinde bir imge oluyor, genellikle bir köşede çıkıyor karşıma, dik bakıyor, ağlıyor gibi oluyor, birden kayboluyor.  iki yol sunuluyor bana: ölmek ve sadeleşmek. bugünün tarih üzerindeki otoritesini kurmak, sadeleşmek oluyor. ilki, kolay. tarihin altında kalmak. tarihi kurtarmanın yolu, tarihe şiddet uygulamaktır. tarih, kendiliğinden düzelmiyor. bulvarda anlamlandıramadığım insanlar. yürürken tesadüfi hatırlamayı önlemenin bir yolu olmalı.

“ben şaka yollu onlara şişli terakki diyorum; cumhuriyet’i kuranlar onlardır, sen o işin tarihte osmanlı devrine kaydırılmış olmasına aldırma”.ece ayhan.

ece ayhan, umud. insanlar utanır ve kitapların basılır. üçbeş kuruş gelir.

ev’de proust var. “birşeyin bilincine varma ile hafızada bir iz bırakma, aynı sistem içinde birbiriyle uzlaşmaz olgulardır”.

“ben de insanım, hakkımı hakkımızı yere koyma, onların arkasını bırakma…” ece ayhan’ın annesi, ece ayhan’a. anne, varoluş müziğidir.

‘bizim bütün tarihimizde en önemli olgular yazılmadan yazıya geçirilmeden geçiştirilmiştir, neden bir toplumsal çatlak derinleştiriliyor, derinleştirilir’.ece ayhan.

roma’da zamanımı doldurduğumun farkına varmak istiyorum.