“İşte hazret, böylece senin mâbade’t-tabia hocan oldum!”

6 Tem

Macit Gökberk, hocası Babanzâde’yi anlatıyor…-

Babanzâde Ahmet Naim Bey, doğru medreseden geliyor. Mâbade’t-tabia diye bir kitap vardı, onu çevirtirdi. Darülfünun, bir reformun geldiğini sezinleyince “Mâbade’t-tabia”nın adı metafizik oldu.

Naim Bey görüşlerinden hiç ödün vermezdi. “Dikkat” dedirtmezdi bize, “tahdik” dedirtirdi. Bu kadar bağnazdı, ama davranışındaki tutarlılık bakımından saygıdeğer, inandığını yaşayan bir insandı. Şapka elinde gezer, derste başına siyah takke koyar, enfiye çeker, kızlardan nefret ederdi.

Beş kişiydik, dördü kız. Ben bazen geç kalırdım, “Macit nerdesin, haydi derse başlayalım!” derdi. Derse başlaması için sınıfta ille erkek olacaktı, kızlara ders anlatmak ağırına giderdi.

Bizim zamanımızda Hatemi Senih diye bir felsefe hocası vardı. Kitabının adı da Filozofi. Terimlerin yüzde sekseni Fransızca. O bir ümitsizliğin çıkar yol olmadığının belirtisiydi bence. Ne kendi çıkabilmişti işin içinden, ne de biz. Tıkanmış kalmıştık. Eski terim dağarcığına en uzatamıyorsun, çünkü anladığımız bir dil değil. İlerisini de göremiyoruz, kendimiz de yapamıyoruz bir şey, bu kitap bizim somutlamış sıkıntımızdı bir bakıma.

*

Hocalarım içinde hem yetişmesi, hem de kişiliği bakımından ilginç olan Babanzâde Ahmet Naim Bey’i burada ayrıca belirtmek istiyorum. Ne çeşitten hocalardan yetiştiğimiz üzerine de bir fikir verecektir bu, çünkü Ahmet Naim Bey, o zamanki felsefe otoritelerinin belirgin bir örneğidir.

Kendisi bana hayatını anlatmıştı. Galatasaray’da okumuş, ama gelenekçi bir aileden geldiği için evde de ayrıca Arapça öğretilmiş kendisine. Galatasaray’dan çıktığı zaman, Galatasaray Sultanisi’ne Arapça hocası olmuş. Dediğine göre, günün birinde, o dönemin Maarif Nazırı Emrullah Efendi kendisini çağırmış, demiş ki: “Ben seni üniversiteye psikoloji hocası yapacağı!”

O zaman Emrullah Efendi’nin bir üniversite reformu girişimi var. Naim Bey de: “Aman efendim, ben ne anlarım psikolojiden” demiş. “Bak Naim Bey” diye karşılık vermiş Emrullah Efendi, “bu memlekette kime, seni şu dersin hocası yapacağım desem, bana aynı şeyi söyleyecektir. Bak sen üstelik iki dil biliyorsun, bir Fransızca, bir de Arapça. Yani bir bizim eski dünyamızın klasik dili, bir de yeni girdiğimiz dünyanın temel dillerinden bir tanesi… Bir ondan okursun, bir bundan, işin içinden çıkarsın.”

“İşte bizde böyle girdikti felsefeye” diye anlattıydı bana Naim Bey: “İyi kötü birşeyler de yaptık. Tam şöyle oturacaktık ki dersimizde, konumuzda, dediler ki: psikoloji hocası geldi, sen şimdi burada ahlâk okutacaksın.” (O sırada Mustafa Şekip gelmiş Cenevre’den)

“Aman” demiş Naim Hoca, “ben bunu zaten zorla öğrendim, nasıl olur? Ben bu ahlâkı nasıl yaparım?” “Onu da öğrenirsin” demişler. “Ben yine kafayı vurdum” diye anlatıyor hoca bana. Ahlâk filan derken günün birinde Mehmet İzzet gelmiş ve “ahlâk dersinin de hocası geldi” demişler. “Sen mâbade’t-tabia (metafizik) okutacaksın” “Aman” demeye kalkmış Naim Hoca. “Ne yapalım” karşılığını almış, “öbür ikisi öğrendiğin gibi bunu da öğrenirsin!”

“İşte hazret, böylece senin mâbadet tabia hocan oldum!” Kendisi bize metafizik öğretirdi…

Kaynak: Felsefe ve Tefelsüf, Türkiye’de Felsefenin Dili Niçin Yok?, İsmail Kara, Cogito, Yaz 1999, Osmanlılar Özel Sayısı, S.291-294

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: