Arşiv | Ağustos, 2011

çember

31 Ağu

-Cenk ÖZKÖMÜR-

“dostların birbirini terk edememesi,

çaresiz kalmadan başlanamayan bir hatadır.”

nietzsche

her kadın bir hayâlkırıklığıdır, asıl sevdiğimiz zihnimizdekidir.

her kadın demeye gerek yok, kadın demeli: türk değil de türk insanı demek gibi: fransız insanı, türk köpeği kedisi olurmuş gibi. madde 66: türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes türktür. totolojik. baudrillard’da okudum: istatistikî bir araştırmaya göre, istatistiklerin yüzde ellisi yalanmış.

o, bana eskiyi hatırlatıyor. bana eskiyi hatırlatan diğerlerinin, eskiye dair hatırlattıklarını söylemiyor, bambaşka şeyler söylüyor. benim de eski’den farkında olduğum bambaşka şeyler: güzel ya da çirkin, fark etmiyor. nokta-i nazar, önemli.

*

bir şeyin adını koymaya çalışmıyorum: ad koyma takıntısının, çoğu zaman yanlış ad koyarak bizi başka yerlere götürdüğüne inanıyorum: yanlış hikâyeler, yanlış zamanlar ve saire. yanlış yaşamı doğru yaşamaya çalışmak. adorno.

adı olmaması mı, yanlış bir adı olması mı: al sana problem!

*

bataille: “‘iletişim’ ancak kendini tehlikeye atan -parçalanan, durdurulan, hiçliklerinin üstüne eğilen- iki varlık arasında gerçekleşebilir.”

*

kendimi tehlikede görüyorum. onu tehlikede görüyorum. uçurum kıyısında, en uç’tayız. ve eğiliyoruz. el ele değiliz. birlikte atlayabiliriz. ikimizden biri, diğerini aşağıya da itebilir. olan biten sadece bir iletişim kurma çabası. kimin ne yapacağı bilinmiyor. hiçbir zaman bilinmedi. hiçbir şey, hiçbir zaman öngörülebilir olmadı.

*

çevre diye bir şey olabilir mi? çevre şunu yapar: çevre, seni gebertir. en yakınımdakiler bile, Okumaya devam et

Reklamlar

tezer özlü bizim kadın üzüntü kültürlü

29 Ağu

-Rüşdü Paşa-

             ‘erkeğin erkek hasletleri, erkek kusurları vardır.

kadının da aynı.

hem erkek, hem kadın meziyetli kadınlar, dünyada bulunmaz kadınlardır.

bazı erkeklerde kadın  hataları olan dedikodu,

her şeye burnunu sokma, gözetleme, yani elinin hamuru ile erkek işine karışmak meselesi’.

            sait faik

tezer özlü: “şunu unutma. birçok kadının son anı, organının içinde değil, dışındadır. erkek sonsuza dek kadının içinde gidip gelsin. böylelikle ancak erkeklik gücünün güzel imgesini uyandırabilir kadında, ama o özlenen, kısa, ölümcül, güzel anı yaratamaz. kadın erkek ilişkisindeki en acı yön de belki bu. kadın, organının üzerinde son ana yaklaşmalı ki, seninkiyle birlikte o ana erişsin”.

başak, arkadaş olur. arkadaşlarla seks yapılmıyor. seks bir hiyerarşik varsayım, tutuyor.

onunla, tezer özlü, yürüyorum, tanrım, yağmur başladı, ne güzel, yağmurun kendisi, yağmurun sesi, yağmur bir hareket, tezer özlü, romalıların kurduğu ilk kent, colchester, giriş yazısı, öyle yazar, büyük bir ormanın bittiği yer, suyun bir yakınında antika kasaba, ingilizler bira içiyor, yağmurdan kaçanların geride bıraktıkları ahşap banka onunla aynı anda oturuyorum, yağmur damlalar halinde değil kesintisiz, içerden iki büyük birayı koşarak getiriyorum, tezer özlü kıvrak, hareket içeren her kelime türkçe oluyor, karşılıklı, arkadaşlık tanım olarak kendini ikame ettiğin oluyor, ben öyle tanımlıyorum, tezer özlü mükemmel kadın, her mükemmel kadının tek kusuru mükemmelliyetçiliğidir, tezer özlü dokuz eylül doğumlu, başak, bütün dünyanın yükünü çekiyor görünüyor, gergin, sert kabuklarını açmasını beklemek sabır oluyor, yerinde duramıyor, sabahattin ali’nin kürk mantolu madonna’sında ve içimizdeki şeytan’ında, iki roman, kız ile erkek anında birleşirler, ilk anda, hemen, hızlı, kutsal ve derin, iki romanının da sonunda ayrılık var, bir türlü olmaz, ilişki kipi son-suz oluyor, bir son yok, sonsuzluk zamansızlık olarak içmek için bir fırsat yaratıyor, kesinlikle çok içiyorum, tezer özlü aynı grafik üzerinde, bira içerken bir kanun vardır iki şartlı, hızlanarak içilir, grafik pozitif eğimlidir, ilk şart bu oluyor, iki, mutlaka artan hızda içiliyor, second derivative sıfırdab büyük, artan eğrinin yükselen bölümündeyiz, kanun var, devrede, çalışıyor, konuşuyoruz, açmaya emin olduğunda her insan açık, çıplak, akıl tam devre dışı, o’nun hisleri benim öykülerimdir, yalnızlık, yarı dinsizlik, paylaşılmayan mutluluk, bunlar var, makro iktisat olayının son dersini almaya geldim, gördüğüm, girişin olmayışıdır, giriş yok, işte tezer özlü girişsiz, hayat iki setlik bir filmdir, kaldırımlar ve oteller, her birşey, tek ve tek, kaldırımlar ve oteller ile modellendirilebilir, tezer özlü gerçek bir göçebe, türk, göçebelik bir onüçüncü yüzyıl arayışıdır, ne iyi bir otel var ne de doğru bir kaldırım, geçiyoruz, geçici, şimdilik, tezer özlü ve yağmur  ve viski, viskiyi biraların arasına ben sıkıştırıyorum, bir pint bira bittiği anda viski ile dinleniyoruz, ikinci türev artı kipi ile, hızlı konuşuyorum, çarptığım her kağıt duvardan sonra tezer özlü karşımda, şaşırmıyorum, söylediğim her sözü tezer özlü için söylüyorum, tezer özlü her kelimeyi benim için kullanıyor, kelimeler karşısında geçici muhalefet bir onaylama arayışıdır, zaman zaman oluyor, bir ihtimal iki deliyiz, korkudan öldürülmeyi beklemektense kendimi adam gibi asmayı tercih ederim, gerçekten yaparım bunu, ben iktisat biliminden birşey öğrendim, kısa devre zarf eğrilerinden uzun dönem eğrisine geçilir, birkaç dakika idare ettin mi tamam olur, onun söyleyeceklerini söyleyerek dinlendiriyorum onu, çocuktum, bana oyuncak almadılar, londra’ya gelene kadar hiç konuşmadım, tek kelime yok, londra’da olmak dünya’da olmak, ana dilinde sessiz, birşey vardır herhalde diye düşünüyor, bekliyordum, adalet, kendiliğindenlik ve saire, bekledim, konuşmadım, insan sözdür, londra benim için büyük bir boşluk, londra’da düştüm, sessizliğimi Okumaya devam et

Nesneler, madde dışı şeylere dönüşür..

28 Ağu


Marcel Proust-

Muammadan hoşlanan bazı kişiler, nesnelerin, içlerinde kendilerine bakan gözlerden bir şeyleri koruduğuna, anıtların, tabloların, bize asırlar boyunca, sayısız hayranın bakışlarıyla, sevgisiyle dokunmuş, algılanabilen bir tülün ardından göründüğüne inanma eğilimindedirler.

Bu kuruntu, herkesin kendi gerçekliğine, kendi duyarlığına uygulandığında, gerçek olur.  Evet, bu bağlamda, sadece bu bağlamda (ki diğerinden çok daha önemlidir) eskiden bakmış olduğumuz bir şeyi tekrar görürsek, eski bakışımızla birlikte o zamanlar bu bakışı dolduran bütün imgeler bize geri gelir. Çünkü nesneler –diğerlerinden farksız kırmızı kaplı bir kitap- biz onları algıladığımız anda, madde dışı şeylere, o dönemdeki bütün kaygılarımız ve duyularımızla aynı cinsten şeylere dönüşür ve onlarla birleşerek ayrılmaz bir bütün oluştururlar.

Eskiden bir kitapta okumuş olduğumuz bir ismin hecelerinin arasında, biz onu okurken esen süratli rüzgar ve parlayan güneş gizlidir.

Dolayısıyla “nesneleri tarif etmekle”, onları zavallı bir takım çizgi ve yüzeylere indirgemekle yetinen edebiyat, kendini gerçekçi diye adlandırsa da, gerçeklikten en uzak, bizi en çok yoksullaştıran ve hüzünlendiren edebiyattır; çünkü şimdiki zamana ait benliğimizle, özü nesnelerde saklı geçmiş ve bu özü nesneler sayesinden tekrar tadabileceğimiz gelecek arasındaki iletişimi tamamen koparır.

Oysa sanat adına layık her çaba, bu özü ifade etmeye çalışmalıdır; başarılı olamasa bile, yetersizliğinden bir ders çıkarabilir (oysa gerçekliğin başarılarından çıkarabileceğimiz bir ders yoktur) bu özün kısmen öznel ve aktarılması imkansız olduğunu anlayabiliriz.

Kaynak: Yakalanan Zaman, YKY, 6. Baskı, S.190-191

Yalnızlık

24 Ağu

-Charles Baudelaire-

İnsansever bir gazeteci yalnızlığın insana iyi gelmediğini söyler bana; düşüncesine kanıt olarak da, tüm dinsizler gibi, din bilginlerinin sözlerini gösterir.

Şeytan’ın daha çok kurak yerlerde dolaştığını, kıya ve kösnüllüğün de yalnızlıklarda çok iyi tutuştuğunu bilirim. Ama bu yalnızlığın ancak onu tutkularıyla, düşleriyle dolduran, yoldan çıkmış başıboş ruh için tehlikeli olması da olanaklı.

En büyük hazzı bir kürsünün, bir tribünün yukarısından konuşmakta bulan bir geveze için, Robinson’un adasında deli olma tehlikesinin çok büyük olduğu su götürmez. Gazetecimden Crusoe’nun gözüpek erdemlerini istemem, ama yalnızlık ve gizem tutkunlarını suçlamasın isterim.

Çenesi düşük ırklarımızda öyle kişiler vardır ki, Santerre’in* borazanlarının uygunsuz bir zamanda sözlerini kesme korkusu olmadan, darağacının tepesinde zorlu bir söylev çekmelerine izin verilmesi koşuluyla, ölüm cezasını daha rahat benimseyebilirler.

Acımam onlara, çünkü başkalarının sessizlikten, içe kapanıştan aldıkları hazzı onlar da söylev taşkınlıklarından alırlar, anlarım bunu; ama onları küçümserim.

Her şeyden önce lanetli gazetecim beni bıraksın da gönlümce eğleneyim isterim. Bir ermiş havasıyla, “Sevinçlerinizi paylaşmak gereksinimini hiç mi duymazsınız?” diyor bana. Gördünüz mü usta kıskancı! Kendi sevinçlerini küçümsediğimi biliyor, gelip benim sevinçlerime de burnunu sokuyor, iğrenç oyunbozan!

La Bruyére bir yerlerde, “Yalnız olamamanın büyük mutsuzluğu!” der, kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları uyandırmak ister sanki.

Bir başka bilge, yanılmıyosam Pascal, “Nerdeyse tüm mutsuzluklarımız odamızda kalmayı bilememiş olmamızdan geliyor başımıza,” der, böylece, içe kapanış hücresinde, mutluluğu devinimde, bir de yüzyılımın güzel diliyle konuşmam gerekirse, kardeşçil diye adlandırabileceğim bir fuhuşta arayanları getirir usumuza.

*Fransız Devrimi sonrasında Ulusal Muhafız Birliği’nin komutanlığını yapmış olan subay.

Her tercih bir vazgeçiştir..

20 Ağu

 -Pınar ÇEKİRGE-

İntihar alıp başını gitmelerin kararıdır. Nedensiz yere bazen.

Önünü arkasını ölçüp, biçmeden… hesapsız, kitapsız çekip gitmelerin kararıdır.

Şarap şişelerine penis muamelesi yaptırılan faşist düzenler­de bir başkaldırı biçimidir intihar.

Lacivert bir gece. Dışarıda sırılsıklam bir yağmur. Homogolos’un mektubunu yeniden okuyorum, kimi satırların altını çize­rek:

«Otomobil altında vücudunun yarısı ezilmiş bir köpek gibi, yolların üstünde kanımı dökerek, sürünmeye cesaretim yok. Zaten söylemiştim ya, gece onun gözlerinde başka bir dünyaya baktıktan sonra etrafımdaki şeylerde bir tad bulmak kabil değil. Yarın bir motosiklet müsabakası var… galiba bir kaza olacak. O gece onunla kenarında dolaştığımız bayırdan yuvarlanacağım… buna cesaret edersem görüşmemize ancak yedi, sekiz saat kal­dı Necdet.»

Her tercih, bir vazgeçiştir!

«Akrebin intihar ettiğini savunmuyorsun ya,» diye üsteliyor Giselle. Kendini karaya vuran balinalar, yunuslar geliyor aklıma. «o denli intihara ayarlısın ki,» diye ekliyor; «Neredeyse güneşin batışı bile intihar sana göre…»

Susuyorum. İntiharı savunmuyorum ben, hayır!.. Medyatik intiharlara Okumaya devam et

onlara vakit tanı

17 Ağu

-Cenk ÖZKÖMÜR-

“aşkta adaletin sırrı, aşkın da dilsizce söylediği gibi,

her türlü hakkın iptal edilmesidir.”

theodor adorno

saçmasapan biralar, anadillerini konuşmayan sevimli kızlar, başka dilleri konuşurken sevimlileşen lüzumsuz kızlar, başka dil konuşmayarak ideal’i bozmayan kadınlar, erotik kadınlar, mütemadiyen bana dönen, yüzüme bakmayan, ona baktığımı bilen, izlendiğinin farkında olan gerçek kadınlar, anadilinde yalan söylemekle başka dilde yalan söylemenin farkını bilenler, nasyonalite fark etmiyor, çok dilli yalan makineleri, kadın kadındır, yalan da yalandır, öyle midir, güzel dudaklar, kaçırılan gözler, küt saç, beni heyecanlandıran güzel, yürümeyen süzülen güzel, bir fransız’la 20. yüzyıl fransasını konuşma çabası, milliyet çok geride bir şey, keman sesi, tchaikovsky, bir sanat eseri olan kadın, yüzündeki her ayrıntı kalemle çizilmiş, hünerli bir el tarafından çizilmiş kadın, bana hüner kelimesini kullandıran kadın, yeni kelime üretmeli, duruş’u olan, duruş sahibi olmanın her şey olduğunu bilen kadın, üslûp, style is character, diyor baudelaire.

adorno: “aşağılanan, onuru kırılan kişide, bütün bedeni yakıcı bir ağrıyla ışımış bir insanınki kadar şiddetli bir iç aydınlanma olur.”

nezaket gerçekle uyuşmaz çoğu zaman, cesaretle de ilgili olmalı, kabahati üzerine almak nezaketten de olur korkaklıktan da, bilmiyoruz, artan bir güzellik, sürekli yükselen bir zirve, aşkın körlüğü, Okumaya devam et

Aktedron Fikret

16 Ağu

“Türkiye’nin sanat cinnetiyle kulağını kesecek bir Van Gogh’u ne zaman olacak?” Bu soruya Aktedron Fikret’i müs­tesna tutarak, “Türk aydını kesse kesse nasırını keser… O da ra­hatlamak için” diyen Sezer Tansuğ’un sözünü ettiği Aktedron Fikret, gerçek adıyla Fikret Enisi Andoğlu, Türkiye’nin ‘alaylı’ ilk ekspresyonist ressamı. Kendini hacamat etmede de Van Gogh’tan daha gözü kara biri. Çünkü o kulağını değil, hayatla ilişkisini kesmişti.

İstanbul Fatih’te, Çırçır Mahallesi’nde 1913 yılında doğdu. Ressam Cevat Dereli mahalle abisiydi. Yine ressamlardan Ali Çelebi de ahbapları arasındaydı. Resim hevesini onlardan aldı. Meşhur 1918 Fatih yangınında evleri kül olunca, Fikret Enisi, erkek kardeşleri Nimet Samimi ve Müfit Vicdani ile analarının eteğine tutuşup, Fatih’ten “gâvur mahallesi” Galata’ya göçtüler.

Enisi, Samimi ve Vicdani kardeşlerin gençliği Beyoğlu’nda sürdü. Onların arasında adlarının kafiyesinden başka hiçbir or­tak yan yön olmadı. Fikret Enisi resmi seviyordu, hayatta hiç iş tutmadı. Samimi Singer’de memurdu, 45 sene her sabah tıraş ol­du. Müfit ise evlenip evden uzaklaştı.

İşte olduğu gibi okulda da dikiş tutturamayan Fikret Enisi, Saint Benoit’yı terk edip gecelere karıştığı yıllarda (1930’lar) Beyoğlu’nun en şık giyinen züppele­rinden biriydi. Hele o bir buçuk yıl kaldığı Paris dönüşü. Hiçbir zaman para sıkıntısı çekmedi. Kumkapı’da, Kapalıçarşı’da, Ni­şantaşı’nda, Tünel’de, Gümüşsuyu’nda kira getiren mülkleri vardı. Ve Fatih’te yangın yerleri. Hayatı boyunca bir gün olsun başkası için çalışmadı, amir azarı, patron tafrası bilmedi.

İlk aşkı da bir tuhaf; arkadaşı Münir Özkul’la paylaştığı bir aşktı bu. Ferdi Tayfur’a sırılsıklam âşıktılar. Eroine bu aşkla aşı­landıkları rivayet edilir. O yıllar, malum, Pera’da eroin-kokain gani. Ancak Fikret Enisi’nin çelimsiz bedeni, alerjik bünyesi eroine karşı çok hassastı. Üçlüden ilk düşen de o oldu. Annesi onu Elmadağ’da bir garsoniyerde bulduğunda, yaşayan bir ölü gibiydi. Yüzü, gözü, ağzının içi cılk yaraydı. Koltukaltlarında, kasıklarında lenf bezleri ceviz gibi şişmiş, dışarı uğramıştı. Ne­resini kaşısa kanıyor, yaraları hiç kapanmıyordu. İkide bir Okumaya devam et