Kitap Hırsızlığı

10 Ağu

Bir kez daha ev taşımak zorundayım. Etrafımda, yerlerinden alınan eşyaların umulmadık köşelerde ortaya çıkardığı gizemli tozun altına gizlenmiş kitap kuleleri, çölde rüzgarın yonttuğu kayalıklar gibi duruyorlar. Bildik ciltleri üst üste yığarken (adlarını tersten ya da tuhaf bir açıdan okumaya çabalarken kimini renginden, kimini şeklinden, kimini ciltlerindeki bir ayrıntıdan tanıyorum) her defasında merak ettiğim gibi yine merak ediyorum: Bir daha okumayacağım bunca kitabı neden saklıyorum ki?

“Kitaplarımdan vazgeçince bir şeylerin öldüğünü biliyorum”

Ne zaman bir kitabı atsam, aradan birkaç gün geçer ve ben o kitabı arar olurum, diyorum. İçinde ilgimi çekecek hiçbir şey bulamadığım kitap yoktur (ya da pek az kitap vardır) diyorum. Onları evime bir nedenle getirdim ve bu nende gelecekte bir gün geçerli olabilir, diye düşünüyorum. Az bulunurluk, titizlik, bilimsellik üstüne kurulu bahaneler geliştiriyorum.  Ama sürekli büyüyen bu hazineyi elde tutma nedenimin bir tür açgözlülük olduğunu biliyorum. Az çok tanıdık isimlerle dolu olan kalabalık raflarımın görüntüsünden keyif alıyorum. Yaşamımın bir tür dökümü ve geleceğimin ipuçları ile çevrelendiğimi bilmekten hoşlanıyorum. Artık unutulmaya yüz tutmuş ciltlerde geçmişimde olduğum okurun izlerini bulmaktan zevk alıyorum: Karalamalar, otobüs biletleri, gizemli telefon numaraları ve isimlerle dolu kağıt parçacıkları, kitabın baş sayfasına düşülmüş ve beni bildik bir kafeye, uzaktaki bir otel odasına, çok geçmişte kalan bir yaz gününe götüren yer ve tarih. Zorunluluk doğarsa, bütün bu kitapları terk edip, başka bir yerlerde yeniden başlayabilirim. Bunu daha önce de yaptım. Yaparken de derin ve onarılamaz bir yitirme duygusu yaşamak zorunda kaldım. Kitaplarımdan vazgeçince bir şeylerin öldüğünü biliyorum ve belleğim üzüntülü bir nostalji ile onlara dönüp duruyor. Ve şimdi, geçen yıllarla, daha az şey anımsayabiliyorum. Belleğim yağmalanmış bir kitaplık gibi. Odalardan çoğu kapalı ve hala kullanılabilen bölmelerdeki raflarda boşluklar var. Kalan kitaplardan birini çekince, sayfalardan birkaçının vandallar tarafından koparıldığını görüyorum. Belleğim boşaldıkça, okuduklarımı; bu kokular, dokular ve sesler koleksiyonunu saklama isteğim artıyor. Bu kitaplara sahip olmak benimi için önemli oldu çünkü geçmişi kıskanır odum.

Fransız Devrimi geçmişin tek bir sınıfın elinde olduğu görüşünü yok etmeye çalıştı. En azından bir alanda başarılı oldu: Eski eşya toplamak, önce Antik Roma eşyalarına tutkun olan Napolyon’un, sonra da Cumhuriyetçilerin dönemlerinde, soylulara özgü bir eğlence olmaktan çıkıp, bir burjuva hobisine dönüştü. Ondokuzuncu yüzyıl başlarında, küf kokulu ıvır zıvırın, eski ustaların tablolarının, eski kitapların sergilenmesi, boş zamanı değerlendirmenin yeni bir yolunu açmış oluyordu. Ortalıkta antikacılardan geçilmiyordu. Antikacılar devrim öncesi eşyaları topluyorlar, toplananlar yeni zenginlerin ev müzelerinde sergileniyordu.

“Koleksiyoncu” diyordu Walter Benjamin, “daha eski bir zamanda ve uzakta bir yerde olduğunu düşlemekle kalmaz; daha iyi bir dünyada olduğunu da düşler. Orada insanların gündelik yaşamlarını kolaylaştıracak şeyler yoktur ama nesneler de bir işe yarıyor olma zorunluluğundan kurtulmuşlardır.”

1792 yılında Louvre Sarayı, halk için bir müzeye dönüştürüldü. Ortak bir geçmiş düşüncesine karşı son derece kibirli tepki gösteren romancı Vikont François-René de Chateaubriand, bu biçimde bir araya toplanan sanat yapıtlarının ne yüreğe, ne de düş gücüne söyleyecek bir şeylerinin kalmadığını savundu. Birkaç sene sonra sanatçı ve antikacı Alexandre Lenoir devrimin yağmaladığı malikane, manastır, saray ve kiliselerdeki yontu ve taş işçiliği örneklerini korumak için Fransız Anıtlar Müzesini kurunca, Chateaubriand, “Hiçbir düzene ve mantığa uyulmadan, her çağdan kalıntıyı ve mezarı Petits-Augustins’de bir araya getirip koydular” diye karşı çıktı. Chateaubriand’ın bu eleştirisini gerek resmi, gerek kişisel koleksiyoncuların dünyasında ısrarla duyan olmadı.

Devrimden arta kalanlar arasında birinci sırayı kitaplar alıyordu. Fransa’nın 18. yüzyıl özel kütüphaneleri aile servetinin parçası sayılıyorlardı. Bu kütüphaneler, soylular arasında nesilden nesile genişletilerek aktarılırdı. Kitaplar süs aracı ve tutum belirtme işlevi gördükleri kadar, ailenin sosyal konumunun da simgesi konumundaydılar. Dönemin saygın kitapseverlerinden olan ve 1736 yılında, kırk yaşında ölen Hoym Kontu’nun kütüphanesinin kalabalık raflarından Cicero’nun Söylevler’ini çekip alırken düşünebiliyoruz. Onu binlerce kopyadan biri değil de, kendi istekleri doğrultusunda ciltlenmiş, eli ile notlar düşülmüş üstüne altın harflerle aile arması işlenmiş, kendi özgü “tekil” bir nesne olarak görürdü.

12. yüzyılın sonlarından başlayarak, kitap ticari bir meta olarak kabul görmeye başladı. Değerleri, tefecilerin onları paraya karşılık kabul etmelerinden belliydi. Bunu belirten notlara birçok ortaçağ kitabında, çoğunlukla da öğrencilerin kitaplarının arasında rastlanır. 15. yüzyıla gelindiğinde ticari açıdan önemi Frankfurt ve Nördlingen fuarlarında alım-satımı yapılan mallar arasında görülmesinden de anlaşılmaktaydı.

(…)

Tüm Zamanların En Büyük Kitap Hırsızı: Kont Guglielmo Libri

Libri-Carucci della Somaia Kontu Guglielmo Bruto İcili Timoleone, 1803 yılında Floransa’da Toskanalı kökenli ve soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hukuk ve matematik eğitimi gördü ve matematik konusunda öyle usta oldu ki, daha yirmi yaşındayken ona Pisa Üniversitesi’nde bir kürsü verdiler.

1830 yıllında milliyetçi geçinen bir teşkilatın –Carbonari’nin- tehditlerine dayanamayarak Paris’e gittiği söylenir. Kısa süre sonra da Fransa vatandaşı olmuştu. Adı Libri olarak yankılana Kont, Fransız bilim adamlarından kabul gördü ve Fransız Enstitüsünün üyeliğine alındı; Paris Üniversitesinden matematik profesörü oldu ve bilimsel çalışmaları karşılığında Legion d’Honneur nişanını aldı. Oysa Libri, bilimden öte ilgi alanları olan biriydi. Kitaplara tutkundu ve 1840 yılına gelene değil, çok büyük bir koleksiyon oluşturmuştu. Elyazmaları ile az bulunan kitapların ticaretini yapıyordu. Kraliyet Kütüphanesinde iki kez görev almak istedi ama başaramadı. Sonunda 1841 yılında “tüm halk kütüphanelerinde var olan, eski ve yeni, eski ya da çağdaş dillerde yazılmış kitap ve yazma varlığının dökümünün yapılması, ayrıntılı bir kataloğun derlenmesi” için kurulmuş bir kurula sekreter oldu.

British Museum’un Elyazmaları bölümü sorumlusu Sir Frederic Madden, Libri ile 6 Mayıs 1846’daki ilk karşılaşmasını şöyle anlatıyor: “Dış görünüşüne bakılır ise, sabun ya da fırça kullanmıyordu. Tanıştırıldığımız odanın eni yedi metreden fazla değildi ama tavana kadar kitap doluydu. Perdeleri çift katlıydı, ocakta kok kömür yanıyordu. Nefes almakta zorlandım. Bay Libri sıkıntımızı fark edip, camlardan birini açtı. Temiz havanın onu rahatsız ettiği ortadaydı: kulaklarına pamuk tıkamıştı, sanki havayı hissetmek istemiyordu. Libri dost görünen, çizgileri belirgin, kanlı canlı biri.”

Sir Frederic’in o gün için bilmediği ise Bay Libri’nin tüm zamanların en büyük kitap hırsızı olduğu gerçeğiydi.

17. yüzyıl dedikodu ustası Tallemant des Réaux’ya göre, sonradan satılmadığı sürece kitap çalmak suç sayılmazdı. İnsanın elinde az bulunur bir cildi tutması, o izin vermedikçe başkalarının çevirmeyeceği sayfaları çevirmesi Libri’nin bu yolu seçmesine neden olmuş olmalı. Bu bilgili kitapseverin aklını güzel ciltlerin görüntüsü mü çelmişti yoksa merakı mı hırsızlığa nende olmuştu, bilemeyiz. Resmi yetki belgeleri ile donanmış, geniş pelerininin altına istediği kitabı saklayabilecek olan Libri, Fransa’nın tüm kütüphanelerine girdi. Uzmanlığı ona gizli kalmış hazineleri bulup çıkarma olanağı verdi. Carpentras, Dijon, Grenoble, Lyon, Montpellier, Orleans, Poitiers ve Tours’dan bütün ciltleri yürütmekle kalmadı; sayfalar kesip aldı ve onları sergiledi. Zaman zaman da onları sattı. Bu işi yalnızca Auxerre’de yapmadı. Dikkatli bir kütüphaneci, Libri’yi resmi olarak Monsieur Sécretaire ve Monsieur L’Inspecteur Genéral (Başmüfettiş) olarak tanıtan kişiyi memnun etmek kaygısı ile kütüphaneden gece çalışma izni verdiyse de, başna beyefendini her isteğini karşılayacak bir adam dikmekten de geri kalmadı.

Libri’ye karşı ilk suçlamalar 1846 yılından kalmadır. Belki akıl almaz gibi geldiğinden ciddiye alınmadılar. Libri kütüphaneleri yağmalamayı sürdürdü. Bu arada da çalıntı kitaplar için satışlar ayarladı, bu satışlar için de ayrıntılı, kusursuz kataloglar hazırladı. Kitapsever Libri, bu denli büyük risklere girerek çaldığı bu kitapları ne diye satıyordu ki? Belki de Proust gibi düşünüyordu: “İstek geliştirir, sahip olmak yok eder.” Belki de bu ganimetin içinden yalnızca birkaç taneyi, değerli inciler olarak gördüklerini istiyordu. Belki de onları yalnızca açgözlülük nedeniyle satıyordu ama bu açıklama hiç ilginç bir varsayım değildi. Nedenleri ne olursa olsun, bu hırsızlıklar artık göz ardı edilemezdi. Suçlamalar arttı ve savcı gizli araştırma başlattı. Libri’nin düğününde sağdıcı ve dostu olan Bakanlık Konseyi Sekreteri B. Guizot, bu araştırmaları durdurdu.  Guizot 1848 devrimi sırasında sümen altında kalmış Libri dosyasını bulup ortaya çıkarmasa arkası da gelmeyebilirdi. Libri uyarıldı; o ve eşi İngiltere’ye kaçtılar. Beraberlerinde değeri 25.000 frank tutan on sekiz sandık kitabı da götürdüler. O günlerde işçiler günlüğü 4 franktan çalışmaktaydı.

Bir yığın politikacı, ressam ve yazar (bir işe yaramasa da) Libri’ye destek verdi. Kimi onunla yaptığı alışverişten kârlı çıkmıştı ve bir skandala karışmayı arzu etmiyordu; kimi ise onu bir bilim adamı olarak görmüştü ve dolandırıldığına inanmak istemiyordu. Yazar Prosper Mérimée, Libri’nin en ateşli savunucularındandı. Libri bir dostun evinde Mérimée’ye süslemeli bir yedinci yüzyıl elyazması olan ünlü Tours Pentateuch’u (Eski Ahit’in ilk beş kitabı) göstermişti. Çok gezmiş, bir dolu kütüphane görmüş olan Mérimée, böyle bir Pentateukhos’u Tours’da görmüş olduğunu söyledi. Ayağa fırlayan Libri, Mérimée’ye, onun gördüğünün, kendisinin İtalya’da almış olduğu Pentateukhos’un kopyası olduğunu belirtti. Mérimée de ona inandı. 5 Haziran 1848 tarihinde dostu Edouard Delessert’e yazdığı mektupta Libri lehindeki inadını sürdürüyordu: “Biriktirme merakının insanı suç işlemeye ittiğini söyleyen, yalan söylemektedir. Benim gözümde Libri koleksiyoncuların en namuslusudur. Başkalarının çaldığı kitapları kütüphanelere geri veren başka kimseyi tanımıyorum.” Libri’nin suçlu bulunmasından iki yıl sonra Mérimée La Revue des Deux Mondes öyle bir savunma yazdı ki, mahkemeye hakaretten ifade vermesi gerekti.

Libri, var olan delillerin ışığında ve gıyabında on yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tüm kamu görevlerinden de azledildi. Tezyin edilmiş ve eşsiz bir Panteteukhos’u, kitapçı Joseph Barois aracılığı ile Libri’den alan Lord Ashburnham, Libri’nin suç delillerini gördükten sonra kitabı Fransa’nın Londra büyükelçisine teslim etti (bu kitabı Lyons Halk Kütüphanesinden çalmıştı).  Bu Panteteukhos, Lord’un geri verdiği tek kitap oldu. 1888 yılında Libri’nin çaldıklarının bir dökümünü yapan Léopold Delisle, Ashburnham için “Böylesi cömert bir davranışa imza atan kişiye yöneltilen kutlamalar, onu kütüphanesinde bulunan diğer ciltleri de geri vermesi için harekete geçirdi” diyecekti.

Libri, son çalıntı kitabının son sayfasını çevireli çok olmuştu. İngiltere’den ayrılıp, İtalya’ya gitti; Fiesole’ye yerleşti ve 28 Eylül 1869’da yoksul ve suçlu olarak öldü. Ama son gününde onu suçlayanlardan öcünü alacaktı. Libri’nin öldüğü yıl, Enstitüde onun kürsüsünü devralan matematikçi Michel Chasles, kendine ün getireceğine, herkesi kıskandıracağına inandığı bir alım yaptı: İnanılmaz bir el yazısı ve imza koleksiyonuydu bu. Julius Caesar, Phytagoras, Neron, Cleopatra ve Mecdelli Meryem’den mektuplar içeriyordu. Sonunda hepsinin ünlü sahteci Vrain- Lucas’ın elinden çıkma oldukları anlaşıldı. Libri, Vrain-Lucas’tan, koltuğunu alan adama bir ziyarette bulunmasını istemişti.

Libri’nin döneminde kitap hırsızlığı yeni bir olgu değildi. “Bibliokleptomani” diyordu Lawrence S. Thompson, “Batı Avrupa kütüphanelerinin tarihi kadar eskidir ve hiç kuşkusuz eski Yunan ve Ortadoğu’ya kadar uzanır.” Eski Roma kütüphaneleri Yunanca ciltlerle doluydu, çünkü Romalılar Yunan kütüphanelerini yağmalamışlardı. Makedonya Kraliyet Kütüphanesi, Pontuslu Mithridates’in kütüphanesi, Teoslu Apellicon’un (sonradan Cicero tarafından kullanılacak olan) kitaplığı Romalılar tarafından yağmalanıp, Roma topraklarına taşıdılar. İlk Hıristiyanlar da bu talandan kurtulamadılar.  Tabennisi’de (Mısır) bulunan manastırında bir kitaplık kuran Kıpti keşiş Pachomius, her gece kitapların geri dönüp dönmediğini belirlemek için sayım yapardı. Vikingler Anglosakson İngiltere’ye yaptıkları saldırılarda keşişler tarafından yazılmış süslemeli kitapları büyük bir olasılıkla ciltlerinden altın varak için çaldılar. Bu zengin ciltlerden biri olan Codex Aureus onbirinci yüzyılda çalındı ve sahiplerine geri satıldı; çünkü hırsızlar Pazar bulamadılar. Kitap hırsızları ortaçağın ve Rönesans’ın baş belalarıydı. 1752 yılında Papa XIV. Benedictus hırsızların aforoz edileceğini açıklayan bir bülten yayımladı.

Diğer bazı tehditler ise bu dünyayı ilgilendiriyordu. Şu değerli Rönesans kitabında yazılı uyarı bunu kanıtlıyor:

Görüyorsunuz ki, sahibimin adı yukarıda

Bu nedenle beni çalmayın sakın

Çalarsanız, an geçmez

Boynunuz öder… fiyatımı

Aşağı bakın; gördüğünüz darağacıdır

Bu nedenle sahip olun sizin olana

Yoksa çıkarsınız o ağaca hızla!

Ya da Barcelona’daki San Pedro Manastırı’nın kütüphanesinde yazanlar:

Kim ki bir kitabı sahibinden çalar; ödünç alır ve geri vermez, kitap elinde yılan olsun. Her yanına inme insin, tüm uzuvları işe yaramaz olsun. Acılar içinde kıvransın. Merhamet dilemek için yalvarır olsun. Acıları yoklukta şarkı söyleyene değin dinmesin. Ölmeyen yılana karşın, kitap kurtları kemirsin bağırsaklarını. Son cezasına giderken, cehennemin alevleri yutsun onu.

Yine de bu lanetler, aklı başından gitmiş aşıklar gibi kitabı kendilerinin yapmak için yanıp tutuşanları engelleyemiyordu. Bir kitaba sahip olma isteği başka imrenmelere benzemeyen bir tutkudur. Libri ile aynı dönemde yaşayan Charles Lamb, “Bize ait ve uzun zamandır sahip olduğumuz, lekelerinin topografyasını, kıvrık sayfalarını tanıdığımız, yağlı çörekler ve çay eşliğinde okuduğumuz için kirinin tarihçesini bildiğimiz kitap, daha iyi okunur” der.

Okuma eylemi tüm duyuların katıldığı, yakın ve fiziksel bir bağ kurar: Gözler sayfadan sözcükleri tanır; burun kağıdın tanıdık kokusunu duyar, tutkalın, mürekkebin, karton ya da derinin kokularını alır; eller kağıdın kaba ya da yumuşak kenarına, cildin sertliğine ya da yumuşaklığına dokunur. Parmaklar dile değince tadını bile alabilir (Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı yapıtında katil kurbanlarını bu yöntemle öldürür). Birçok okur bunu paylaşmak istemez. Okumak istedikleri kitap başka birine ait ise, iyelik yasalarına uymak aşkta bağlılık kuralına uymak kadar zorlaşır. Fiziksel olarak kitaba sahip olmak kimi zaman, düşünsel kavrama ile eşanlamlı hale gelebilir. Sahip olduğumuz kitapları, bildiğimiz kitaplar olarak görürüz. Sahip olmak, kütüphanelerde de mahkemelerde olduğu gibi yasaların onda dokuzudur. Bizim dediğimiz kitapların odalarımızın duvarlarında nöbet tutan ve sayfa çevirmemizle bize seslenecek olan ciltlerine bakmak, “Bunların hepsi benim!” deme hakkı verir bize. Sanki içerikleri üstüne kafa yormamıza gerek kalmadan, salt varlıkları ile bizi bilgilendirirler.

Bu konuda ben de Kont Libri kadar suçluyum. Bir yapıtın milyonlarca kopyası ve düzinelerle baskısı ile çevrelendiğimiz bu günlerde bile, elimde tuttuğum kitap tek kitap olmaktadır –başka bir cilt değil. Düşülmüş notlar, lekeler, çeşit çeşit işaretler, belirli bir yer ve zaman bu cilde bir kimlik kazandırır ve onu değer biçilemez bir basılı metin yapar.

Libri’nin hırsızlıklarına kılıf uydurmaktan hoşlanmayabiliriz ama bir kitaba bir an için bile “benim” diyen kişi olma dürtüsü, birçok dürüst erkek ve kadın arasında onların bunu itiraf edeceklerinden çok daha yaygındır.

Alberto Manguel, Okumanın Tarihi

Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı İstanbul Şubat 2007

S. 280-285

2 Yanıt to “Kitap Hırsızlığı”

  1. Teşne 12/08/2011 1:37 pm #

    Bir Ex Libris tasarla ya da tasarlat, çoğaltıp tüm kitaplarına yapıştır. Sonra onlardan ayrıldığında üzülmezsin, artık bir parçan onlarla gitmiştir.

  2. Teşne 14/08/2011 12:29 pm #

    “Okuma notuna” tavsiyede bulunmuşum gibi kalmış yorum, konuyla ilgili bir iç monologdu sade. İç monologun yorumda ne işi var, o hepten ayrı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: