Archive | Ekim, 2011

Mendilimde kan sesleri

30 Eki

-Edip CANSEVER-

Her yere yetişilir

Hiçbir şeye geç kalınmaz ama

Çocuğum beni bağışla

Ahmet Abi sen de bağışla

Boynu bükük duruyorsam eğer

İçimden öyle geldiği için değil

Ama hiç değil

Ah güzel Ahmet abim benim

İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

Konyanın Okumaya devam et

ayakta kalmak

29 Eki

-Rüşdü Paşa-

‘bir üslupta geçerli olan ne sözcükler, ne cümleler, ne de ritimlerdir.

yaşamda geçerli olanlar ise ne tarihler, ne ilkeler, ne de sonuçlardır’.

deleuze

ayakta kalmak yalnızca ahlâki bir hareket. yalnızca ahlâki olanların varlıklarının bir değeri olur. varlıklarının ve okumalarının.

yazı üslupla mümkün. yazıyı yazı yapan, çekiciliğidir, üsluptur. deleuze’e göre, iyi okuma biçimi, kitabı tamamen mahkûm etmektir, iyi okuma biçimi, metine, müzik dinler gibi, bir film seyreder gibi, davranmaktır.

hayat, zarafet, sağlık ve yaşamak sanatı, üç olayın aynı anda bir arada olması ile mümkün. zarif, sağlıklı ve iyi yaşamayanın bir hayatı olmaz, ölüdür, taklitçidir. zarafet, çekicilik. sağlık, doğa. iyi yaşamak, sanat. hayat, neşenin varlığı ile onaylanır.

bilgi ideali, okuma önündeki büyük engel. bir büyük engel daha var: hakikatin keşfi. ideal, hayatın reddedilmesine yol açan büyük tehlike. hakikatin şimdi/ burada maddileştirilmesi bir keşif imgesini oluşturur. diğer engel.

üç şey. sanatçı. doktor. mühendis. yalnızca sanatçı ve doktor hayatta kalır. sanatçı, araştırmacı değildir, yorumlayıcıdır. doktor, değerlendirmecidir. alışkanlıkların radikal bir şekilde değiştirilmesi Okumaya devam et

anlatmak..

23 Eki

-Cenk ÖZKÖMÜR-

“kendinden dışarı çıkarak bir şey ele geçiremezsin”
kafka

her şeye rağmen, bazı figürleri sevdim, gerçekten seviyorum, her şeyin, kendin dâhil, sadece bir figür olduğunu kabullendiğinde, iş kolaylaşıyor. hayat.

eve dönüyordum, kapıda karar değiştiriyorum, yürümem lâzım, yağmur hafif hafif yağıyor, epeyi yürüyorum, kulaklık kulağımda, zeki müren dinliyorum, puro bulamıyorum, sigara var, sigara içmek ile öpüşmek arasında bağ kuran bir ben miyim, bilmiyorum, açık bir yer buluyorum, restoran gibi, önünde masalar, kalabalık, yağmur artmıyor, sevimli kız geliyor, garson, bira istiyorum, sigara ve bira, durmadan içiyorum, karnım aç, dört bira içmiş olmalıyım, beş ya da, okuyacak konuşacak hiçbir şey ve kimsesiz, telefonuma notlar alıyorum, sigarayı sevmiyorum, garson süratime şaşırmış olmalı, beethoven çalıyor, arkamdaki kadın bağırmaya başlayınca masadakiler Okumaya devam et

Haşmet Babaoğlu’ndan bir paragraf..

23 Eki

Bir mutluluk peşinde koşanlar var, bir de huzur peşinde… Birinciler epeyce harcama yapmak zorunda kalıyorlar, ikinciler ise bu yolda kendilerini harcıyorlar! Ama iki kesim de bir türlü hedefe ulaşamıyor. Çünkü mutluluk yaşanan bir şey olmaktan çıkıp sahip olunan bir şeye dönüşmüş! Sonu yok yani! Hep eksiklik, hep tatminsizlik! Huzur ise şu baştan ayağa huzursuz dünyada ancak hayali kurulabilen bir şey! Huzuru bulduğunu iddia edenlere bakıyorum: Yeryüzü gerçeklerinden kaçmayı; insan acısını yok saymayı, gözü açık halde uyumayı “huzur” sanıyorlar.

Sabah, 23 Ekim 2011

Müslüman Saati

22 Eki


-Ahmet Haşim-

İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilaların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır.

Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslûb-ı hayata göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok münasebettar bir hesaba tebaan, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takribi bir sıhhatle, haberdar ederlerdi. Zaman namütenahi bahçe ve saatler, orada açan, gâh sağa gâh sola mail, güneşten rengârenk çiçeklerdi.

Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkâtın kırmızı, sarı ve lacivert ateşleriyle yol yol boyalı, azim bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanılmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, Okumaya devam et

Antalyalı genç kıza

17 Eki


-Ahmet Hamdi TANPINAR-

Mektubunuza vaktinde cevap veremedim. Maalesef kâtibim yok. Halbuki şair, muharrir ve üniversite hocası olarak işim epey fazla. Lise sınıflarını, vaktiyle efsanevî denebilecek uzak bir çağda, yani 1918-1919 yılları arasında, benim gibi Antalya’da okuyan ve beni merak eden bir genci hiçbir şekilde bekletmek istemezdim.

Edebiyatı gerçekten seviyor musunuz? Eserlerimle temasınız var mı? Buralarını bilmiyorum. Mektubunuzda beni lâyıkıyle okuduğunuzu gösteren bir emareye rastlamadım. Yalnız, lise talebesisiniz ve Antalya’dasınız. Yani 1918-1919 yılları arasında aşağı yukarı benim yaşadığım hayatı yaşıyorsunuz. İşte size bunun için yazıyorum. Bulunduğunuz memleketin, belki de orada doğdunuz, hayatımda mühim bir yeri vardır. Sizin sahillerinizde, o denize bakarak, o lodos dalgalarını seyrederek, benim gençliğimde şimdikinden çok az Okumaya devam et

Hasta kimdir?

15 Eki


-Ulus Baker-

“hastalık hayata bir bakış tarzıdır.” (g.d.)

Michel Foucault’nun eserinin ülkemizde pek tanındığını söyleyemeyiz, tanınmasına hizmet edebilecek tercümelerinin oldukça itici ve anlaşılmaz olduklarını da itiraf etmeliyiz, son olarak onun “postmodern” bir düşünür olarak uzak tutulması gerektiği fikrine yalnızca batılılaşmanın karşıtı islami-muhafazakâr yazarların alayla bakmaları da yeterince manidar, böyle bir fikir ülkemizde genelde sol entellektüeller tarafından paylaşılıyor ve Türkiye gibi bir ülkede yaşayabilmek için iktidarlara karşı verilmesi zorunlu olan mücadeleler boyunca en azından birkaç noktada işe yarayabilecek olan bir düşünce ne yazık ki birtakım klişelere pek kolay feda ediliyor, oysa Foucault’nun büyük bir “doğruculukla” tasvir etmeyi başardığı “modern” denilen bütün bu kurumlar, önce modern askeri kışla sistemini, ardından önce askeri sonra “sivil” hastaneyi, sonra zorunlu okulu, hapishaneyi ve bütün bu “disiplin” kurumlarını ithal eden bu satırları yazan kişi değil, Foucault’nun “postmodern” düşüncesini bu türden “disiplin” kurumlarının baskıları altında inlemekte olan koskoca bir nüfus için bir “lüks” olarak uzakta tutmaya çalışmak olsa olsa şuna varır: bugün artık her bakımdan “sorunlu” oldukları besbelli olan bu kurumlara “içkin” olan bir eleştiri de vardı; bu eleştiri ta başlangıçtan beri işin içindeydi; ve biz kurumları pekala ithal etmişken bu eleştiriyi ithal etmemeyi makul görüyor haldeyiz…

“kurumları ithal etmişken, kurumların eleştirisini ithal etmemeyi makul görür haldeyiz”

 

ülkemizde de bu kurumlar en az batıdaki benzerleri kadar sorun yaratıyorlar, bunu f-tipi cezaevleri meselesinde oldukça can-yakıcı bir şekilde hissettik, hiçkimse bugünlerde dokunulamaz tek kurum olarak orada duran askeriye dışında eğitim sistemimizin, hastanelerimizin, ıslahevlerimizin ve benzeri kurumlarımızın çalıştığını, eğer yüzsüz bir bakan veya üst düzey bürokrat değilse söyleyemiyor, bunun nedeni sadece bu kurumların “kötü”, “hastalıklı” ya da “mahkum edilmiş” yaşantıların dünyası olmalarından gelmiyor, aksine oralarda sunulan “hizmetlerin”, yani bu kurumların kendi önlerine biçimsel olarak koymuş oldukları amaçlara eriştirecek yolların ve yöntemlerin yeterince işlemediklerinden yakınıyor, reform talebiyle ortaya çıkmayan hiç bir kurum yok gibi.

” disipline dayalı kurumlar sanki reform talepleriyle doğmuşlar”

Foucault’nun ironik bir şekilde altını çizdiği gibi, bütün bu “disipline dayalı” kurumlar sanki Okumaya devam et