Archive | Kasım, 2011

Gerçek bir kadını beklemek

27 Kas

-Emre DEMİR- 


Seni ben kallavi sokağında gördüm

Bir kadın. Gerçek kadın tek bir kadındır. Kadının gerçekliğine ikna olunan süre zarfında, dünyadaki tek kadın odur. Sonra bir başka gerçek kadın ortaya çıkar. Önceki de, şimdiki de, gerçektir. Gerçek değişkendir. Gerçeğe göre değişmek gerekir. Hakikate vakıf olmak, mutlak bir gerçeği keşfetmek değil, an be an değişen gerçeğe göre pozisyon almak. Kadını gördüm, onayladım.

Sen beni görmedin, görmedin

Kadın beni görmedi. Belki gördü, belki görmedi. Görüp görmemesi mühim değil. Kadın bana bakmadı. Bakmadan görmüş olabilir. Öyle olmuştur. Gerçek bir kadın, kendisini izleyen erkeğe kamera muamelesi yapar. Erkeğin, kadının gerçekliğine ikna olduğu süre zarfında, kadın bir oyun oynar. Sinemada oyuncunun kameraya bakmaması gibi, kadın, kendisini izleyen erkeğe bakmaz. Kameraya bakmak, dramayı bozar. Erkeğin, kadının “gerçeklik” oyununu bozabilmesi için, öznel kamera konumuna geçebilmesi gerekir. Bu durumda, kadın erkeğe senaryonun bir parçası olarak bakacaktır.

Kapıları çaldım adını sordum

Söylemediler öğrenemedim

Seni ben kallavi sokağında gördüm

Bir daha görmedim bilmedim

Gerçek bir kadın, tek bir kez görünür. İkinci kez karşınıza çıkan kadın, Okumaya devam et

“Yorumlamak, dünyayı yoksullaştırmaktır”

27 Kas


-SUSAN SONTAG-

Şöyle bir görünüp kayboluveren bir şeydir içerik, şim­şek çakması gibi bir karşılaşma. Küçücük, çok küçü­cük bir şeydir.

WILLEM DE KOONING, bir söyleşide

Görünüşe bakarak yargıda bulunmayanlar yalnızca sığ kişilerdir. Dünyanın gizemi görünenlerdedir, görünme­yenlerde değil.

OSCAR WILDE, bir mektupta

En erken sanat deneyimleri büyük olasılıkla şarkı söylemeye, büyüye benzer bir nitelik taşıyordu; sanat ayin için bir araçtı. İlk sanat kuramında, Yunan düşünürlerinin sanat kuramında, şa­milin bir mimesis, gerçeğin taklit edilmesi olduğu ileri sürülüyordu.

Sanatın değerinin ne olduğu yolundaki o garip soru işte bu nokta­da ortaya çıktı. Çünkü taklit kuramı, kullandığı terimler gereği, sanattan kendisini gerekçelendirmesini bekliyordu.

Kuramı ortaya atan Platon’un bunu, sanatın değerinin kuşkulu ol­duğunu belirtmek için yaptığını düşünebiliriz. Platon, sıradan maddi şeylerin kendilerini de taklit nesneleri olarak gördüğünden, aşkıncı biçimlerin ya da yapıların taklitleri, bir yatağın en iyi yapılmış resmi bile, ancak “taklidin taklidi” olacaktı.Platon’a göre sanat ne özellikle yararlı bir şeydir (resmedilmiş yatağa uzanıp uyuyamazsınız), nede tam anlamıyla gerçektir. Aristoteles’in sanatı savunmak üzere ileri sürdüğü savlar da, Platon’un her türlü sanatın özenli bir trompe l’œil (göz aldanması) bu yüzden de bir yalan olduğu bu yüzden de bir yalan olduğu görüşünü gerçek anlamda sarsmaya yetmez. Ne var ki Aristoteles, Platon’un sanatın yararsız olduğu yolundaki fikrini çürütür. Aristoteles’e göre, yalan olsun olmasın sanatın belli bir değeri vardır, çünkü sanat bir tür tedavi biçimidir. Sanat gene de yararlıdır diyerek sürdürür Aristoteles karşı savını; tehlikeli duy­gulan uyandırıp bunları arıttığı için, sağlık açısından yararlıdır.

Platon ve Aristoteles’te taklitçi sanat kuramı, Okumaya devam et

İtalyan Düşü

24 Kas

-Rüşdü Paşa-

‘Her insan düşünde yakın geçmişi

ve yakın geleceği görmesini olanaklı kılan

küçük bir kişisel sonsuzluğa sahiptir’.

Borges

Avrupa, batıyor. Bir dalga var. Çöküş, iktisadidir. Politika, çıkış için devrede.

İtalya, geç yolunu buldu. Zenginleşti. Bugün krizde. Kriz bir bitiş olur ise herşey kısa sürmüş olacak. Tıpkı bir düş olayının kısa sürmesi gibi.

Birçok ülkede iktidardakine iktidarı kaybettiği ânda tepki gösterilir, gösteriliyor. Teori var ve teori ile pratik aynı yerde ve tek-bir şeydir. İtalya’da öyle oldu. İtalya’da bir devir kapanıyor, fail iktisadidir, İtalyan milleti mutsuz ve umudsuzdur, ancak, Berluscony’yi, İtalyanlar iktidardan uzaklaştırmadı, açıklayıcı değişken, ‘piyasalar’ görüntüsü altında, Almanya ve Fransa oluyor.

İtalyan kültürü, iktidar karşısında sessiz kalıyor, Mussolini ve Craxi, bir, iktidarda rahat ettiler, iki, birden düştüler, İtalyanlar düşenleri yuhalamaya bayılırlar, Mussolini, Craxi ve Berluscony, İtalya’da sermaye ve medyayı kontrol etti, çok güçlü idiler, iktidarları uzun sürdü, birden gittiler, iktidarda güçlü idiler, gidişleri âni oldu, oluyor, teori geliştirmeli, öğretici ve yarın için açıklayıcıdır. İtalya tarihi olarak belirlenen bir iktisattır.

Değişiklik, iktidar değişikliği, sistemin dışından geldi, İtalyan iktisadı, Okumaya devam et

Borges: “Asıl istediğim tek bir kişiye ulaşmak ve bu kişi ben olabilirim”

22 Kas

Bay Borges, kısa süre önce Charles Eliot Norton Şiir Profesörü olarak Harvard Üniversitesinde görev yaptınız. Oradaki öğrencilerle ilgili izlenimlerinizi merak ediyorum.

Borges: Öğrencileri çok ilgili buldum. İçlerinden birisi benim zımbırtılarımın bir parodisini yaptı ve ben de karakterler arasındaydım. Ayrıca çok hoş şiirlerini de verdi bana. Mesel bu –bunları yazmış olmayı isterdim, herkes de aynısını isteyecektir- bu mısraların 17. veya belki 18. yüzyılda yazılmamış olması çok yazık: “Öylesine temizdi ki zambaklar onun gülleriydi.”

 

Yazmaya şiir ve denemelerle başladınız ve çok ciddi bir hastalı­ğın ardından hikâye yazmaya başladınız. Diğerlerine tercih et­tiğiniz bir tür var mı?

 

Borges: Şey, sanırım özünde hepsi aynı. Aslında ne yazacağımı veya ne türde yazacağımı -bir makale, hikâye, şiir, serbest uyaklı şiir olabilir- önceden bilmem, ilk cümleyi bulduğumda anlarım ancak; ilk cümle biçimi oluşturduğunda. Sonra aradığım ritmi bulurum. Ve de­vam ederim. Ama şiir yazmakla düz yazı yazmak arasında, en azından benim için, önemli bir fark olduğunu san­mıyorum.

Yani form ve içeriği yazarken şekillendiriyorsunuz?

Borges: Evet. Bir şey yazacağımı hissettiğim zaman sakinleşirim ve beklerim. Sonra Okumaya devam et

Sanat uzun, hayat kısadır..

20 Kas

-Proust-

Sanat uzun, hayat kısadır; buna karşılık ilham kısaysa, tasvir etmesi gereken duyguların da pek daha uzun olmadığını söyleyebiliriz. Kitaplarımızın taslağını çizen, tutkularımız, kaleme alan ise, aradaki dinlenme süreleridir.

İlham yeniden doğduğunda, tekrar çalışmaya koyulabielceğimiz zaman, bir duygu için bize modellik etmiş olan kadın artık bizde o duyguyu uyandırmaz. Aynu duyguyu başka bir kadına bakarak tasvire devam etmemiz gerekir; insan açısından bu bir ihanet olsa da, edebiyat açısından, bir eserin hem geçmiş aşklarımızın hatırası, hem de yeni aşklarımızın kehaneti olmasını sağlayan duygularımız arasındaki benzerlik sayesinde, bir insanın yerini başkasıyla doldurmamızda pek bir sakınca yoktur.

Bir yazarın kimden bahsettiğini tahmin etmeye çalışan incelemeler, bu yüzden anlamsızdır. Çünkü doğrudan itiraflara dayalı bir eser bile, en azından yazarın hayatındaki çeşitli olayları birbirine ekler; önceki olaylar esere ilham vermiştir, sonraki aşklar, onların özellikleri öncekilerin kopyası olduğu için de, sonraki olaylar aynı çizgiyi izler.

Kaynak: Yakalanan Zaman, yky, S.213

Kendi yüzümü gösteriyor bakışlarım..

20 Kas

-Fernando Pessoa-

Bir roman kahramanı, okunmuş bir hayat olup çıktım. Hissettiğim her şey, sadece ve sadece (bütün çabalarıma rağmen), yazılmak üzere hissediliyor. Ne düşünürsem anında kelimelere dökülüyor, imgelere karışarak bozuluyor, belli ahenklere kavuşuyor, ne var ki o ahenkler de çoktan başka şeye dönüşmüş oluyor.

Kendimi durmadan silbaştan kurgulamaktan mahvoldum. Kendimi düşünmekten düşüncelerim haline geldim, ama artık ben değilim. Kendime iskandil salladım, sonra iskandili bırakıverdim elimden; ömrüm, derin miyim, değil miyim diye düşünmekle geçiyor, ama artık bakışlarımdan başka iskandilim yok, baş döndürücü bir kuyunun kara aynasında, kendi yüzümü gösteriyor bana bakışlarım, yüzü onu seyretmemi seyrediyor.

Kaynak: Huzursuzluğun Kitabı, Can, S.196

Mürteci Mimari

15 Kas

-Ahmet Haşim-

“İttihat ve Terakki” yalnız siyasî bir fırkanın adı değildi; yarım yamalak tarihî malumatın ve ham bir zevkin menbalarından akıp gelen ilmî ve bediî bir cereyanın da ismiydi. Bir taraftan, sözde inkılâpçı ve yenilik taraftarı olan İttihat ve Terakki edebiyatı, diğer taraftan, ruh ve manada garip bir maziperestlikle malûldü: Bu edebiyat “hâl”den müteneffir, “mazi”ye hayran, “şehir”den mütehâşi, “köy”e doğru girizandı.

Çoban türkülerinin şaheserleri yendiği ve tozlu kıyafethanelerden fırlayan kırmızı şalvarlı hortlakların tiyatro sahnelerinden taşarak, korkunç bir maskara alayı halinde hayata akın ettiği zamanlar, “merkez-i umumî”nin iyi günlerine tesadüf eder.

İttihat ve Terakki, edebiyata bir köylü kıyafeti düzüp ağzına da yeşil kamıştan yontulmuş bir de düdük verirken, mimariye de bir cübbe ve bir sarık giydirmişti: Bu siyasetin mimarisi türbe ve medreseyi taklit eder. İşte o tarihten beridir ki İstanbul’un her tarafında bu biçim binalar inşa etmek ve bu mimariye de “Milli Mimari Rönesansı” ismini vermek adet oldu. Hâlbuki “nevzat” dedikleri, hakikatte, sâlhurde bir ihtiyar idi.

*
Asrımızın kendine mahsus bir mimarisi olmadığı ve Okumaya devam et