Borges: “Asıl istediğim tek bir kişiye ulaşmak ve bu kişi ben olabilirim”

22 Kas

Bay Borges, kısa süre önce Charles Eliot Norton Şiir Profesörü olarak Harvard Üniversitesinde görev yaptınız. Oradaki öğrencilerle ilgili izlenimlerinizi merak ediyorum.

Borges: Öğrencileri çok ilgili buldum. İçlerinden birisi benim zımbırtılarımın bir parodisini yaptı ve ben de karakterler arasındaydım. Ayrıca çok hoş şiirlerini de verdi bana. Mesel bu –bunları yazmış olmayı isterdim, herkes de aynısını isteyecektir- bu mısraların 17. veya belki 18. yüzyılda yazılmamış olması çok yazık: “Öylesine temizdi ki zambaklar onun gülleriydi.”

 

Yazmaya şiir ve denemelerle başladınız ve çok ciddi bir hastalı­ğın ardından hikâye yazmaya başladınız. Diğerlerine tercih et­tiğiniz bir tür var mı?

 

Borges: Şey, sanırım özünde hepsi aynı. Aslında ne yazacağımı veya ne türde yazacağımı -bir makale, hikâye, şiir, serbest uyaklı şiir olabilir- önceden bilmem, ilk cümleyi bulduğumda anlarım ancak; ilk cümle biçimi oluşturduğunda. Sonra aradığım ritmi bulurum. Ve de­vam ederim. Ama şiir yazmakla düz yazı yazmak arasında, en azından benim için, önemli bir fark olduğunu san­mıyorum.

Yani form ve içeriği yazarken şekillendiriyorsunuz?

Borges: Evet. Bir şey yazacağımı hissettiğim zaman sakinleşirim ve beklerim. Sonra beklediğim şey gelir. Ve kurcalamamak için elimden geleni yaparım. Ve sonra ortaya çıkan şeyi yazarım. Abartılı, süslü yazmaktan ve bu tür şeylerin hepsinden kaçınırım, çünkü bunların kusur olduğunu düşünüyorum. Ve bazen ortaya bir şeyçıkar bazen çıkmaz, bu benim elimde değil. Şansa bağlı.

Bir tür ilham…

 

Borges: Bence ilham çok çok iddialı bir ifade

Bu süreç hayatınızda düzeni olan bir şey midir?

 

Borges: Hayır, gelir ve gider. Bazen hiçbir şeyin gelmediği kısırlık dönemleri olur. Ama bu dönemlerin geçici olduğunu bilirim. Kimi zaman kendimi bütünüyle tükenmiş hissediyorum, artık hiçbir şey yazamayacağımı hissediyorum sonra biliyorum ki içimde bir şey şekilleniyor. Ve o esnada hareketleniyor; su yüzüne çıkıyor ve ben onu duymak için elimden geleni yapıyorum. Ama bunun mistik bir yanı yok Sanırım bütün yazarlar yaşıyordur bunları.

Personal Anthology (Kişisel Antoloji) hakkında yazdığı yazı­da John Simon realite ile illüzyon ayrımını yapan pek çok yaza­rın aksine sizin eserlerinizde realitenin illüzyon, ve illüzyonun realite, bu ikisinin bir ve aynı şey olduğuna işaret ediyor.

Borges: Bir ayrım yapabileceğimizi sanmıyorum. Çünkü ayrım yapabilmemiz için gerçek olup olmadığımı­zı bilmemiz gerek. Ve öyle sanıyorum ki filozoflar yakla­şık son 2.000—3.000 yıldır bu konuda tartışıp didiştikleri­ne göre hükme varmak bana düşmez.

“Gerçekdışı şey” veya “gerçekdışı olay” ifadelerini ele alalım — ki bu ifadeler de çelişkili. Çünkü bir şeyden söz edebiliyorsak, hattâ hayal edebiliyorsak o şey gerçektir. Tabiî eğer “gerçek” kelimesine başka bir anlam yüklemiyorsanız. Ama bir şeyin nasıl gerçek olmayabileceğini bilmiyorum. Hamlet’in meselâ Lloyd George kadar ger­çek olmaması için hiçbir sebep göremiyorum.

Fantastik edebiyatla ilgileniyorsunuz. Bu ilgi fantastik olan için de söz konusu mu?

Borges: Fantastik yazmayı ve fantastik okumayı se­viyorum elbette. Ama fantastik dediklerimizin gerçek olabileceğini, gerçek semboller olabileceğini düşünüyo­rum. Kasıtlı olarak yazmıyorum. Aksine, duygularımın veya düşüncelerimin ifadesi şeyleri yazıyorum. Yani bir anlamda fantastik hikâye yalnızca durumları tasvir eden bir hikâye kadar, hatta ondan da fazla gerçektir. Çünkü sonuçta şartlar değişir ve semboller kalır. Semboller hep oradadır. Buenos Aires’teki bir sokak köşesi hakkında yazarsam o bildiğim sokak değişebilir. Ama eğer labirentler, aynalar, gece, kötülük veya korku hakkında yazar­sam bunlar kalıcı şeyler — hep hayatımızda olacak şeyler. Yani bir bakıma fantastik eserlerin yazarları gazetecilerin yazdıklarından çok daha gerçek şeylerden bahsediyordur. Çünkü gazeteciler her zaman sırf kazalardan ve olaylardan bahseder. Ama tabii hepimiz zaman içinde yaşıyoruz. Bence fantastik olan hakkında yazarken zamandan kurtulmak ve sonsuz şeyler hakkında yazmak istiyoruz. Sonsuzluğa erişmek için çabamız nafile olsa da elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz.

 

Pirandello’yla herhangi bir biçimde benzerliğiniz olduğunu dü­şünüyor musunuz?

 

Borges: Pirandello’yu çok beğeniyorum. Yani mese­lâ oyuncularla izleyici arasındaki o oyun. Ama bu oyunu onun bulduğunu sanmıyorum. Çünkü bir bakıma Cervantes’te de bu oyunu görüyorsunuz. Cervantes’te ka­rakterlerin Don Kişot’u okuduklarını hatırladınız mı bil­mem. Ve bazı karakterlerin de Cervantes’ten söz ettikleri­ni, hatta onunla alay ettiklerini. Bu aynı oyun.

 

Peki ya E. T. A. Hoffman gibi insanlar ve Alman romantikler? Onlara bir yakınlık duyuyor musunuz?

 

Borges: Hoffman’a hayranlık duymak için elimden geleni yaptım ama beni hep bozguna uğrattı. Çünkü onun çok sorumsuz olduğunu düşünüyorum. Ayrıca çok eğlenceli de bulmuyorum. Lewis Caroll için de sorumsuz diyebilirsiniz ama o ilgimi çekiyor, Hoffman çekmiyor. Ama elbette bu benim kendi hatam yahut aykırılığım di­yeyim.

 

Hoffman’ın sorumsuzluğundan kastınız nedir Bay Borges?

 

Borges: Şey, eski moda ve bir hayli yapay Amerikan argosuyla ifade edecek olursam kendini acındırmakla suçlayabilirim onu. Poe’ya korkunun sorulduğunu hatır­lıyorum; onun anlattığı korkunun Alman Romantiklerden geldiğini düşünüyorlardı. “Korku Almanların değil ruhundur.” diye cevap vermişti. Sanıyorum ki kendi hayatı yeterince berbattı, korkuyu kitaplarda aramasına gerek yoktu.

 

Yazmaktaki gayenizin “bazı felsefî sistemlerin edebi imkanlarını araştırmak” olduğunu söylemiştiniz.

Borges: Pek çok insan benim bir düşünür, bir filozof, hatta bir mistik olduğumu düşünüyor –elbette ancak şükran duyabilirim bunun için onlara. İşin aslı şu ki ger­çekliği karmaşık bulsam da — aslında sürekli daha kar­maşık bir hal aldığını düşünüyorum — kendimi asla bir düşünür olarak görmüyorum. İnsanlar hikâyelerimde bunlara yer verdiğim için kendimi idealizme, solipsizme veya kabala doktrinlerine adadığımı düşünüyorlar. Ama ben yalnızca bunlarla neler yapılabileceğini anlamaya ça­lışıyorum. Öte yandan bunları ilgi duyduğum için kullandığım söylenebilir. Bu doğru elbette. Ama aslında ne­rede olduğumu bilemeyecek kadar — idealist miyim de­ğil miyim? — karışık zihnim. Ben yalnızca bir edebiyatçı­yım ve bunlarla elimden geleni yapıyorum.

 

Kendinize ait bir dininiz var mı?

Borges: Hayır, yok ama olmasını umuyorum. Elbet­te, Tanrı’ya inanabilirim, Matthew Arnold’un söylediği anlamda, dürüstlük adına yaratmadığımız bir Tanrı’ya. Fakat sanırım bu biraz fazlaca belirsiz. Galiba biraz da­ha açıklama istersiniz bu konuda. Benim için Tanrı’dan bahsedecek olursak Tanrı’yı bir insan olarak düşünmek­ten hoşlanmadığımı söyleyebilirim, her ne kadar insan­ları sevsem ve muhtemelen kendim de bir insan olsam da. Ama ahlâkla, benim yaptıklarımla fazlaca ilgilenen bir Tanrı’nın işine yarayacağımı sanmıyorum. Tanrı’yı bir çeşit maceracı olarak düşünmeyi — hatta Wells’in düşündüğü gibi — veya belki içimizde bilmediğimiz bir amaca yönelmiş olduğunu düşünmeyi tercih ederim. Kıyamet gününe inanabileceğimi sanmıyorum; ödül ve cezalara, cennet veya cehenneme inanmam zor. Sonelerimden birinde yazdığım gibi — bu konuda hep kendi­mi veya birilerini taklit ediyorum gibi geliyor — cennet veya cehenneme ve hatta ölümsüzlüğe layık olmadığımı düşünüyorum. Demek istediğim gerekirse ölümsüzlüğü kabullenebilirim. Ama — eğer âhiret diye bir şey varsa –Borges ve onun bu dünyadaki tecrübeleri hakkında hiçbir şey bilmemeyi tercih ederim Ama kimliğin hafızaya bağlı olduğunu sanıyorum Ve eğer hafızam silinirse ben var olur muyum — yani aynı insan olur muyum bilmiyorum. Elbette bu meseleyi çözmem gerekmiyor. Bu Tanrı’nın işi, eğer varsa. Yani Tanrı’dan veya varsa tanrılardan bana ölümsüzlük verirlerse unutma şansı vermelerini de istiyorum.

 

Sanırım başka birisi olarak bir kez daha dünyaya gelseydiniz Borges okumak ilginizi çekmezdi.

Borges: Şey, okumazdım, edebiyat için daha iyi bir gelecek umut ediyorum.

 

İzin verirseniz sormak istediğim bir başka Alman, Rainer Ma­ria Rilke hakkında ne düşündüğünüz.

Borges: Bilmem. Fazlaca itibar gördüğüne ilişkin bir his var içimde. Onun çok hoş bir şair olduğunu düşünü­yorum. Bazı eserlerini ezbere bilirim veya en azından bir zamanlar bilirdim. Ama ona hiçbir zaman fazlaca ilgi duymadım. Ama Alman yazarlardan söz etmem gerek­yorsa bahsedebileceğim bir Alman var. Ve sanırım hayatımın büyük kısmını onu defalarca okuyarak geçirdim. Önce İngilizce, şimdi de Almanca. Bu yazar tahmin edebileceğiniz gibi Arthur Schopenhauer. Bir filozofu, bir metafizikçiyi seçmem gerekirse Schopenhauer’u seçerdim. O da olmazsa, memnuniyetle, Berkeley veya Hume’a başvururdum. Yani gördüğünüz gibi gayet eski kafalıyım, Ama ben Schopenhauer’ın on sekizinci yüzyıl insanı olduğunu düşünüyorum. Bence hoş üslubu — benim için “hoş” kelimesinin anlamı büyüktür — ve kullandığı ironi on dokuzuncu yüzyıla değil, on sekizinci yüzyıla özgü. Alman çağdaşlarının kullandığı hantal dile ait değiller. Bir anlamda hepimizin bildiği üzere nefret ettiği Hegel ve Fichte’nin değil, Gibbon ve Voltaire’in çağdaşıydı o.

Bay Borges, bir şekilde sürrealizme borçlu olduğunuzu düşünüyor musunuz? Ultraizm dolayısıyla veya başka şekilde.

Borges: Şey, aslında sürrealizm hakkında fazlaca şey bilmiyorum. Ama ultraizmden daha iyi oldu ümit ediyorum, çünkü Ultraizm tam bir zırva ve saçmalıktı. Bu çoğu eski Ultraistin hissettiği şeydir. Çocukça bir şa­kadan ibaretti ve umuyorum ki bunu aştık. Ama yine de bazen yazarken çok aptalca metaforlar kullanıyorum ve bi­liyorum ki bu benim pusuda bekleyen ve yazdığım her şe­yi mahvetmek için uğraşan eski halim, 1920’lerdeki halim.

Peki bu metaforları ne yapıyorsunuz, fırlatıp atıyor musunuz, yoksa kullanıyor musunuz?

 

Borges: Saklıyorum, muhayyel yazarlara atfediyo­rum bu şekilde onları parodi için kullanıyorum. Çünkü bir şekilde kullanmam gerek bunları. Ve belki gizliden gizliye seviyorum o metaforları.

İlginizi çeken, yakınlık duyduğunuz çağdaş yazarlar var mı?

 

Borges: Şey, eğer çağdaş yazarlardan söz etmem ge­rekirse, aklıma Platon, Sir Thomas Browne, Spinoza, Tho­mas de Quincey, Emerson ve elbette Schopenhauer gelir. Belki, neden olmasın? Angelus Silesius, Flaubert gelir. Bu böyle devam eder. Ama burada ben yalnızca Ezra Pound’un söylediğini tekrarlıyorum: “Sanatın bütünü çağ­daştır.” — ve bence haklıydı. Bir adamın, sırf benimle aynı yüzyılda yaşama tecrübesini paylaştığı için yıllar önce ölmüş bir adamdan daha kıymetli olmasına anlam vere­miyorum. [Sonuçta bir yazarı okuyorsam o çağdaştır — yani bugüne aittir.] Yani bence “modern” kelimesinin bir anlamı yok ve “çağdaş” da “modern”in eşanlamlısı. Bence her ikisi de anlamsız.

 

Edebiyat ve felsefe bilginizle tanınıyorsunuz. Sizin için anlam­lı olan başka sanat dalları var mı, resim veya müzik?

Borges: Şey, müzik konusunda çok cahilim. Ancak cehalelimi mazeret gösterebilirim. Ama Bioy Casares ve ben yazarken müzik dinliyorduk. Ve bazılarının bizi harekete geçirdiğini, bize bir tür güç, tutku, kuvvet verdiğini fark ettik. Bu eserleri dinlerken daha iyi yazıyorduk. Sonra kimin eserleri olduğunu anladık. Bunlar Brahms’ın eserleriydi. Müzik hakkında bütün bildiğim bu. Bilgim burada bitiyor. Ama bir bakıma Brahms’a şükran borçluyum. Çünkü onun müziğini dinlerken daha mutlu, daha güçlü ve daha tutkulu hissediyorum kendimi. Bu lütuf için ona teşekkür etmeliyim sanırım. Ama tabiî bu lütfü anlamıyor ve izah edemiyorum.

 

Bay Borges bir konu çok nadir yer buluyor eserlerinizde; cinsel­lik. Bunun sebebi nedir?

Borges: Sanırım sebebi bu konuda çok fazla düşün­mem. Yazarken kendi duygularımdan kurtulmaya çalışı­yorum. Sanırım sebebi bu. Ama bir başka sebebi daha var. Bu da konunun tümüyle tüketilmiş olması ve artık benim yeni veya ilginç bir şey söylememin mümkün olmaması. Ele aldığım diğer konuların da tüketilmiş oldu­ğunu düşünebilirsiniz. Meselâ yalnızlık, kimlik. Ama yi­ne de zaman ve kimlik meseleleriyle yapabileceklerimin Blake’in “Hayallere cinsel bir nifak sokmak, hayat ağı üzerinde gözyaşı dökmek” diyerek bahsettiği konudan daha fazla olduğu fikrindeyim. Hayallere cinsel nifak katıp katmadığımı bilmiyorum. Öyle olduğunu sanmıyo­rum. Ama sonuçta benim işim hayaller dokumak. Sanırım malzemeyi seçme şansım olmalı.

Paris Review‘le yapılan bir röportajda okuyucuya ulaşma kaygınızla alay etmiştiniz, ilk kitabınızın sadece 37 nüsha sattığı­nı ve bundan hoşnut olduğunuzu çünkü o 37 insanla kendinizi özdeşleştirme fırsatı bulduğunuzu söylemiştiniz.

Borges: Çünkü sonuçta bin nüsha satmakla hiç satmamak aynı şey, değil mi? Sonsuz ve sıfır birleşir. Ama 37 kişi böyle değil; — yüzleri, hayat şartları, zevkleri, nefret ettikleri, yakınları olan insanlar. Bu yüzden 37 nüsha satınca çok memnun oldum. Ama abartıyor da olabilirim, 21 veya 17 de olabilir.

 

Sizin için geniş bir kitleye ulaşmak gerçekten bu kadar önemsiz mi?

Borges: Bence asıl islediğim tek bir kişiye ulaşmak. Bu kişi ben olabilirim, bütün bildiğim bu. Benim ülkemde yazarların okura ulaşma kaygısı yoktur. Belki okur bulamayacaklarını bildikleri içindir. Alçakgönüllülük değil kendini bilmek. Ama bir yazarın çok ünlü olmaması onun yararına. Çünkü bir ülkede yazarın ünlü olma imkânı varsa, ün için kalabalığın istediği gibi yazar. Ama kendi ülkemde ben, kendim ve belki birkaç arkadaşım için yazıyorum, bu yeterli gelmeli. Ayrıca yazdıklarımın kalitesini de yükseltebilir. Ama eğer binlerce kişi için ya­zıyor olsaydım onların hoşuna gidecek şeyler yazardım. Ve okurlar hakkında hiçbir şey bilmediğim için onlar hakkında belki kötü bir fikir edinebilirdim, bunun çalış­malarıma bir faydası olacağını sanmıyorum.

 

Pek çoğumuzun son dönemde sanattaki — genel olarak sanat dallarındaki — yönelimlere ilişkin kaygıları var, Ortega’nın deyimiyle sanat dallarında yabancılaşma olabileceği hissi var. Siz tehlike seziyor musunuz?

Borges: Bu tehlikenin bilhassa bugün geçerli olması için bir sebep göremiyorum. Sonuçta binlerce insan yazı­yor, bunların arasından birkaç yazar çıkarsa bu yeterli ol­malıdır. Demek istediğim biz geçmişe hayranlıkla bakı­yoruz, çünkü Shakespeare, Marlowe ve başka isimler var­dı. Ama sonuçta bize ulaşan isimlerden bahsediyoruz. Sa­nırım her dönemde sanatın bayağılaştığı söylenebilir. Ama gelecekte okunmaya değer bir iki yazar yetiştirebiliyorsak, çok sayıda kötü yazarın olmasından endişelenmemeliyiz bence.

 

Kötü yazarların çokluğundan değil de kaliteli sanatın veya kaliteli denen sanatın yöneliminden bahsediyorum, giderek daha fazla bilimsel veya entelektüel olmayan, kendini yok eden ve zaman içinde sanat karşıtı bir eğilime dönüşmesi muhtemel görü­nen değerlerin etkisine giriyor gibi.

 

Borges: Sanatın belirli bir şekilde üretildiğini mi düşünüyorsunuz; meselâ, edebiyatın sadece sözlü olduğu­nu, resmin sadece şekiller, çizgiler, belirli desenlerle uğ­raştığını?

Bence sanatçının teorisine zıt gelişmelidir. Diyelim ki bir yazar çok anlamsız şiirler yazıyor veya diyelim ki tek önemsediği ifade biçimleri ama aynı zamanda çok anlam­lı bir şey söylüyor ya da daha doğrusu öneriyor olabilir. Çünkü sanat çok esrarengiz. Sanata zarar verilebilir mi bilmiyorum. Böyle bir düşünceniz varsa mantığa fazla önem veriyorsunuz demektir. Bana kalırsa yazarken içimizde bir şey teorilerimize rağmen gelişir veya gelişmelidir. Yanı teoriler çok önemli değil bence. Estetik ekolleri­nin çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Onları ne için kullandığınızdır veya her yazarın ne yaptığıdır önemli olan. Bir yazarın kendisini entelektüel veya anti-entelektüel olarak nitelemesiyle ilgilenmiyorum. Benim asıl ilgi­lendiğim onun ortaya çıkardığı şey.

 

Bu noktada ilginiz ne yönde, bu sıralar macera duygunuz sizi hangi yöne sevk ediyor?

 

Borges: Pek çok planım var. Bunlardan birisi sade hikâyelerden oluşan bir kitap yazmak. Sanırım labirent­lerden, aynalardan ve aslında bir başkası olan insanlar­dan çok sıkıldım. Birkaç ay önce Rudyard Kipling’in gençliğinde yazdığı — tabiî, daha sonraları daha kar­maşık kurgularla devam ettiği — çok sade hikâyelerden oluşan Plain Tales from the Hills çalışmasını yeniden okuyordum ve ben de böyle sade bir hikâye yazmayı deneyebilirim diye düşündüm, bir tane yazdım. Ve bu tarzda başka hikâyeler de yazmak istiyorum. Yani basit karakterleri olan hikâyeler — tabiî basit karakter diye bir şey varsa. Planlarımdan biri bu. Diğer planım ise Es­ki İngiliz ve Eski Nors edebiyatları yazmak. Malumat kitabı değil, şiirin Saksonlar ve Norslar için anlamlı ola­bileceğini anlatmayı düşündüğüm, kendi fikirlerime yer vereceğim bir kitap olacak. Yani yazmayı düşündü­ğüm bu iki kitap.

Belki eski kurgularıma da başvurabilirim, kim bilir. Birkaç fantastik hikâye yazabilirim. Ama onlardan uzak durmak için elimden geleni yapacağım. Ancak yazmam konusunda çok ısrarcı olurlarsa yazarım.

Kaynak: Borges’le Söyleşiler, Hazırlayan: Richard Burgin, Paradigma Yayınları,1.Baskı S.107-116, Patricia Marx ve John Simon ile Söyleşi / 1968

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: