“Yorumlamak, dünyayı yoksullaştırmaktır”

27 Kas


-SUSAN SONTAG-

Şöyle bir görünüp kayboluveren bir şeydir içerik, şim­şek çakması gibi bir karşılaşma. Küçücük, çok küçü­cük bir şeydir.

WILLEM DE KOONING, bir söyleşide

Görünüşe bakarak yargıda bulunmayanlar yalnızca sığ kişilerdir. Dünyanın gizemi görünenlerdedir, görünme­yenlerde değil.

OSCAR WILDE, bir mektupta

En erken sanat deneyimleri büyük olasılıkla şarkı söylemeye, büyüye benzer bir nitelik taşıyordu; sanat ayin için bir araçtı. İlk sanat kuramında, Yunan düşünürlerinin sanat kuramında, şa­milin bir mimesis, gerçeğin taklit edilmesi olduğu ileri sürülüyordu.

Sanatın değerinin ne olduğu yolundaki o garip soru işte bu nokta­da ortaya çıktı. Çünkü taklit kuramı, kullandığı terimler gereği, sanattan kendisini gerekçelendirmesini bekliyordu.

Kuramı ortaya atan Platon’un bunu, sanatın değerinin kuşkulu ol­duğunu belirtmek için yaptığını düşünebiliriz. Platon, sıradan maddi şeylerin kendilerini de taklit nesneleri olarak gördüğünden, aşkıncı biçimlerin ya da yapıların taklitleri, bir yatağın en iyi yapılmış resmi bile, ancak “taklidin taklidi” olacaktı.Platon’a göre sanat ne özellikle yararlı bir şeydir (resmedilmiş yatağa uzanıp uyuyamazsınız), nede tam anlamıyla gerçektir. Aristoteles’in sanatı savunmak üzere ileri sürdüğü savlar da, Platon’un her türlü sanatın özenli bir trompe l’œil (göz aldanması) bu yüzden de bir yalan olduğu bu yüzden de bir yalan olduğu görüşünü gerçek anlamda sarsmaya yetmez. Ne var ki Aristoteles, Platon’un sanatın yararsız olduğu yolundaki fikrini çürütür. Aristoteles’e göre, yalan olsun olmasın sanatın belli bir değeri vardır, çünkü sanat bir tür tedavi biçimidir. Sanat gene de yararlıdır diyerek sürdürür Aristoteles karşı savını; tehlikeli duy­gulan uyandırıp bunları arıttığı için, sağlık açısından yararlıdır.

Platon ve Aristoteles’te taklitçi sanat kuramı, sanatın her zaman figüratif olduğu varsayımıyla birlikte gider. Ne var ki taklit kuramını savunanların, süsleyici ve soyut sanata ille de gözlerini kapatmaları gerekmez. Sanatın ister istemez bir “gerçeklik” olduğunu söyleyen yanlış inanç, taklit kuramıyla sınırlanan sorunların dışına hiç çıkma­dan da düzeltilebilir ya da yontulabilir.

Gerçek durum şudur: Batı’daki tüm sanat bilinci ve sanat düşün­cesi Yunanlılar’ın, sanatın bir taklit ya da temsil olduğu yolundaki ku­ramıyla belirlenen sınırlar içinde kalmıştır. Sanat olarak sanat -belli sanat yapıtlarının üstünde ve ötesinde sanat- ancak bu kuram nede­niyle anlaşılması güç, savunma gerektiren bir şey olur. İşte sanatın bu şekilde savunulmasıdır ki bizi, “biçim” diye adlandırmayı öğrendiği­miz şeyi, “içerik” diye adlandırmayı öğrendiğimiz şeyden koparmaya götüren o garip görüşün ortaya çıkmasına, sonra da içeriği temel, biçi-miyse yardımcı bir süs kılan iyi niyetli yaklaşımın doğmasına yol aç­mıştır.

Modern çağda pek çok sanatçı ve eleştirmen, dış gerçekliğin tem­sil edilmesi yolundaki sanat kuramını, öznel dışavurum yolundaki sa­nat kuramı lehinde bir yana bırakmış olsa bile, taklit kuramının başlı­ca özelliği yerinde durmaktadır. Sanat yapıtını, ister bir resim örneği­ne bakarak (gerçekliğin resmi olan sanat), isterse bir bildiri örneği olarak (sanatçının bildirisi olan sanat) düşünelim, içerik gene de önde gelir. Değişikliğe uğramış olabilir. Şimdi artık daha az figüratif, ger­çekliği daha az berrak yansıtır durumda olabilir. Gene de sanat yapıtı­nın, içeriğinin ta kendisi olduğu varsayılır. Ya da günümüzde çoğu zaman karşılaştığımız gibi, tanımı gereği sanat yapıtının bir şey söyle­diği varsayılır. (“X’in söylediği şey…” “X’in söylemeye çalıştığı şey…” “X’in söylemiş olduğu şey…” vb., vb.)

Kuramlar ortaya çıkmadan önce varolan o arılığı, sanatın kendini ge­rekçelendirme gereksinmesi duymadığı, insanların sanat yapıtının ne­yi anlattığını sormadıkları, çünkü sanat yapıtının ne yaptığını bildik­leri (ya da bildiklerini sandıklan) zamanki anlığı hiçbirimiz geri geti­renleyiz artık. Şimdiden başlayarak bilinçliliğin sona ermesine dek, sanatı savunma göreviyle yükümlenmiş durumdayız. Olsa olsa tartış­maya girerken, savunma araçlarından birini ya da diğerini seçebiliriz. Gerçekten de bugün yükümlü olduğumuz şey, çağdaş gereksinmeler ve uygulamalar karşısında özellikle kör, aldırmaz ve duygusuz kalan, sanatı savunma ve gerekçelendirme araçlarını ortadan kaldırmaktır.

İçerik fikri konusunda asıl sorun da budur bugün. Geçmişteki yeri ne olursa olsun, içerik fikri bugün engelden başka bir şey değildir; bir baş belasıdır, ince ya da pek ince olmayan bir bilgiçliktir.

Çoğu sanat dalındaki gelişmeler bizi, sanat yapıtının değerinin her şeyden önce içeriğinde yattığı fikrinden uzaklaştırıyor gibi görün­se de, bu fikir bugün hâlâ olağanüstü ağırlık taşımaktadır. Ben bunu, içerik fikrinin, sanatın her türlüsünü ciddiye alan birçok kişi tarafın­dan iyice içlerine işlemiş bir sanata-yaklaşma-yolu olarak sürdürülmesiyle açıklıyorum. İçerik fikrinin aşırı önemsenmesi, o hiç bitme­yen, hiç tükenmeyen yorum hevesine yol açıyor. Bu önermeyi tersine çevirerek söylersek sanat yapıtlarına, yorumlamak üzere yaklaşmak­la, sanat yapıtının içeriği diye bir şey varmış yanılsamasını sürdürmüş oluyoruz.

Elbette burada yorumu en geniş anlamda, Nietzsche’nin haklı olarak) ona verdiği anlamda kullanmıyorum: ”Olgular yoktur, yalnızca yo­rum vardır.” Yorum derken, zihnin bilinçli bir edimini, belli bir şifre­yi, belli yorumlama “kurallar”ını anlatmak istiyorum.

Sanata yöneltildiğinde yorum, tüm yapıttan bir dizi öğeyi (X’i, Y’yi, Z’yi vb.) koparıp almak anlamına geliyor. Yorumlama işi, aslın­da çeviri işine dönüşüyor. Yorumcu, bakın diyor, X’in aslında A oldu­ğunu -ya da A demek olduğunu- görmüyor musunuz? Y’nin aslında B olduğunu? Z’nin de aslında C olduğunu görmüyor musunuz?

Bir metni dönüştürmeye varan bu garip işleme ne gibi bir durum yol açmaktadır? Yanıt için gerekli malzemeyi tarihte bulabiliriz. Yo­rumla ilk kez, klasik dönemin sonundaki ekinde, bilimsel aydınlan­manın getirdiği “gerçekçi” dünya görüşünün, mitin gücünü ve inanır­lığını ortadan kaldırmasından sonra karşılaşıyoruz. Mit-sonrası dü­şüncenin peşini bırakmayan soru -dinsel simgelerin uygun olup olma­dığı- bir kez sorulduktan sonra, eski metinler o durumlarıyla kabul edilebilir olmaktan çıktı. Eski metinleri “modern” isterlerle bağdaştı­rabilmek amacıyla yoruma başvuruldu. Böylece Stoacılar, tanrıların ahlaklı olması gerektiği görüşüne uyarak, Zeus’la onun taşkın ailesi­nin kaba saba özelliklerini Homer’in destanlarında alegorilerle yumu­şatma yoluna gittiler. Zeus’un, kansını Leto’yla aldatışını anlatırken Homeros’un kastettiği şeyin aslında güçle aklın birleşmesi olduğunu söylediler. Aynı yolu izleyerek İskenderiyeli Philon da Tevrat’taki gerçek tarihsel öyküleri tinsel örneklemeler olarak yorumladı. Philon’a göre Mısır’dan çıkışın öyküsü, çölde kırk yıl dolaşma, vadedilen ülkeye varış, aslında birey ruhunun kurtuluşunu, çektiklerini, sonun­da özgürlüğe kavuşmasını anlatan alegorilerdi. Öyleyse yorum, met­nin açık anlamıyla, (daha sonra gelen) okurların isterleri arasında bir uyuşmazlığı varsayıyor. Bu uyuşmazlığı çözmeye çalışıyor. Demek “ki bir metin, her nedense kabul edilemeyecek duruma gelmiştir ama genede bir yana atılamamaktadır. Yorumlama, reddedilemeyecek ölçüde değerli sayılan eski bir metni yenileştirerek koruma yolunda benimsenen köktenci bir stratejidir. Yorumcu, metni silmeden ya da ye­niden yazmadan değiştirir. Ama değiştirdiğini kabul etmez. Metnin içinde yatan gerçek anlamı açıklığa kavuşturduğunu söyleyerek onu daha anlaşılır kıldığını savunur. Yorumcular, bir metni ne ölçüde de­ğiştirirlere değiştirsinler (bir başka ünlü örnek, açıkça erotik olan Neşideler Neşidesi’nin Museviler ve Hıristiyanlarca “ruhsal” yorum­lara uğratılmasıdır), hep metinde gizli olan bir anlamı bulup çıkardık­larını iddia etmek zorundadırlar.

Oysa zamanımızda yorum daha da karmaşık bir duruma gelmiş­tir. Çünkü çağdaş yorumlama girişimleri, çoğu zaman sorunlu metne duyulan dinsel bağlılıktan değil (gerçi bunun altında da bir saldırgan­lık gizli olabilir), apaçık bir saldırganlıktan, görünüşlere duyulan açık bir nefretten doğuyor. Eski yorumlama biçemi inatçı ama saygılıydı; yaptığı şey, metinde yazılı olan anlamın üstüne başka bir anlam ekle­mekti. Oysa modern yorumlama biçeminde metin deşiliyor, deşilirken de yok ediliyor; metnin “arkasında” bir şeyler aranıyor; deşilerek, gerçek olduğuna inanılan alt-metin ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. En çok tutulan, en etkili modern öğretiler, Marx’ın ve Freud’un öğretileri, sonunda çok ayrıntılı yorumbilim dizgeleri, saldırgan ve saygısız yo­rum kuramları olup çıkıyor. Gözle görülebilen tüm görüngüler, Fre­ud’un deyişiyle açık içerik olarak tanımlanıp bir kefeye konuyor. Bu açık içeriğin de, altında yatan gerçek anlamı -örtük içeriği- bulup çı­karmak için didik didik edilip bir yana atılması gerekiyor. Marx’ta devrim ve savaş gibi toplumsal olaylar, Freud’da bireyin yaşamına ilişkin olaylar (nevroz belirtileri ya da dil sürçmeleri) ve metinler (düş­ler ya da sanat yapıtları) – bunların hepsi yorumlanacak şeyler olarak ele alınıyor. Marx’a ve Freud’a göre bu olaylar ancak anlaşılabilir gibi görünen şeylerdir. Aslında, yorum olmaksızın hiçbir anlamı yoktur bunların. Anlamak yorumlamak’tır. Yorumlamak da görüngüyü yeni­den ortaya koymak, sonuçta ona eşdeğer bir şey bulmaktır.

Nitekim yorum (pek çok insanın sandığı gibi) mutlak bir değer, zamana bağlı olmayan bir yetiler alanına dayanan zihinsel bir davra­nış değildir. Yorumun kendisi de, insan bilincinin tarihsel çerçevesi içinde değerlendirilmeden geçirilmelidir. Bazı ekinsel bağlamlarda yorum, özgürleştirici bir edimdir. Ölü geçmişi gözden geçirip düzelt­menin, tümüyle yeniden değerlendirmenin, ondan kaçmanın bir yolu­dur. Başka bazı ekinsel bağlamlardaysa gerici, küstahça, korkakça ve boğucu bir edim olup çıkar.

Zamanımız böyledir işte; yorumlama girişiminin büyük ölçüde gerici, boğucu olduğu bir zaman. Kentlerin havasını bozan otomobil ve ağır sanayi dumanları gibi sanat yorumlarından çıkan dumanlar da duyar­lıklarımızı zehirliyor günümüzde. Klasikleşmiş çıkmazı, canlılık ve duyum yetenekleri pahasına zekânın aşırı şişmesi olan bir ekinde yo-ı um, zekânın sanattan aldığı öce dönüşüyor.

Bu kadarla da kalmıyor. Zekânın dünyadan aldığı öç oluyor. Yo­rumlamak -yalancı bir “anlamlar” dünyası kurmak adına- dünyayı yoksullaştırmaktır, eksiltmektir. Dünya’yı bu dünya’ya dönüştürmektedir. (“Bu dünya!” Sanki başka bir dünya varmış gibi.)

Dünya, bizim dünyamız, zaten yeteri kadar eksilmiş, yoksullaşmıştır. Bu dünyanın her türlü kopyası uzak dursun bizden; elimizde bulunan dünyayı daha yakından yaşamayı yeniden öğrenelim yeter!

Çağımızdaki örneklerin çoğunda yorumlama, hiçbir sanat yapıtını ir­delemeden bırakmama bilgiçliğine dek varıyor. Gerçek sanat bizi rahatsız etme yetisi taşır. Sanat yapıtını içeriğine indirgeyip sonra bu içeriği yorumlamakla o sanat yapıtını ehlileştirmiş oluruz. Yorum, sanatı evrilip çevrilebilir, rahatsız ediciliği giderilmiş bir duruma getirir.

Yorum bilgiçliğine yazın alanında öbür sanatlarda olduğundan daha çok rastlanır. Yazın eleştirmenleri yıllardır şiirin, oyunun, roma­nın ya da öykünün öğelerini başka bir şeye çevirmeyi görev sayıyor­lar. Bazen bir yazar, verdiği ürünün çıplak gücü karşısında öylesine rahatsızlık duyar ki, yapıtına -biraz utanma, biraz nitelikli taşlama yoluyla da olsa- doğrudan, açık bir yorum da ekler. Thomas Mann böyle aşırı yardımsever yazarlara bir örnektir. Daha çetin yazarlar söz konusu olduğunda, eleştirmenler açıklayıcı yorum ekleme işini zaten

bayıla bayıla yaparlar.

Örneğin Kafka’nın yapıtları en azından üç yorumcu ordusu tara­fından kitle talanına uğramıştır. Kafka’da toplumsal alegori bulanlar, yapıtlarında çağdaş bürokrasinin yarattığı sıkıntıların ve çılgınlıkların örneklerini, bunların sonucunda doğan buyurgan devleti görürler. Ruh-çözümleme alegorisi bulanlarsa Kafka’nın, babasına karşı duy­duğu umarsız korkunun, hadım edilme endişelerinin, iktidarsızlık duygusunun, düşlere sığınmasının örneklerini görürler. Kafka’nın yapıtlannı dinsel alegori olarak görenler de Şato’daki K.’yı cennete girmeye çalışan biri, Duruşmadaki Joseph K.’yıysa Tanrı’nın amansız, gizemli adaletiyle yargılanan biri olarak kabul ederler… Yorumcuları sülük gibi kendine çeken başka bir yapıtlar bütünü de Samuel Beckett’inkilerdir. Beckett’in içedönük bilinciyle -en temel öğelerine dek soyulmuş, koparılmış, çoğu zaman bedensel hareketsizlik biçimine indirgenmiştir bu bilinçlilik- işlediği zarif oyunlarını da modern insa­nın Tanrı’dan yabancılaşmasının ya da ruh çarpıklıklarının alegorisi olarak yorumlarlar.

Proust, Joyce, Faulkner, Rilke, Lawrence, Gide… yazar üstüne ya­zar sıralanabilir burada; çevresinde kalın bir yorumlama kabuğu olu­şan yazarların listesi sonsuzdur. Ne var ki yorumun, yalnızca sıradan kişilerin dehalara düzdüğü övgülerden oluşmadığını da belirtmek ge­rekir. Gerçekten de yorum, bir şeyi anlamanın modern yoludur ve her nitelikteki yapıta uygulanır. Nitekim Elia Kazan’ın Arzu Tramvayı’nı sahneleyişi üzerine yayımladığı notlarda, oyunu yönetebilmek için önce Stanley Kowalski’nin temsil ettiği şeyin ekinimizi yutan şehvet­li, öç alıcı barbarlık, Blanche Du Bois’nın temsil ettiği şeyinse, biraz yıpranmış durumda da olsa, Batı uygarlığı, şiir, incelikli giysiler, loş ışıklar, ince duyarlıklar ve başka herşey olduğunu keşfettiğini okuruz. Tennessee Williams’in bu güçlü ruhsal melodramı da böylece anlaşı­lır olmuştur artık: Bir şey üzerine, Batı uygarlığının çöküşü üzerine yazılmıştır bu melodram. Stanley Kowalski adında yakışıklı, kaba bir adamla Blanche Du Bois adında çökmüş, perişan bir güzel üzerine ya­zılmış bir oyun olarak kalsaydı, yönetilmeye değmez olacaktı anlaşı­lan!

Sanatçıların, yapıtlarının yorumlanmasını isteyip istemedikleri önem­li değildir. Belki Tennessee Williams Tramvay’ı Kazan’ın yorumladı­ğı gibi düşünmüştür. Cocteau da Bir Ozanın Kanı ve Orfeus için, bu (timlere Freud simgeciliği ve toplumsal eleştiri açısından yakıştırılan ilce yorumlan düşünmüş olabilir. Oysa bu yapıtların değeri, “anlamları”ndan başka bir yerde yatmaktadır kuşkusuz. Gerçekten de Williams’ın oyunuyla Cocteau’nun filmleri, bu iddialı anlamlan taşıdıkları ölçüde eksik, yalancı, uydurma ve inandırıcılıktan yoksundur.

Kendileriyle yapılan söyleşilerden anlaşıldığına göre, Resnais ve Kobbe-Grillet, Geçen Yıl Marienbad’da’yı bilerek, aynı inandırıcılıkta birkaç yoruma birden açık olacak biçimde tasarlamışlardır. Gene de Marienbad’ı yorumlama dürtüsüne karşı direnmesi gerekir insanın. Marienbadâz önemli olan, bazı imgelerin an, çevrilemez, duyum yüklü yakınlığı ve bazı sinemasal biçimlendirme sorunlarına getirilen dar da olsa güçlü çözüm yollandır.

Ingmar Bergman da gene, Sessizlik’te geceleyin bomboş sokakta yuvarlanan varili, penis simgesi olarak kullanmış olabilir. Düşünerek yaptıysa aptalca bir düşüncedir bu. (“Öykücüye değil, öyküye inan” der Lawrence.) Kaba bir nesne olarak, otelin içinde geçen gizemli, Birdenbire oluşuveren üstükapalı olayları hemen yansıtan bir duyumsal eşitleyici olarak alındığında bu varilli kesim, filmin en çarpıcı anıdır. Varile Freudcu bir yorum yakıştırmaya çalışanlar, perdede olup bilenlere kendilerini kaptıramadıklarını ortaya koymuş oluyorlar.

Bu türden bir yorum (bilinçli olsun, bilinçsiz olsun) yapıtla yetinilmediğini, onun yerine başka bir şey koyma isteği duyulduğunu gös­terir.

Sanat yapıtının, içerik öğelerinden oluştuğu yolunda o epeyce kuşku götürür kurama dayanan yorum, sanata kötülük eder. Sanatı bir kullanım nesnesi, zihnin ulam kalıplarına göre düzenlenebilecektir şey düzeyine indirger.

Elbette yorum her zaman işe karışmaz. Aslında günümüzde sanatla­rın çoğu yorumdan kaçınma güdüsüyle yapıldığı izlenimini veriyor. Yorumdan kaçabilmek için sanat, gülünç bir parodiye dönüşebiliyor. Soyutlaşabiliyor. Ya da (“salt”) süsleyici olabiliyor. Ya da sanat olmayan’a dönüşebiliyor.

Yorumdan kaçma, modern resmin kendine özgü bir niteliği ol­muştur . Soyut resim, sıradan anlamıyla, içeriksiz olma çabasıdır; içerik yoksa yorum da olamaz. Pop sanat da aynı sonuca bunun tam tersi bir yoldan ulaşır; öylesine bağırgan, öylesine “ne idüğü belli’ bir içerik kullanır ki, gene yorumlanamaz olup çıkar.

Fransız şiirinde (yanıltıcı bir adla Simgecilik denen akımla birlik­te) şiirlere suskuyu sokma ve sözcüklerin büyü’sünü geri getirme yo­lunda girişilen büyük deneyden başlayarak, modern şiirin büyük bö­lümü de yorumun kaba kıskacından kurtulmuştur. Şiir alanında çağ­daş zevk konusunda girişilen en son devrim -Eliot’ı yerinden indirip Pound’u yücelten devrim- şiirde eski anlamıyla içerikten uzaklaşma, modern şiiri yorumcuların heveslerine kurban etmekten kurtarma is­teğini gösterir.

Elbette burada büyük ölçüde Amerika’daki durumdan söz ediyo­rum. Amerika’da yorum, cılız ve ihmal edilebilir bir avant-garde ser­gileyen sanat dallarında, kurmacada ve oyunda almış başını gidiyor. Amerikan romancılarıyla oyun yazarlarının çoğu, aslında ya gazeteci­dirler ya da saygın toplumbilimciler, ruhbilimciler. Yazın alanında, programlı müziğin eşdeğeri olacak şeyler yazıyorlar. Kurmacada ve oyunda biçim konusunda yapılabilecekler öylesine sığ, esinsiz ve du­rağan bir noktaya geldi ki bilgi, yani haber vermekle sınırlı kalmadığı zamanlarda bile içerik hâlâ garip bir biçimde ortada, ele gelir, apaçık bir şeydir. Şiir, resim ve müziğin tersine, (Amerika’da) roman ve oyun, biçimlerinde bir değişikliğe gitme endişesi göstermedikleri ölçüde yorumun saldırısına açık kalacaklardır.

Oysa sanatı yorumun istilasına uğramaktan kurtaracak tek savun­ma yolu -çoğu zaman biçimle, içerik pahasına deneylere girişmek di­ye anlaşılan- programlanmış avant-garde’cılık değildir. Hiç değilse ben öyle olmamasını diliyorum. Çünkü bu, sanatı dur durak bilmeyen bir koşuşturma içine itmek demektir. (Aynı zamanda biçimle içerik arasındaki ayrımın sürdürülmesi demektir ki bu da bir yanılsamadır.)

İdeal olarak, yorumculardan başka bir yolla kaçınmak da mümkün­dür: Yüzeyi bütünleşmiş ve tertemiz, akışı hızlı, seslenişi doğrudan yapıtlar oluşturmak: öyle ki yapıt sonunda… neyse o olsun. Bu yapıla­bilir mi günümüzde? Kanımca filmlerde yapılıyor. Şu anda sinema­nın tüm sanatlar içinde en canlı, en heyecan verici, en önemli sanat bi­çimi olmasının nedeni budur.

Belli bir sanat biçiminin ne denli canlı olduğu, kendi içinde yanlışların yapılmasına geniş olanak tanıması, gene de iyi olabilmesiyle ölçülebilir belki de. Örneğin Bergman’ın filmlerinden birkaçı -modern ruh üzerine yarım yamalak bildirilerle dolu olsa da, bu nedenle yorumları üstüne çekse de- yönetmenin özentili çabalarının ötesine geçer. Kış Işığı ve Sessizlik’te imgelerin güzelliğiyle görsel açıdan üstünlüğü, öyküde ve konuşmaların bazılarında bulunan o toy yarı entelektüelliği silip götürür. (Bu tür çakışmazlığın en dikkate değer örnekleri D. W. Griffith’in yapıtlarıdır.)

İyi filmlerde her zaman, bizi yorumlama isteğinden kurtaracak bir dolaysızlık vardır. Cukor, Walsh, Hawks ve daha birçok yönetmenin yaptığı eski Hollywood filmlerinde insanı yoruma girişmekten kurtaran bu simgesellik-karşıtı nitelik bulunur; bu nitelik, Truffaut’nun Piyanisti Vurun ve Jules ve Jim, Godard’ınSerseri Âşıklar ve Hayatını Yaşamak, Antonioni’nin Serüven ve Olmi’ninNişanlılar‘ı gibi yeni Avrupalı yönet­menlerin en iyi yapıtlarında bulunandan hiç de az değildir.

Filmlerin, yorumcuların saldırısına uğramamasının nedeni, aslın­da bir bakıma sinemanın bir sanat olarak çok yeni olmasıdır. İkinci bir neden, sinemanın çok uzun süre yalnızca eğlendirici filmler yapması, başka deyişle bu filmlerin yüksek ekine değil de kitle ekinine ait sa­yılması yüzünden, düşünen insanların dikkat alanının dışında kalma­sıdır.

Üstelik sinemada çözümlemeye girişmek isteyenler için içerik dışında tutunacak başka bir şey her zaman bulunur. Çünkü romanın tersine sinemada -kamera hareketlerinin açık, karmaşık, tartışılabilir teknolojisi, kesimler, filmin yapılısında kullanılan çerçevenin yapısı ve i ç dokusu gibi- bir biçimler sözlüğü vardır.

Ne tür bir eleştiri, ne tür bir yorum isteniyor sanatlar üzerine bugün? Çünkü ben sanat yapıtlarının yorumlanamaz, betimlenemez, açıkla­namaz şeyler olduğunu söylemek istemiyorum, Bu yapılabilir. Sorun bu işin nasıl yapılacağıdır. Sanat yapıtının yerine zorla el koymaya­cak, ona hizmet edecek eleştiri nasıl bir şey olacaktır?

İlk başta gerekli olan şey, sanatta biçime daha büyük bir dikkatle eğilmektir. İçerik’e aşırı ağırlık vermek, yorumu saldırganlığa sürüklüyorsa, biçimin daha yaygın, daha kapsamlı bir yolla betimlenmesi de yorumu susturacaktır.

Burada gerekli olan şey biçimler için -kural koyucu olmaktan çok betimleyici- bir sözlük oluşturmaktır. En iyi eleştiri, ki buna pek rastlanmadığını belirtmek gerek, içerik sorun­larını biçim sorunlarıyla iç içe ele alan eleştiri türüdür. Film, oyun ve resim alanlarında sırasıyla Erwin Panofsky’nin “Filmlerde Biçem ve Anlatım Aracı”, Northrop Frye’ın “Dramatik Türlerin Genel Dizini” ve Pierre Francastel’in “Bir Plastik Uzamın Yok Edilmesi” adlı denemeleri geliyor aklıma.

Roland Barthes’ın Racine Üzerine adlı kitabıy­la Robbe-Grillet üzerine iki denemesi, tek bir yazarın yapıtlarına uy­gulanmış biçimsel çözümleme örnekleridir. (Erich Auerbach’ın Mi­mesis’indeki en iyi denemeler de -örneğin “Odysseus’un Yarası”- bu türdendir.) Hem türe, hem yazara uygulanan bir biçimsel çözümleme örneğiyse Walter Benjamin’in “Öykü Anlatıcısı: Nikolay Leskov’un Yapıtları Üzerine Düşünceler” adlı denemesidir.

Bir sanat yapıtının görünüşünü gerçekten doğru, zekice ve sev­giyle betimleyen eleştiri de aynı ölçüde değerli olacaktır. Bunu başar­mak, biçimsel çözümleme yapmaktan çok daha güçtür. Manny Farber’in bazı film eleştirileri, Dorothy Van Ghent’in “Dickens’ın Dünya­sı: Todgers’ın Pansiyonundan Bir Görünüş” adlı denemesi, Randall Jarrell’ın Walt Whitman üzerine denemesi burada anlatmaya çalıştı­ğım türün az bulunur örnekleridir. İçine girip orasını burasını karıştırmadan sanat yapıtının duyumsal yüzeyini aydınlığa kavuşturabilen denemelerdir bunlar.

Saydamlık bugün sanatta -eleştiride de- en yüce, en özgürleştirici değerdir. Saydamlık bir şeyi kendi halesi içinde yaşamak, nesneleri kendileri olarak yaşamak demektir. Örneğin Bresson’un, Ozu’nun filmlerindeki, Renoir’ınOyunun Kuralı‘ndaki büyüklük buradan kaynakla­nır.

Bir zamanlar (diyelim ki Dante için), birçok düzeyde birden yaşanabilecek sanat yapıtları tasarlamak devrimci ve yaratıcı bir gelişme sayılıyordu belki. Bugün sayılmıyor. Bu tutum modern yaşamın en büyük başbelası olan o gereksiz fazlalıklar yaratma ilkesini pekiştirmekten başka bir işe yaramaz.

Bir zamanlar (yüksek sanat yapıtlarının kıt olduğu zamanlarda) sanat yapıtlarını yorumlamak, devrimci ve yaratıcı bir adım sayılıyor­du belki. Bugün sayılmıyor. Kesinlikle gereksinme duymadığımız şey, Sanat’ı Düşünce’yle. (daha da beteri) Sanat’ı Ekin’le şimdi olduğundan da fazla birleştirmeye kalkışmaktır.

Yorum, çıkış noktasını, sanat yapıtının duyumsal yaşantılar yarattığı varsayımından alır. Bugün böyle bir şeyi varsayamayız artık. Kentsel çevremizde, duyumlarımızı hiç durmadan bombardıman eden çelişik tadlara, kokulara, görünümlere bir de, salt çoğaltılmak için çoğaltılan ve her birimizin kolayca ulaşabileceği sanat yapıtlarının ek­lendiğini düşünelim. İçinde yaşadığımız ekin bir fazlalıklar ekini, bir aşırı üretim ekinidir: Bunun yarattığı sonuç, duyumsal algılarımızdaki keskinliğin gittikçe körelmesidir. Modern yaşamın tüm koşulları -maddi şeylerin bolluğu, aşırı kalabalığı- el birliği ederek duyumsal yetilerimizi öldürür. Eleştirmenin görevinin de, (başka bir çağdaki ye­tilerin ışığında değil) bizim duyumlarımızın, bizim yetilerimizin ışığı altında değerlendirilmesi gerekir.

Şimdi önemli olan, duyumlarımızı yeniden kazanabilmektir. Da­ha çok şeyi görmeyi, daha çok şeyi işitmeyi, daha çok şeyi duyumsamayı öğrenmemiz gerekiyor.

Bugün bizi bekleyen görev, sanat yapıtında bulunabilecek içeri­ğin tümünü bulup çıkarmak değildir; yapıtı limon gibi sıkarak, onda bulunabilecek içerikten fazlasını çıkarmaksa hiç değildir. Bizi bekleyen görev, içeriğe verilen önemi azaltmak, böylece yapıtı bir bütün olarak görebilmektir.

Sanat üzerine yapılan her türlü yorumun amacı, sanat yapıtlarını –benzer biçimde, onları yaşayışımızı- kendimiz için daha az değil, daha çok gerçek kılmaktır artık.

Eleştirinin işlevi yapıtın ne alama geldiğini göstermek değil, nasıl o şey olduğunu, hatta onun o şey olduğunu göstermek olmalıdır.

Sanatta gereksinme duyduğumuz şey, yorumbilim yerine sevgibilimdir.

1964

Kaynak: Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş / Yoruma Karşı

Metis Yayınları, 3.Basım Temmuz 2008

S.9-20

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: