Archive | Şubat, 2012

Bir futbol belgeseli: l’equip petit (Minik Takım)

25 Şub

minik takım (l’equip petit) from newalaqasaba on Vimeo.

Yerliler 1986 nereye

25 Şub

“İnsan kendinde yok edilmez birşeyin varolduğuna inanmadan yaşayamaz”.
Kafka

Bir: Türkler, Msn kullanımında dünya dördüncüsü oluyor. Memleketteki akıllı cep telefonu sayısı 30 milyon, cep telefonu hat sayısı 80 milyon oldu.

İki: Internet, 1993’te açıldı. İlk. Internet ilk açıldığında 7 yaşında kullanmaya başlayan insan, 1986 doğumludur. 1986 ve sonra doğanlar, dijital yerliler, olarak adlandırılıyor. Ortam dijital olduğunda, yerliler oluyor.

Dünyanın birçok kabilesinde 1986 yılı bir kırılma yılıdır. Bir tür aksiyal çağ. Öncesinde ve sonrasında doğanlar, farklı, çelişkili ve iletişimsiz. 1986 ve sonrasında doğanların adı, yerli. Bu durumda, diğerleri, yabancı.

Üç: 1986 ve sonrası doğumlular, öncekilerden farklı. Gördükleri hoşuna gitmediğinde, o’nu boşveriyor. Msn’deki hareket, günlük hayatta kullanılıyor.

Geç bunları! Yerli, internette hoş olmayan bir şey gördüğünde, gördüğünü boşveriyor, boşvermek bir politika olarak günlük hayata yerleşiyor, yabancı, 1986 öncesinde doğan, trafikte önüne kıran araç şoförüne korna çalıyor, el kol hareketi yapıyor, hadiseyi bir medeniyet meselesi olarak görüyor.

Yabancı, coğrafya’ya bağlı.

Yerli, coğrafya’dan kopuk.

1986 ve sonrası doğumlu, yerli, aynı durumda, yalnızca boşveriyor, bir sonrakine bakıyor, takmıyor, olayın vatan millet medeniyet kavramları ile ilişkisini kurmuyor, rahat ve sakin.

Yozgat’taki işçinin oğlu bilgisayar ekranında gördüğü kız için Güney Kore’ye gidiyor, iki günde evleniyor, çocukları oluyor, isimleri çift.

Zaman, yeniden tanımlanıyor. Yerli için herşey mümkün, herşey bir zaman olayı’dır. Teknolojik gelişim yalnızca zamanın bir fonksiyonu olarak tanımlanıyor. Durmadan herşeyin yeni şekli tasarlanıyor. Eski olan çöptür!

Yerliler kendi değerleri ile uyumlu oluşan yeni yaşam ortamında, yabancıların dışında ve kendi aralarında yeni bir işbölümü geliştiriyor. Kültür, normal olarak oluşuyor.

Yerlilerle yabancılar arasında gerginlik var. Normal.

Not: Rüşdü Paşa’nın 6 Şubat 2012 tarihli iyibilgi.com yazısı.

Oğuz Atay’la “Tutunamayanlar” üzerine

19 Şub

Pakize Kutlu’nun Oğuz Atay’la yapmış olduğu aşağıdaki röportaj Yeni Ortam’da 30 Eylül 1972 tarihinde yayımlanmıştır.

1970 TRT Roman Ödülü’nü kazanan ilk romanınız Tutunamayanlar’a karşı eleştirmenlerimiz genellikle yaklaşmaktan kaçınır bir tavır takındılar. Romanınızı ödüllendiren TRT seçici kurul üyesi edebiyatçılarımız da bu suskunluğa katılır göründüler. Tavrı bütün olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Eleştirmenlerimizin, daha doğrusu uzun süredir yazmayanların dışında olanların kafasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş bir roman tanımı var sanıyorum.

Bu yüzden bir kitabı bu ölçülere uyup uymamasına göre değerlendiriyorlar. Belki de benim yazdığım, bir bakıma karmaşık ve alışılmadık sayfalar için henüz yeni bir kalıp bulamadılar.

Oğuz Atay, romanınızın yapı, içerik ve anlatım çeşitliliği bakımından alışılandan farklılığı hemen dikkati çekiyor. Anlatım özelliğindeki değişiklikler, sıçramalar ve hız okurun romana girmesini bir ölçüde güçleştirmiyor mu? Bu, okurla aranızda kurmak istediğiniz bağ bakımından düşündürücü değil mi?

Ülkemizde okur sayısı oldukça düşük. Büyük kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dışında Okumaya devam et

Ece Ayhan Belgeseli

15 Şub

Türk edebiyatının tepeleri..

12 Şub

-Yahya Kemal-

Birkaç senedir, Yakup Kadri, edebiyatın yazı denilen cephesini kaldırarak ruh denilen ötesini görmeye çalışıyor, bu yeni meylini ilk gösterdiği satırları birkaç sene evvel çıktığı zaman hemen bütün eski perestişkarları meyus oldular, yalnız Halide Edip haber verdi ki bu yeni hareket bizde edebiyatın yakasını açan harekettir. Yazıdan hayata geçti geçeli muharrir Halide Edip’i unuttu, iki sene evvel, Sultanahmet meydanlarından tekbirler çekilerek önümüze düşüp bize meşale çeken bu ulvî mahlûk, edebiyatı hayata nakletti. O gün, o meydanda tekbir sesleri ortasında siyahlarla görünen insan, hafızamıza yeni şahsiyetini o kadar kudretle hakketti ki eski hayalini hatırlayamıyoruz. Ve bize öyle geliyor ki asıl eseri de o günden başlıyor, Yakup Kadri’nin Metris Tepe’yi bundan sonraki Türk edebiyatının mihrakı gibi gösterdiğini işittiyse hemen tasdik etmiştir sanırım. Türk edebiyatı yeni unvanını takındığı son elli seneden beri iki tepeden âleme baktı, bu tepelerin biri Çamlıca Tepesi, öteki de Tepebaşı’dır.

Kaynak: Eğil Dağlar

Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine!

12 Şub

-Yusuf Ziya ORTAÇ-

Beyazıt’ta, eski Sahaflar çarşısından geçiyordum. Acayip bir adam gözüme ilişti: Fes kenarları kulak uçlarına değen, esmer, kuru bir adam.

Haziran sıcağında, arkasındaki neftimsi paltoyu çıkarmamıştı. Boynunda hala bir şal sarılıydı. Ayağında galoş kunduralar, kaşlarında öfke, gözlerinde gazap, burun kanatları fena bir koku almış gibi nefretle kırışık, siyah ve kaim bıyıklar altında çizgilenmiş dudakları neredeyse birisini paylayacak. Solunda ve yarım adım gerisinde de saygı ile giden bir sakallı…

Sahaflar, telaşla yerlerinden kalkıp selamlıyorlardı onu. Kimisine baştan savma bir el işareti yapıyor, kimisine gülümsüyor, kimisini de azarlıyordu galiba …

Bu adam, meşhur biyografi, tercüme-i hal ve bibliyografi, kitabiyat bilginimiz İbnülemin Mahmut Kemal Bey’miş. Arkasındaki gölge adam da kardeşi Kemal Bey!

O günlerde ben on yedi yaşında bir idadi talebesiydim. Üstada yaklaşmak değil, uzaktan selam vermek, yüzüne bakmak bile haddim değildi.

Kendisiyle tanışmamız “Akbaba” çıktıktan sonra olmuştur. Sultanahmet Parkı karşısındaki Setli kahvehanede şair Hamamizade İhsan takdim etmişti. Hiç unutmam, yüzüme gülümseyerek ve küçümseyerek bakmış :

-Hafazan Allah, o şeytan sen misin, diye galiba iltifat etmişti.

İlk konuşmalarımız böyle tesadüflerle olmuştur. Sevgisini, güvenini kazanmak kolay değildi onun. Ama eskilerin pek değer verdikleri Aruz veznini bilişim, divan edebiyatımızdan biraz anlayışım, hele bir mizah dergisine Okumaya devam et

“Biz halk ordusuyuz, sizi kurtarmaya geldik!”

9 Şub

-Jung Chang- 

Bir süre sonra gürültü kesildi ve Şialar evin yan kapısına vurulduğunu işitti. Dr. Şia odanın kapısını aralayıp baktı: Kuomintang askerleri gitmişti. Sonra evin yan sokak kapısına gidip seslendi.

Bir ses “Biz halk ordusuyuz, sizi kurtarmaya geldik” dedi.

Dr. Şia kapıyı açtı ve içeri çuval gibi üniformalı birkaç kişi doluştu. Annem onların sol kollarına beyaz havlular sarmış olduklarını ve ellerindeki süngülü silahları gördü.

“Korkmayın” dedi askerler. “Size bir zarar vermeyeceğiz. Biz halk ordusuyuz, sizin ordunuzuz.

Evde Kuomintang askeri arayacaklarını söylediler. Bu kibarca söylenmişse de, bir istek değil, emirdi. Ancak askerler evi alt üst etmediler ya da yiyecek çalmadılar. Evin aranması bitince kibarca veda edip çıktılar.

Sokakta kafaları, kol ve bacakları kopuk birçok ceset vardı. Kimi kanlı et yığını halindeydi. Telgraf direklerinden et parçaları sallanıyordu. Açık lağımlar kanlı su ve insan etiyle doluydu.

Jinzhou Savaşı gerçekten dev boyutlu olmuştu. Son saldırı tam otuz bir saat sürmüştü ve bu bir bakıma iç savaşın dönüm noktasıydı. Yirmi bin Kuomintang askeri öldürülmüş, seksen bini de tutsak alınmıştı. Bunların arasında Jinzhou Kuomintag Kuvvetleri Komutanı General Fan Hanjei de vardı.

Silahını bırakanların öldürülmemesi ve bütün tutsaklara iyi davranılması komünist politikasıydı. Böylece çoğu yoksul aile çocuğu olan sıradan askerleri kazanacaklardı.

Komünistler esir kampları da kurmuyordu. Sadece orta ve üst rütbeli subayları tutuyorlar, diğerlerini serbest bırakıyorlardı. Askerler için konuşma toplantıları düzenliyorlar, onları topraksız köylüler olarak güç yaşamları üzerine konuşmaya teşvik ediyorlardı. Komünistler, ihtilalin amacının kendilerine toprak vermek olduğunu söylüyorlardı. Askerlere iki seçenek tanınıyordu: Ya evlerine gidebilirlerdi, ki bu durumda yol paraları verilecekti ya da komünistlere katılıp topraklarının bir daha ellerinden alınmaması için Kuomintang’la savaşacaklardı.

Askerlerin çoğu kalıp komünist ordusuna katıldı.

Mao, halkı elde etmenin en etkili yolunun, onların kalplerini ve kafalarını kazanmak olduğunu eski Çin savaş yöntemlerinden öğrenmişti. Tutsaklara karşı yürütülen politika çok başarılı oldu. Jinzhou savaşının ardından çok sayıda Kuomintang askeri teslim oldu. İç savaş sırasında 1 milyon 750 binden fazla Kuomintang askeri teslim olup komünist saflarına geçti.

Tutsaklara karşı yürütülen politika, politik hesap ve insancıl düşüncenin karışımıydı ve bu, komünistlerin zaferinin en önemli unsurlarından biriydi. Komünistlerin amacı düşman ordusunu sadece ezmek değil, mümkün olursa onun dağılmasını sağlamaktı. Kuomintang, silahla olduğu kadar moral çöküntüsüyle de yenilmişti.

Yaban Kuğuları, Jung Chang, İnkılap Yayınları, Çeviren: Mehmet Harmancı, S.118-120