Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine!

12 Şub

-Yusuf Ziya ORTAÇ-

Beyazıt’ta, eski Sahaflar çarşısından geçiyordum. Acayip bir adam gözüme ilişti: Fes kenarları kulak uçlarına değen, esmer, kuru bir adam.

Haziran sıcağında, arkasındaki neftimsi paltoyu çıkarmamıştı. Boynunda hala bir şal sarılıydı. Ayağında galoş kunduralar, kaşlarında öfke, gözlerinde gazap, burun kanatları fena bir koku almış gibi nefretle kırışık, siyah ve kaim bıyıklar altında çizgilenmiş dudakları neredeyse birisini paylayacak. Solunda ve yarım adım gerisinde de saygı ile giden bir sakallı…

Sahaflar, telaşla yerlerinden kalkıp selamlıyorlardı onu. Kimisine baştan savma bir el işareti yapıyor, kimisine gülümsüyor, kimisini de azarlıyordu galiba …

Bu adam, meşhur biyografi, tercüme-i hal ve bibliyografi, kitabiyat bilginimiz İbnülemin Mahmut Kemal Bey’miş. Arkasındaki gölge adam da kardeşi Kemal Bey!

O günlerde ben on yedi yaşında bir idadi talebesiydim. Üstada yaklaşmak değil, uzaktan selam vermek, yüzüne bakmak bile haddim değildi.

Kendisiyle tanışmamız “Akbaba” çıktıktan sonra olmuştur. Sultanahmet Parkı karşısındaki Setli kahvehanede şair Hamamizade İhsan takdim etmişti. Hiç unutmam, yüzüme gülümseyerek ve küçümseyerek bakmış :

-Hafazan Allah, o şeytan sen misin, diye galiba iltifat etmişti.

İlk konuşmalarımız böyle tesadüflerle olmuştur. Sevgisini, güvenini kazanmak kolay değildi onun. Ama eskilerin pek değer verdikleri Aruz veznini bilişim, divan edebiyatımızdan biraz anlayışım, hele bir mizah dergisine sahip oluşum üstadın yanında çabuk itibar kazanmamı sağladı ve bir pazartesi akşamı ben de Bakırcılar’daki sarı boyalı meşhur Emin Paşa konağına davet edildim.

Emin Paşa konağı, kendisince Topkapı Sarayı’ndan bile zengin bir sanat ve irfan hazinesiydi: Eşi bulunmaz nadide eserler, el yazması kitaplar, edebiyat ve musiki hayatımızın meçhullerini çözecek vesikalar, çeşm-i bülbüller, eser-i İstanbullar o hazinede toplanmıştı hep.

Beni çağırdığı gece bir musiki ziyafeti varmış. Az ışıklı, çok rutubetli bir avludan geçtim. Her basamağı eski bir ses veren merdivenleri çıktım ve huzura girdim.

Sedirler, koltuklar, sandalyeler davetlilerle doluydu: Şair Halil Nihat Boztepe, Prof. Mükrimin Halil, Mithat Cemal hatırımda kalanlardır. Bir de gözümün önünden gitmeyen duvarlar var: Sülüs, nesih, ta’lik levhalar ve eski tabaklarla süslü duvarlar…

Gösterilen yere oturdum. Adet böyleydi. Üstad oturacağınız yeri, rütbenize göre seçer, işaret ederdi!

Hanende ve sazendeler, emeklilerle heveslilerdendi: İhtiyar seslerle toy sesler…

Kendisi başında siyah takkesi, gözleri yarı süzgün, köşesine kurulur ve saz başlayınca, o da dizlerinin üstünde usul tutmaya başlardı.

İbnülemin Mahmut Kemal, tanıdığım en müthiş hafızadır: Sorduğunuz tarihi şahsiyetin bütün hayatını, doğum gününden ölüm gününe kadar, tek rakam ve tek hadise yanlışı olmadan öğrenirdiniz. O, yalnız Türk aydınlarının değil, Avrupa’nın tanıdığı ve saydığı sağlam salâhiyetti.

Aradan yıllar geçmiş, dost olmuştuk. Sık sık Akbaba’ya gelir, şakalaşırdı. Mutlaka kendisine bir şey sorar, o anlatırken dinlemiyor gibi yapar, kızdırırdım. Ne güzel, ne zengin öfkesi vardı. Onun dilindeki zehirin tadını aldığımı görünce tekrar yumuşar :

Deccal mıdır, nedir? derdi. Beni kızdırıp kızdırıp keyifleniyor!..

Eğer bir sahne artisti olsaydı, yine büyük bir şöhret olurdu: Yüzünde, bakışlarında, her konuya göre değişen emsalsiz bir ifade kudreti vardı.

Heccavdı. Diline düşeni, sözle param parça eder, mısraların oklarından geçirirdi.

Bir zamanlar huzurunda iki büklüm oturup sonra kendisine meydan okuyan birine yazdığı uzun taşlamadan aklımda kalanlar bu yaman hiciv gücünün bir örneğidir:

Cehl ü günahı bihesap
Paspas-ı bab-ı intisap
Bed çehresinden ismeti
Sünger ile silmiş kasap!

Lafını hiç esirgemezdi. Bir aralık kendisini her gün ziyarete başlayan şair Florinalı Nazım’a şu kıt’ayı yazmıştır :

Birtakım laf ile teşviş-i huzur
Etme ey şair-i bi şi’r-i şuur
Her dakika bana gelmektense
Yılda bir kendine gelsen ne olur?

Dostluğunda da sağlamdı, düşmanlığında da. Takdirine layık gördüğü insanı:

Bize hürmeti vardır! diye överdi.

Hem dindardı, hem kindar. Çocukluğundan tanıdığı Mithat Cemal’e bir iftar sofrasında darılmıştı. Sık sık gazaba gelir:

Yıllarca ırz u namusuna nigehban olduk. Nan u nimetimizle perverde eyledik. Biraderim merhumun mübarek elleriyle hazırladığı nar ve turunç şerbetlerini içe içe büyüdü. Gözüne, dizine dursun mel’unun!.. diye beddua ederdi.

Çok yerdi. Ama her davet edildiği yerde değil. Temizliğine inandığı eski, Müslüman evlerde…

Ramazan yaklaşırken yakın dostları konağına ramazaniyelik gönderirlerdi: Yağ, şeker, pirinç, güllaç…

Bir ramazan, Prof. Kazım İsmail Gürkan da bu sayılı dostlar arasına katılır ve bir hamal yükü erzak gönderir. Ancak, üstadın peynirden tiksindiğini ve ömrü boyunca ağzına koymadığını bilmediği için, bir tekerlek kaşar, bir teneke de beyaz peynir yollar. Ertesi gün gelen nükte ve muhabbet dolu mektupta, Mahmut Kemal Bey, geri aldırılmasını istediği peynire şu ismi takmıştır: “Sütün veled-i zinası!”

Yine bir ramazan, en nefis Türk yemekleri ikram edilen Necmeddin Molla Bey’in Cihangir’deki konağında, üstad, iftardan sonra tuvalete gitmek ister. Hizmetçi kendisini götürür, kapıyı açar. İbnülemin ilk defa gördüğü bir alafranga abdesthane karşısında kalınca telaşla geri dönerek hizmetçiye seslenir.

Nereye gidiyorsun, beni bu acaip yerde bırakıp da? Gel bakalım, ne yapacağız? Beraber karar verelim!

Son Asır Türk Şairleri’ni yazdığı günlerde, hal tercümeleriyle fotoğraflarını istediği şairlerin ihmalinden:

– “İhtiyarlardan taleb-i mal, gençlerden taleb-i visal edercesine niyaz ediyoruz!” diye gözleri şıldır şıldır dönerek şikâyet ederdi.

Bir gün pek hususi bir dost meclisinde:

Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükür olsun. Harama uçkur çözmedik, bu sayede aklımız, şuurumuz, sıhhat ve hafızamız yerinde kaldı. Devlet ve milletimize kalemimizle hizmet ettik!

Diye öğününce, Profesör Mükrimin Halil -ki doğum yeri Elbistan’dır- gülümseyerek sordu:

Üstad, malum-u fazılanenizdir. Yarın ahirette huzur-u İlahiye’ye çıkınca, vücudumuzun her parçası kendisine ettiğimiz zulümden, işkenceden şikâyet edecek. Mesela göz, bana fena şeyler seyrettirdi; dil, bana yalan söyletti; el, bana hırsızlık ettirdi; mide, beni aç bıraktı diyecek… Hiç şüphe yok, evlenmediğinize ve harama da uçkur çözmediğinize göre sizden de şikayetçi olacak…

Cümleyi tamamlamaya kalmadı, öfkeyle ayağa kalkarak ve acayip sesler çıkararak:

Elbistanlı, Kelbistanlı!… Elbistanlı, Kelbistanlı!… diye odada fır dönmeye başladı.

İbnülemin Mahmut Kemal İnal seksen yedi yıllık hayatının yetmiş yılını okumak, aramak ve yazmakla geçirmiştir. Eli, hasis denecek kadar sıkıydı. Yemezdi, içmezdi ve giyime, kuşama para harcamazdı. Ama bir ömür boyu sabırla, cömertlikle topladığı kitapları üniversiteye ve biriktirdiği altınları yalnız hayır işlerine bağışlayacak kadar asil bir cömertlik göstermiştir.

Kendi eliyle hazırladığı vasiyetnamesinde: Zeynep Kamil Hastahanesi’ne yüz altın, Gureba Hastahanesi’ne seksen altın, Verem Hastahanesi’ne altmış altın, Darüşşafaka’ya yüz altın, Darülaceze’ye seksen altın bıraktı.

Ama asıl büyük ve eşsiz mirası: Tarihçe-i Evkaf ve Teracüm-i Ahval-i Nüzzar, Osmanlı Devletinde Son Sadrazamlar, Son Hattatlar, Son Asır Türk Şairleri, Hoş Sada gibi Türk milletine bıraktığı yirmi bir cilt eseridir.

Onu, bütün cepheleri, bütün hizmetleriyle birkaç sütuna sığdıramayız. Ama iki büyük sanatçımız, Süleyman Nazif ile Yahya Kemal, şu iki mısraya sığdırmışlardır:

Hezar gıbta o devr-i kadim efendisine
Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine!

 

Kaynak: Portreler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: