Bir yıl oldu

13 Mar

-Emre DEMİR-

“Fe eyne tezhebun!”

Tekvin, 26

Bir şeylerin değişmeye başlamış olması, doğuştan sanılan birçok şeyin psikolojik temelleri olduğunun anlaşılması -ve bu temelleri keşfetmek ölçüsünde- onların kontrol edilebilir olduklarının görülmesi, önemli. Yapılacak olan şu: Kendinle ilgili problemi, kontrol edilebilir bir alana taşıyacaksın, beden’den zihin’e. Beden, kontrol edilebilir bir alan gibi görünmekle birlikte, beden’e verilen zarar, ıstıraba giden yolu belirsizleştirip, acı’yı iyice körüklemekten başka bir işe yaramıyor. Acı çekmekle kaybedecek zamanımız yok, içimizdeki ıstırabın kaynağını bulmalıyız. Acı, ıstırabın beden yüzeyine vurması; ve yılların acısıyla tecrübe edilmiştir ki, hiçbir yara, kaşımakla iyileşmiyor.

Sakin olmak lazım. Her şey olması gerektiği şekilde oluyor. Aksinin mümkün olmayacağı ortada. Her şey, olması gerektiği şekli, bir şekilde alıyor. Hırs, arzu, tutku, içsel durumlar olmalı. Kendine harici bir referans bulup hırslanmak iş değil, en nihayetinde, mihenk taşı olarak kendini koyacaksın. (Ece Ayhan) Bütün referanslarını kendinde toplayıp, an’da bütünleşeceksin.

Umut etmemek gerek. Umutsuz olmak anlamında değil, umutsuz olmak iki anlamda, biri, umuda sahip olmamak ve hatta bunu reddetmek. İki, umut etmeyi bilmemek. İnsanların çoğunun umutsuzluğu, neyi nasıl umut edeceklerini bilmemelerinden dolayı. Ben biliyorum demiyorum, reddediyorum. Karamsarlık içermeyen bir umutsuzluk hali. Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler..

Bir kütüphanemiz olmalı mı, emin değilim. Ece Ayhan, ortaokuldan beri kitap alıyordu, en nihayetinde tek bir kitabı olmadan öldü. Hayalet Oğuz, eline geçen üç beş lirayla kitap alır, kitapları okur ve herhangi bir yerde bırakırdı. Zihinsel bir aczin ifadesi olarak kütüphane üzerinde düşünebiliriz. Bir sığınma evi. Sıkıştığın zaman, altını çizdiğin cümlelere kaçabileceğin bir anne dizi. Vakti geldiğinde, anneden ve kütüphaneden ayrılmalı.

İnsanlarla konuşmamak lazım. Onları sadece dinlemek, onaylamak, anlattıklarının bir kısmına şaşırmak, çoğunu ilk kez duyuyor gibi davranmak, sözlerini kesmemek ve onlara tebessüm etmek lazım. İnsanın konuşabileceği kişi sayısı üç beş. Yeter.

Hiçbir şeyin beni çağrıştırmamasını dilerim. Kulaklarımı çınlatacak bir vesile bulamıyor olmanız, benim için iyi.

Doğru düşünmek ile doğru’yu düşünmek başka. Adorno Benjamin’e şunu yazdı: “Doğru düşünen üç beş adamın dünyayı nasıl değiştirebildiği şaşılacak şey; bizler bu adamlar olmalıyız.” Doğruyu düşündüğünü iddia eden bir Adorno’dan faydalanamazdım. Birkaç yıl evvel, Üstat söylemişti: “Düşünen adam, doğruyu düşünen benim diyememeli.” Doğruyu düşünmek, felsefe, edebiyat ve şiire bulaşmış adamın yapabileceği iş değil. Şüpheciliğin sonu, faşizmdir. Kâmil insan, doğru düşünür. Doğru ve samimi.

Şüpheciliğin sonu faşizmdir, çünkü faşizm, kesin anlamlılıktır. Faşizmde muğlâk, belirsiz, tarafsız yoktur. Faşizm, belli bir gerçeklik anında hayatın fotoğrafını çekmiş ve o fotoğrafa bütün bir zamanın hakikatini doldurmuştur.

Walter Benjamin: “Naziler geliyor. Kendi kesin anlamlarını, her türlü belirsizliğe karşı duydukları nefreti de beraberlerinde getirerek geliyorlar.

Umutsuz, belirsiz ve kararsız olmalı. Kararsızlığı da, umutsuzluk gibi düşünmeli. Karar verememek değil, karar verme gereği duymamak. Karar verme anlarından ve kararlı adamlardan uzak durmak. Karar vermek korkakların, yapmak sanatçıların işi.

Tahayyül mü, tefekkür mü? Bizi hangisi kurtarır? Proust’a göre, hayal gücü ve düşünme yetisi tek başlarına harika işleyişler olsalar da, atıl kalabilirler. Bu durumda ıstırap onları hareket geçirir. Istırap-tahayyül-tefekkür ilişkisinden söz edebiliriz.

Bir yıl oldu, çok şey değişti diyorum, aslında değişen bir şey yok, dönüşen şeyler var. Dönüş, öze doğru. Aslına rücû ediş. Bilhassa çocuklukta yaşananlardan dolayı, uygun bir ifade biçimi bulamamış bir öz var, aslında olması gereken bir biçim var, olamıyor, oldurulmuyor. Başkasına değişim gibi gelen şey, değiştiği sanılan kişinin, kaybolan gerçekliğine erişmesi, olabilir. Yaşanmamış gerçeklikler var. Gerçek, ille de yaşanan bir şey değil. Gerçekdışı’nın yaşanması da mümkün olabiliyor ki, başımıza en çok gelen bu oluyor. İnsanların çoğu, kendilerine ait olmayan hayatlar yaşayıp, kendilerine ait olmayan cümleler kuruyorlar. Nefsine sadık olacaksın.

En büyük yüzleşme, insanın kendiyle yüzleşmesidir. O yüzleşmenin neticesinde karşılaşılan gerçekliğe razı olmak gerek. İnsan, kendinden fazlası değil. Olmasına gerek yok. Reçete Huzur’da: Sonunu bile bile ve o sona rağmen, kendini idrak edeceksin.

Yaşadığını, her an kanıtlama çabasından vazgeçmeli. Sosyal medya, buna zorluyor, an itibarıyla neredesin, ne yapıyorsun, yaşadığını kanıtla. Yaşadığımı, sadece ve sadece kendime kanıtlamakla mükellefim. Ki bazen bunu bile yapmıyorum.

27 yılın üstüne bir yıl oldu. Hiçbir şey yaşanmamış ve her şey yeni başlıyor gibi. Artık gerçekten âşık olmak istiyorum.

Reklamlar

Bir Yanıt to “Bir yıl oldu”

  1. yaprak efe 15/03/2012 5:23 pm #

    1 yıl da olur, 2 de, 3 de… Artık zamanı saymazsın bile… Şu 30 yıllık ömrümde öğrendiklerim; acı çekmekten korkmamak, başa gelen herşeyi sebepler zincirinin bir halkası olarak görmek ve asla insanlara değil, insanların Rabbine sonsuz güvenmek….

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: