Yahya Kemal ile Ahmet Naim arasında bir münakaşa..

19 Mar

-Yahya Kemal- 

Derslerden yeni çıkmıştık. Kâtib-i Umumi’nin odasında istirahat ediyorduk.

Ahmet Naim Bey birden bire dedi ki: “İslamiyet’e sizin ettiğiniz zararı bu aralık kimse etmiyor.”

“Niçin… Nasıl, ne gibi…” dedim.

“Mesela bugünkü yazınız gibi yazılardan…” dedi ve ilave etti: “Zaten dalâlete düşmüş bu zavallı milleti daima şaşırtıyorsunuz… Bir zaman Türkçülükle, şimdi de İslamiyet’i efsaneler üzerine kurulmuş bir din gibi göstererek… Hâsılı bu şaşırmış halkı bir türlü şaşırtmayı icat ediyorsunuz. Bizim (!) Abdullah Cevdet’in dinsizliğinden korkumuz yoktur, çünkü o sarahatla dinsizdir ve maddidir; İslamiyet’i yıkamaz.Halbuki sizin Tevhid-i Efkar’da bir seneden beri çıkan yazılarınız İslam akaidini ve esâsâtını baştan başa tahrif ediyor. Beyefendi! İslamiyet’te ölülere ibadet, mezarlara muhabbet, ölmüş insanları filan veya falan semtte hazır ne nazır zannetmek gibi itikatlara yer yoktur. Peygamber sallâllahü aleyhi ve selem efendimiz hazretlerinin kendi naşı bile İslam’da takdis olunamaz. İşte İslam’ın Hıristiyanlığa ve diğer dinlere bir faikıyeti de bundandır, böyle ebatila İslam’da inanılmaz!..”

Naim Bey coşmuştu. Coşkunluğuna bir diyeceğim yoktu; zaten onun inanan bir insan oluşundan hoşlanıyordum. Ancak katı ve kırıcı bazı kelimelerini tahammülün fevkinde gördüm ve aynı sert tavırlar ve söyleyişle iade etmeyi zaruri addettim ve aynen dedim ki: “Demin ‘biz’ korkmayız gibi bir şey söylüyordunuz. Siz kimsiniz? Kaç kişisiniz? Çokluksanız bile bütün bir Türk milletinin tarihi hatıralarına ne karışırsınız. Türk milleti, dinini istediği gibi benimsemiştir, diyanetini vatanının toprağına tahayyül ettiği şekilde karıştırmıştır. ‘Biz’ dediğiniz zevat kalkıp da: ‘Ey Türkler, İslamiyet sizin vatan toprağınıza bigânedir, sizin milliyetinizi ve diğer kavimlerin de milliyetini tanımaz. Zaten milliyet tanımaz. Filan ve falan ‘vatan’a İslamiyet’in ruhaniyetini şu bu şekilde, hulâsa putperestâne bir itikat bakiyesiyle izafe edilmesini İslamiyet istemez!” demenizle şu memlekette emin olunuz bir yaprak kımıldamaz.

Evet bu millet, İslamiyet’i kendi mizacına göre kabul etmiş ve çok eski putperestliğiyle karıştırmış ve öyle sever; onun uğrunda yalnız bu sebeplerle ölür.

İslamiyet’i olsun, Hıristiyanlığı olsun, diğer dinleri olsun, bütün milletler daima kendi hilkatleriye, temayülleriyle, muhayyileleriyle, ihtiyaçlarıyla karıştırarak kabul etmişlerdir ve başka türlü almalarına zaten imkân yoktur… Nihayet ben, şikayet ettiğiniz bu yazılarda bu milletin inanmadığı bir şeyden bahsetmiş değilim. Siz ki bu yüzden bana karşı bu kadar asabisiniz! Siz, kalkıp da Padişaha karşı, onun şeyhülislamına ve Bab-ı Fetva’sına karşı ve birçok dalaletlere inanan bu halka karşı: “Eyüb’ün mezarı ne demektir, böyle bir şey yoktur, böyle bir mevhumenin ziyaret edilmesi İslam akaidine mugayirdir; hatta Peygamber’in Medine’deki mezarını da ziyaret etmek ve orada bir ruhaniyet görmek İslam’a bu derece mugayir bir dalalettir; bunları hemen kaldırınız!” dediniz mi?

Halbuki bugün burada Abdullah Cevdet’ten daha muzır olduğumu söylüyorsunuz. Niçin diyorsunuz! Çünkü İslaniyet’in inkar edilmesine razısınız, lakin bizim milli tahayyülümüze göre mevcut olmasına ve öyle teşrih edilmesine razı olamıyorsunuz!”

Aramızda bu sözlerle kavga büyüdü; sonuna doğru da bahis yalnız bir noktada toplandı: Ona göre, herhangi Müslüman bir millet kalkıp da İslamiyet’i kendi milliyetinin unsurlarından yalnız biri olarak telakki edemez ve kendine uygun bir şekle koyamaz. Müslüman bir kavim, kavmiyetini unutmak ve İslam’ın nass-ı kâtı’larına tamamıyla bağlanmak şartıyla Müslüman olur ve diğer Müslümanları aynen kendi milliyetinden bilir.

Naim Bey’e izah ettim ki bizde yeni türeyen bu kavga Avrupa milliyetleriyle Katolik ve sair kiliseler arasında zaten oldu ve galiba kilise göz kapamayı daha münasip gördü. Hatta papazlardan bile milliyetçilerin zuhur ettiğini gördük. Kim bilir, belki bizde de böyle olabilir.

Bu münakaşanın üzerinden 13 sene geçti.

Öğleden hayli sonraydı, Vefa’ya doğru yürüyordum, karşıdan Ahmet Naim Bey’in geldiğini gördüm. Rahatsızlıktan yeni kalkmış gibi yorgun görünüyordu. Beni görür görmez durdu, kollarını açtı “Bu tesadüf münasebetiyle Cenâb-ı Hakka hamdolsun” diyerek söze başladı.

O kadar dostça bir tahassürler hareket ediyordu ki mütehayyir kaldım. Sözüne devam ederek: “Avrupa’da uzun müddet kaldınız, sizi artık görmeden öleceğime bile inanmaya başlamıştım. İkide birde ‘Ya Rabbi bu adamla son bir defa görüşmemi mukadder kıl, ta ki söylemek istediğim birkaç sözü söyleyebileyim’ diyordum. İşte bu saatte Allah’ın lütfunu idrak ettim. Ondan seviniyorum, şimdi sana maksadımı izah edeyim, nereye gidiyordun” dedi.

Şehit Ali Paşa Kütüphanesi’nin nerede olduğunu bile bilmediğimi ve görmek istediğimi söyledim. O da “Pekâlâ beraber yürüyelim” diye teklif etti ve söze girişti:

“Seninle o kadar sene evvel, Darülfünun’da bir münakaşada bulunmuştum. O münakaşa, sonra benim zihnimi senelerce meşgul etti. Son senelerde ise, ben, İstanbul’un birçok semtlerinde gezmeyi ve oralarda, tıpkı senin usulünde, eski mimari eserlerinin tarihini araştırmayı itiyat edindim. Bu hoş merak beni sardıkça sardı. Senin bir zaman Tevhîd-i Efkâr’da çıkmış yazılarını buldum ve tekrar okudum, azim bir zevk aldım. Sana bu yüzden ne kadar haksızlık ettiğime, o yazıların bir şair fantezisi olmayıp hakikaten manevi birer ufuk olduklarına kail oldum. İşte bundan sonra, bu yüzden seni o vakit gücendirdiğime yandım ve bir daha görürsem isti’fâ’-yı kusûr etmeyi nezrettim. İşte azizim söyleyeceğim bu idi” dedi.

Ekseriye müzeyyif olarak konuştuğunu bildiğimiz o Naim Bey bu sözlerini söylerken o kadar müminâne bir teessür içindeydi ki ben de tessürümden önüme bakıyor ve ne cevap vereceğimi bilemiyordum.

Bana o saatte, Tevhîd-i Efkâr’da çıkmış makaleler zemini üzerinde tekrar ettiği teveccühkâr teşrihlerini uzun boylu, birkaç defa tekrar etti. Ne derecede mütehassis olduğumu mümkün mertebe anlatmaya çalışarak bu bahsi kapadık.

Beraber Şehit Ali Paşa Kütüphanesi’ne girdik. Muhacirlerle iskân edilmiş bir ev halini almış olan bu vakfı ancak merdiveninden bir nebze gördük. Sonra Şehzadeabaşı  Camii’ne geldik. Arka kapının üzerindeki Mustafa İzzet sülüsünü seyrettik. Naim Bey: “Muhakkak ki sülüs son asırda asıl mükemmel şeklini buldu. Gerçi hat-şinaslar eskiye itibar ettiklerinden daima Şeyh Hamdullah’tan vecitle bahsederler, hayır ben bu fikirde değilim… Bu mükemmeliyet son zamanlarda hâsıl oldu” dedi.

Beraber bir müddet daha dolaştık. Oradan çıktık. İbrahim Paşa Medresesi’nin arkasından, tenha sokaklardan, Şehzadebaşı’na çıktık. Orada ayrıldık.

Son ayrılışımızmış. Naim Bey bir ay sonra öldü. Benimle son bir defa görüşmek istediğine dair, yukarıda naklettiğim dileğinin, Vefa’da, sırf tesadüf sevkıyle, tahakkuk etmesini hayretle telâkki ettim.

Kaynak: Siyasi ve Edebi Portreler, YKY-İstanbul Fetih Cemiyeti ortak basımı, Haziran 2006, S.49-52

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: