Archive | Nisan, 2012

Bizi bir yankı gibi ilgilendiren olaylar..

29 Nis

Déja vu defalarca tasvir edilmiştir. Bu adlandırma yerinde mi? Onun yerine, bizi –kendisini uyandıran sesin geçip gitmiş hayatın karanlık bir zamanında yükseldiği- bir yankı gibi ilgilendiren olaylardan söz etmek gerekmez mi? Zaten, bir anın daha önce yaşanmış bir an olarak bilince gelmesiyle yaşanan şokun çokluk bir ses kılığında karşımıza çıkması da buna uyar. Bu, kendisine, bizi hazırlıklı olmadığımız bir anda, kubbesinden zamanımıza sadece bir yankı biçiminde akseder gibi görünen geçmişin soğuk dehlizine çağırmaya yetecek kadar kudret verilmiş bir söz, bir hışırtı veya zonklamadır. Gariptir ki, bu kayıp gidişin karşı kutbunun –bir kelimenin bizi odamızda unutulmuş bir manşon kadar afallatmasının yarattığı şokun- peşine düşülmemiştir henüz. Nasıl bu manşondan, odada yabancı bir kadının bulunmuş olduğunu çıkarıyorsak, öyle sesler veya susuşlar vardır ki, bizi o görünmez yabancıya, ilkinin yanımızda unuttuğu geleceğe götürür. – Beş yaşındaydım belki. Bir akşam –yatağa girmiştim bile- babam belirdi. Herhalde sadece, bana iyi geceler demek için. Yarı yarıya iradesi dışında oldu sanırım, bana bir kuzeninin ölümünden bahsetti. Kuzen beni hiç ilgilendirmeyen, yaşlıca bir adamdı. Ama babam haberi bana bütün ayrıntılarıyla veriyordu. Benim sorum üzerine, kalp sektesinin nasıl bir şey olduğunu anlattı, uzun uzadıya. Anlatılandan pek bir şey kapmış değildim. Ama o akşamki haliyle odamı ve yatağımı yazmışım aklıma, tıpkı insanın, günün birinde uğrayıp, unuttuğu bir şeyi almak zorunda kalacağını sezinlediği bir yeri aklına yazması gibi. Bunun ne olduğunu yıllar sonra öğrendim. O odada babam benden haberin bir parçasını gizlemişti. Kuzeninin frengiden öldüğünü.

Bin dokuz yüzlerin başında Berlin’de çocukluk – Walter Benjamin – YKY

“Yakup Kadri bu dünyaya tok ve yorgun gelmiştir”

23 Nis


Ahmet HÂŞİM

 

Nur Baba münasebetiyle

Nur Baba hikâyesinin intişarı, Yakup Kadri’yi ruzmerre hayatımızın ilk saf vakayiine çekti. Şahsi bin türlü münakaşaların mevzuudur, ismi her ağızda dolaşıyor. Denilebilir ki bütün İstanbul Nur Baba’nın badesiyle sarhoştur. Fakat halkın yeni tanımağa başladığı bu isim, biz aşinaları için, on üç seneden beri, bir insana mukadder olabilecek isimlerin en güzeli ve en sihirlisiydi.

Yakup Kadri, otuz beşi geçen nesle mensuptur. Bugün Türk hassasiyetine rakipsiz hakim olan bu nesil, edebiyatta Yakup Kadri’yi yetiştirmiş olmakla şan ve şerefinden emin ve varlığından mübalağa ile mağrurdur.

Fransız hâkimi Hippolyte Taine, eseri sanatkâra vasl ve rapteden alâkanın sıklığına dair ne söylemiş olursa olsun, bizde Yakup Kadri’ye gelinceye kadar, bilhassa edebiyatta, eserle müessir, yekdiğerine hiç benzemeyen ayrı şeylerdi. Her muharrir, ya kalın ses çıkaran bir cüce veya düdük sesli bir devdi; sesten boya intikal edilemezdi. Niceleri yırtıcı birer kurttu, gecelerin karanlığında arslanların sesini taklit ettiler; niceleri leş yiyici murdar kuşlardı, baharda bülbüller gibi öttüler. Körler, alemin bahar ve hazanından bahsettiler, cılızlar “kuvvet”i öğretmek istediler; timsahlar gözyaşı döktüler; alçaklar faziletten dem vurdular. Kalem ve kağıt bunların başlıca vasıtalarıydı.

Hâlbuki eserinin her satırını, insanlığının altınlarından nesceden Yakup Kadri’de şahıs ve eser, yekdiğerine aydınlıktan karışan iki meşaledir. Yakup Kadri’nin hiçbir yeniliği olmasaydı bile, Okumaya devam et

“Şiirden vazgeçin, o benle bitti..”

22 Nis

Sana biraz havadis: Geçen akşam Yahya Kemal’i gördüm, yanında Muhip de vardı. Sofraya:

Bezm-i safâya sâgar-ı sahbâ gelir gider
Gûyâ ki cezr ü medd ile deryâ gelir gider


beytini okuyarak geldi, biz derhal komplimanı yapıştırdık: “Bu sizin gelişiniz beyefendi!” dedik ve iyice dalkavukluk ettik.

Üstad sarhoştu, açıldı. Sağa sola bastı küfürü. Nihayet bir yarım saat kadar da bizim nesirleri medhetti, sonra “şiirden vazgeçin” dedi. “Onu yapmayın, o benimle bitti. Müsaadenizle bendeniz o işi yaptım. Artık yapamazsınız” diye bir baba nasihatı verdi.

Vâkıa ilk önce çok kızdım, fakat bilahare “Bülbül” manzumesi bu söze hak verdi.

Şiir Yahya Kemal ile bitmiyor, burası muhakkak, ama ben bu işi pek beceremiyorum.

Kaynak: Tanpınar’ın mektupları, dergâh yayınları, 1992

Mesele bir ayakkabı meselesidir

14 Nis

-Rüşdü Paşa-

“Benin asıl zıddı ben olmayan değil,

benim –olandır; varlığın, yani sahip olanın asıl zıddı var olmayan değil,

sahip olmuş olandır”.

Tarde

Tanıdıklarımızı tanıyamayız. Tanımadıklarımızı tanırız.

Kendimizi düşmeye bırakacak mıyız? Kelime okuduktan sonra yükseklik korkusuna kapılmak ve düşmek korkusu ile yaşamak.

İnsan, ân’lıktır. Bir anlamdan yola çıkmak, o anlamı yok etmektir. Anlamsızlığa varmak korkusu var.

Bellek, belirsizdir.

Âşkın yaşanabilmesi imkânsızdır. Ölümü göze almak gerekir. Âşk, iletişim’dir.

Turgay Özen: “Dağlarca kendi evrenini daha çocukken kurdu… Sonra da o kurduğu evreni anlamaya çalıştı şiirlerinde… Ama kalbin bilinmezliği, bilgiyi şiire sokmasına izin vermedi… Onun şiiri bu yüzden hep çocuk kaldı… Ne zaman bu saf şiiri bulandırmaya kalksa aklı, bu defa da çocuklara şiirler yazdı… Çocukluğunun o arzu dolu, iştahlı, masum kalbini hiç kaybetmedi…”

Yeri dinlemek gerek. Çocuk, yeri dinlemeli. Dinlemek, öğrenilen bir şeydir. Yürümek, konuşmak, bakmak, selâmlaşmak, sözleşmek, gibi.

Hiçbir şey yapmadan durmayı başarmalı. Herhangi bir şey yapmak gerekmiyor. Devrim, işte bu’dur. Hakikatin kabul edilmesi’dir. Hakikat, kendinde durmağa çağırır.

Tanıklık etmek! Hakikate tanıklık etmek. Canı sıkılan çocuk, başka bir oyun oynamayı dener. Döner, gelir. Çocuk, Tanrı’nın arzusuna tanıklık eden bir varlıktır.

Kendi kendimizi hakikat arzusu olmadan belirleyemeyiz.

Kim kiminle konuşuyor?

Öteki ile ilişkinin kendi ile olanını ortadan kaldırması, kendini parçalaması, öldürmesi ihtimâli var.

Âşk, hakikat ile bir iletişimdir. Öldürücü/ oldurucu bir iletişim.

Sokrates’in bir ayakkabıcı ile ne konuştuğunu bilmiyoruz.

Selâm ile.

Ölüm memleketi..

12 Nis

-Sait Faik-

Ölüm belki de bir memlekettir.

Işıkları söndürülmüş bir Paris kadar güzel, tayyare korkusundan ışıkları söndürülmüş bir Paris’te bir çift Parisli kadar yalnız aşklarını düşünmeye çalışan insanlarla doludur, belki de ölüm şehri.

Orada, belki de insan yalnız iskeletiyle güzeldir. Her şey kalbi atmadan, sükûn içinde yapılır. Nehirler vardır ki kocaman ziftli kayıklarla geçilir. Nehrin öteki kıyılarında mor ışıklı asfalt caddelerde çıplak kadınlar dolaşır.

Ölüm memleketi belki böyledir.

Kaynak: Bekâr’dan..

Bir rüyada gördüğümüz Eyüb

1 Nis

 -Yahya Kemal-

Türklerin ölüm şehri Eyüb, Avrupa toprağının bittiği sahilde İslâm cennetinin bir bahçesi gibi yeşil duruyor. Bu ölüm şehrini bir defa görenler, kendilerini bir servi ve çini rü’yâsı içinde kaybolmuş gibi hissettikleri zaman biliyorlar mı ki hakîkaten bir rü’yada bulunuyorlar? Çünki Eyüb İstanbul’u fethetmeye gelen Türk ordularının hicretin 857’inci senesi baharında, surlara karşı gördükleri bir rü’yâ idi. İşte o rü’yâ, Haliç’in kenarında, şimdi gördüğümüz yeşil şehir oldu.

Epey seneler evvel İstanbul’u görmeye gelen şâir Henri de Regnier, Eyüb mezarlıklarının bir yokuşunda durmuş, Türk ölümünün derin bir vecdiyle, Türk ırkından doğup, bizimle beraber yaşayıp, öldükten sonra, mezarına sarıklı bir taşın dikilmeyeceğine acımış ve “İstanbul! mü’minlerin o kadar sevdiği Eyüb servilerinin altında kendimi senin ölülerinle kardeş hissettim.” demişti. Bir Katolik şâirini böyle söyleten Eyüb, bizi de içine aldığı zaman fazla düşündürmüyor; orada âhiret havasını teneffüs ederken müsterih oluyoruz; zihnimizi yormuyoruz

Fakat Eyüb’ün bu servi ve çini rü’yâsından uyanan bir zâir diyebilir ki: “Neredeyim!…

Bulunduğum yer İslâm cennetinin yeşil bir bahçesini andırıyor. Maamâfih ne kadar garip ki Okumaya devam et