Bir rüyada gördüğümüz Eyüb

1 Nis

 -Yahya Kemal-

Türklerin ölüm şehri Eyüb, Avrupa toprağının bittiği sahilde İslâm cennetinin bir bahçesi gibi yeşil duruyor. Bu ölüm şehrini bir defa görenler, kendilerini bir servi ve çini rü’yâsı içinde kaybolmuş gibi hissettikleri zaman biliyorlar mı ki hakîkaten bir rü’yada bulunuyorlar? Çünki Eyüb İstanbul’u fethetmeye gelen Türk ordularının hicretin 857’inci senesi baharında, surlara karşı gördükleri bir rü’yâ idi. İşte o rü’yâ, Haliç’in kenarında, şimdi gördüğümüz yeşil şehir oldu.

Epey seneler evvel İstanbul’u görmeye gelen şâir Henri de Regnier, Eyüb mezarlıklarının bir yokuşunda durmuş, Türk ölümünün derin bir vecdiyle, Türk ırkından doğup, bizimle beraber yaşayıp, öldükten sonra, mezarına sarıklı bir taşın dikilmeyeceğine acımış ve “İstanbul! mü’minlerin o kadar sevdiği Eyüb servilerinin altında kendimi senin ölülerinle kardeş hissettim.” demişti. Bir Katolik şâirini böyle söyleten Eyüb, bizi de içine aldığı zaman fazla düşündürmüyor; orada âhiret havasını teneffüs ederken müsterih oluyoruz; zihnimizi yormuyoruz

Fakat Eyüb’ün bu servi ve çini rü’yâsından uyanan bir zâir diyebilir ki: “Neredeyim!…

Bulunduğum yer İslâm cennetinin yeşil bir bahçesini andırıyor. Maamâfih ne kadar garip ki Rum kayserlerinin “Vlaherna” dedikleri meşhur saraylarının harabesi burada!… Upuzun giden bu surlar o kayserlerin müdâfaa siperleriydi… Bu toprakta Medine’de doğmuş, Hz.Muhammed’le (SAV) görüşmüş ve konuşmuş olan bir sahabe yatıyor ki ismi Ebâ Eyyûb Hâlid!…Medine nerede? Bizans sarayının burçları nerede? Bunların arasında ne münâsebet var? Bu toprağa İslâmın yeşil nuru niçin böyle bol yağmış?…”

Ben de bu sualleri kendi kendime sordum. Düşünmeye başladığım zaman Eyüb’ün maverası gözlerime bir kat daha nurlu göründü. 857 senesinin baharında Edirne’den Kostantaniyye surlarına doğru boşanan Türk ordusu, anlı şanlı ve kuvvetli idi. Başında yeni tahta çıkmış, yirmi iki yaşında bir padişah vardı, onun devrini açmaya geliyordu.Fakat birkaç sene evvel o padişahın babası Murâd-ı Sânî ile Varna’da ve Kosova’da iki defa Ehl-i Salîb’in zorlu ordularını yenmiş, dağıtmış, kaçırmış ve galebenin en sarp zevkiyle mest olmuştu.

Her zaferden daha kuvvetli çıkan bu ordu, o zamana kadar taşlarına dayanan bütün barbar sellerini kırmış olan o müthiş surları sararken kendi azametini, kendi şan ve şerefini, kendi kudretini görmüyordu; yalnız 857 sene evvel Hicaz çöllerinde geçmiş bir gazveyi, Bedir gazasını düşünüyordu, çünkü o gazvede Peygamber’in yeşil sancağını taşımış olan sahâbî Hâlid Ebâ Eyyûb, seksen yaşında bir pır iken, İslâm ordularıyla Kostantaniyye’ye gelmiş bu surları sarmış, sonra Eğri Kapu burçları yanında şehid düşmüştü; rivayete göre mezarı oradaydı.

Ah!… İman devirlerinin hâli. O zamanki Yeniçeri ortaları kendi büyük ve müthiş maceralarından zevk almazdılar, kışlalarda kendilerine hikâye edilen Bedir, Uhud, Huneyn gazvelerini, İmam Ali’nin yararlıklarını, kamaşmış gözlerle dinlerdi. İstanbul’un fethi için surların önüne geldikleri zaman da gözlerini Peygamber’in Bedir Bedir gazasında yeşil sancağını taşıyan Hâlid kamaştırıyordu.

Peygamber’in Mekke’de Medine’ye hicret ettiği o hazin senenin hikâyesi fetih askerlerinin kalbindeydi. Peygamber muhacirinle Medine’ye girerken çocuklar sokaklarda:

“Resûlullah geldi.”

nidâsiyle çığırışıyorlarmış. Medine düğün bayram edercesine şenlik ediyormuş, halk Resûlullah’ın devesinin yularına sarılıyormuş, fakat Resûlullah,onları “Ona dokunmayınız, Allah tarafından me’mur olduğu mahalle gidiyor durunuz bakalım, nereye gidecek?” diye men ediyormuş, devenin yularını bırakmış o nerede durursa oraya ineceğini söylüyormuş; o mübarek hayvan gitmiş, önce hâli bir arsada çökmüş, lâkin çok durmamış, kalkmış, tavus gibi süzülerek Hâlid Ebâ Eyyûb Ensârî’nin evi önünde çökmüş ve sonra boynunu uzatmış, bağı rmış, Resûlu Ekrem de: “İnşallah konağımız burasıdır.” demiş, Halid’in evine girmiş. O gün Medîne halkı Hâlid’in evi önünde Resûlullah’ı görmek için ayakta bekliyormuş; Mü’minlerle beraber Yahudi ulemâsından Abdullah bin Sellâmda gelmiş, Peygamber’in yüzüne bakmış. “Bu yüz yalancı yüzü değildir” demiş. O da müslüman olmuş.

Sonra Resûlullah, devenin çöktüğü o yerde bir mescid bina edilmesini arzu etmiş, bu mescid bina edilirken eshâbiyle beraber çalışmış, kendi mübarek elleriyle kerpiç taşımış. Şimdi Mescid-i Nebevî dediğimiz yer Halid’in evinin yeri imiş; Allahın insanlara gönderdiği son peygamber orada yatıyormuş. Kendi evi Ravza-i Mutahhara olduktan sonra Kostantaniyye’de bir burcun yanında garip bir şehîd olarak vücûdu bırakan Hâlid, yeniçerinin Rumeli ve Anadolu ocaklarının gözlerinde tütüyordu. Bahusus ki Hâlid, Resûlullah’ı n Bedir gazasında yeşil sancağını taşımış; Hz.Muhammed’in(SAV) asker kavmi olan Türkler, bunun için millî bir temayülle Hâlid’i daha ziyâde seviyorlardı; çölde o mübarek Bedir gazası… O yeşil sancak, müşriklerin o hezîmeti. İslâm’ın ilk galebesi…

İşte o ruhani gazada yeşil sancağı taşıyan Hâlid seksen yaşına girdikten sonra Arap ordularıyla Kostantaniyye’yi muhasaraya gelmişti. Kostantaniyye’nin müslümanlar tarafından ikinci muhasarası diye anılan o sefer ne hazindir: Uzun bir muhasaradan sonra şiddetli bir kış olur, güneş çocukları olan Araplar, Ayastafanos’tan Halic’e kadar kesif bir kar altında kalırlar, kırılırlar, ölürler. Şimdi Türk ölülerinin sur boyunca yattığı o mezarlıklara o zaman Peygamber’i görmüş, yahut da Peygamber’i görenleri görmüş olanların kemikleri gömülmüştü.

Kostantaniyye’nin son muhasarası, surların aşılmaz, kırılmaz, yıkılmaz, geçilmez metaneti önünde bir müddet gevşer gibi oldu. Sadrazam Halil Paşayla birçok ulemâ bu muhâsarının ref’ ine taraftardılar. Akşemseddin ve Zağanos Paşa şiddetle harbe devam etmeyi istiyorlardı. Muhasaranın ref’ine temayül arttığı günlerde Akşemseddin feci bir sıkıntı geçiriyormuş; bir zaman murakabeye varmış, Resûlullah’ın alemdarı Hâlid Ebâ Eyyüb’un mezarını keşfetmek için ter döküyormuş. Akşemseddin’i bu murakabede görenler: “Efendi kabr-i Eyyûb’u bulamadığı için icabından râba vardı.” diye taciz etmişler. Bir saat sonra Akşemseddin secdeden başını kaldırmış mübarek gözleri kan çanağını andırır bir halde başında bekleyen genç Fatih’e:

“Beğim, hikmet-i Huda, seccademizi tâ kabr-i Eyyûb üzre döşemişler. Hemen şu mahali kazsınlar.” demiş. Toprak üç zürra’ derinliğinde kazıldıktan sonra, üzerinde kûfî hatla “Hazâ kabrû Ebî Eyyûb ” kitabesi olan bir sanduka çıkmış.

Âh o saatte sûrun bir ucundan bir ucuna sirayet eden sevinç, müjde haberleri. Galeyan. Fetih askerleri Hâlid’i yeşil sancakla tecellî etmiş kadar bariz hissetmiş.

Halid’in kabri zahir olduktan sonra, muhasaranın ref’ini tavsiye edenlerin dili tutulmuş, surlara son hücum hazırlığı kan ter içinde başlamış.

Fetih gecesi, sabaha karşı, Akşemseddin bir tepe üzerinden kanatlarını açan kocamış bir kartal gibi, kollarını açarak: “Yâ müfettihü’l-ebvâb ” nidâsiyle bağırırken, genç Fâtih, sağ kolunun yumruğuna toplanmış yıldırımlar gibi, sıra ile, büyük topları, Anadolu, Rumeli ocaklarının askerlerini, azepleri, seymenleri, sipahileri ve son darbe olan Yeniçeri’yi surların üzerine boşaltıyordu. Kurûn-ı Vustâ’nın o son gecesi geçip, şafak sökerken, asırlardan beri yüzlerce Barbar orduları karşısında çözülmeyen surlar birdenbire çözüldüler. Genç ve dinç Yeniçeriler, Topkapı ve Edirnekapı arasındaki Lykos vadisinin ortasından Kostantaniyye’nin içine girdiler.

Fetihten sonra, sahâbî Halid’in kabri etrafına ilk şehitler gömüldüler. Akşemseddin’le fetih askerlerinin, muhasara günlerinde gözlerine görünen sahâbî Hâlid, bir timsâl iken toprakta bir makam oldu, o makam bir şehitlik oldu, o şehitlik bir ölüm şehri oldu ölüm şehri Avrupa toprağında,

İslâm cennetinin, yeşil ve rûhânî bir bahçesi oldu Fetihten beri, yumuşak bir Türk söyleyişiyle “Eyüb” dediğimiz bu cennet bahçesine, en büyük sadrâzamlardan en fakir mü’minlere kadar kaafîle kaafile ruhlar girdiler. Bütün o kabirlerin aralarından geçtiğim bir gün sahâbî Halid’in yanında fetih askerlerinden birinin burma kavuklu taşına vecidle uzun uzun baktım; tiryakı bir ocak ihtiyarın vücûdunu haber veren o metin taş, ölümün ortasında kavuğu yıkmış, hâlâ fetih rü’yâsını görüyor gibi dalgın duruyordu. Zâten Eyüb, o rü’yânın toprakta mücessem bir devamı değil mi?

Bu yazı, ilk defa, 5 Mart 1922 tarihli Tevhîd-i Efkâr Gazetesi’nde neşredilmiştir.

 

Yahya Kemal, Aziz İstanbul, M.E.B. Yay., İst. 1969

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: