Yahya Kemal Türkçesi

31 May

Nihad Sâmi BANARLI-

Eski şiirde bir Yûnus Emre Türkçesi vardır. Büyük panteist, coşkun ruhundaki ilâhî aşkı, böyle bir aşk için dile gelmiş sâf ve samîmi bir Türkçe ile söylemenin sırlarını bulmuştur. Yûnus’un XIII. asır Türkçesine görülmemiş, duyulmamış bir ifâde kudreti kazandırması bundandır.

Eski şiirde bir Nevâî Türkçesi vardır: XV asrın Türkçeye vurgun şâiri, bu dilin âdeta Türkiye topraklarındaki geleceğini keşfetmiş gibi, Orta Asya Türkçesine bir mûsikî lisânı olmanın imkânlarını vermiştir.

Eski şiirde bir Fuzûlî Türkçesi vardır: Fuzûlî de tıpkı Nevâî gibi, dikenli bahçelerde gül dermenin zevki ve şevki içindedir: Mecnûn’un Leylâ’yı sevmesi kadar üstün bir Türk dili sevgisiyle “Ben diken gibi sert bilinen Türkçeyle gül yaprağı gibi şiirler söyleyeceğim” demiş ve aziz lisânımızı gerçekten gül yaprağı gibi ince renkli söyleyişlere ulaştırmıştır.

Onlar, Türkçenin büyük âşıklarıydı. Onun için ebedî oldular.

*

XX. asır şiirinde de böyle bir Yahya Kemal Türkçesi vardır. Yahya Kemal Türkçesi, lisânımızın büyük fırtınalar geçirdiği bir çağda, Türkçenin sesine, mimarisine, ruhuna ve dehâsına sâdık kalmak yoluyla bu lisânı kendi devrinin şahikasına ulaştırmıştır.

Yahya Kemal Türkçesi ne bir tesadüfün, ne de moda hareketlerle müşterek bir dil cereyanının eseridir. Şâir, Türkçenin Türkiye topraklarındaki güzelleşmesi târihini adım adım takip ederek, milletimizin asırlar boyunca bu lisâna verdiği güzellikteki sırları araştırmış, bulmuş ve onu terennüm etmiştir. Batı şiir lisanlarının kendi millî dehâları içinde asırlarca nasıl işlendiğini görüp, aynı ses ve söyleyiş üstünlüğünü Türkçeye de vermek için gereken yolları araştırmaktan doğan bu netice, şâirin kendi dil ve sanat sevgisiyle kendi gayretiyle ve kendi lisan felsefesiyle elde edilmiştir.

*

Yahya Kemal’in Türkçe şiir söyleyişte takip ettiği lisan anlayışını tek bir makale ile ifâde etmek mümkün değildir. Şu birkaç madde Yahya Kemal Türkçesi’ni yaratan anlayışın ancak bir hulâsası olabilir:

1- Şiirde, yaşayan Türkçeye girmemiş hiçbir Arap, Acem ve Frenk kelimesini kullanmamak;

2- Yaşayan Türkçeye girmiş Arap, Acem ve Frenk kelimelerini, onlara Türklerin verdiği ses ve mânâ içinde Türkçe addetmek;

3- Nahiv’de Türk milletinin cümleye verdiği mîmârîye şiddetle sâdık kalmak ve “Tatlısu Türkçesi”nin Servet-i Fünûn şiirindeki tesirini kaldırmak;

4- Aşka, kahramanlığa, elemlere ve şevklere Türk milletinin verdiği ifâdeyi gözetmek;

5- Şiirde “rhytme”in lisan hâline gelmesi demek olan hâlis mısraı bulmak ve böyle mısrâlardan müteşekkil manzumeyi, ilk mısrâdan son mısraya kadar, yekpare bir “rhytme” terkibi hâlinde terennüm etmek. Böylelikle şiiri nesre zıt bir terkip olarak yaratmak;

6- Şiiri o çıkış noktasından hareket ederek söylemek ki bu şiir, önce bizi, bizim milliyetimizi, bizim duygu ve düşünce dünyamızı söylesin. Fakat aynı şiir, bu millî atmosfer içinde bizi terennüm ederken aynı ölçüde beşerî olsun. Bütün insanlığın duygu, düşünce, şevk ve heyecan âlemlerinin müterennimi olabilsin.

7- Hulâsa olarak: Yahya Kemal’in şiirinde göze çarpan şey “Türkçe duyuş” ve “Türkçe duyuşu Türkçe deyiş hâline kalbetmek” şeklinde büyük bir millî sanattır.

Çok güzide bir şâirimizin bu şiiri tarif ederken: “Yahya Kemal’in mısraı duyguların riyâzî ifadesidir” sözü, diyebiliriz ki bu şiirin en ölçülü tariflerinden biri olmuştur.

*

Yahya Kemal, târih içinde Türk milliyetini meydana getiren büyük mimariye ve bu mimariyi yaratanın sanatına hayran olmuş; onun bu mimarîde kullandığı bütün malzemeyi yakından incelemiştir. Kahramanlık, asalet, fedâkârlık, tevazu, şevk ve îman unsurlarıyle birleşen, şiir gibi, mûsikî gibi, mimarî gibi güzel sanatların böyle bir milliyeti nasıl ifâde ettiklerini araştırmış, bulmuş, şiirlerini bu zengin malzeme içinden seçtiği güzelliklerle söylemiştir.

Bundan yarım asır kadar evvel, hem de Fransa’da söylenmiş:

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,

Bin atlı, o gün, dev gibi bir orduyu yendik!

gibi mısralarla başlayan bu millî şiir, sonradan kadrosuna daha ne faziletlerimizi almadı?

Yahya Kemal, Türkçe söyleyişte:

Yine bir sofrada şen, şakraktık;

Gün denizlerde sönerken baktık,

Ve çobanlar gibi dallar yaktık

derken, bu mısrâların söylendiği yıllara kadar böylesine temiz ifâdeyle söylenemeyen şiiri, eski Yunan klâsikleri kadar sağlam söylüyordu.

Sonra meselâ “Çaldıran” için eski Türk şiirinin de söylemediği:

Sermest-i câm-ı vuslat-ı şân oldu tuğlar

Tebriz’e rehnümâ-yı inan oldu tuğlar

mısrâlariyle, Çaldıran gibi bir zafer kazanmanın saâdetiyle mest, Türk bayraklarının İran’a doğru uçuşlarını anlatıyor ve şiire bu sefer Türk klâsisizminin zaferlerini kazandırıyordu. Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirindeki:

Dinliyor hepsi büyük hâtıralar rüzgârını,

Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını…

mısrâlarında ise, Türk hamâset târihi karşısındaki aynı ulvî heyecan, bu sefer, çağdaş Türkçenin bir zaferi hâline giriyordu.

Bu şiir, Türkçeyi ya:

Bu dil ağzımda annemin sütüdür

diyerek, seviyor, yâhut:

Bakdım, konuşurken daha bir kere güzeldin,

İstanbul’u duydum daha bir kere sesinde.

dedikten sonra, Türkçe konuştuğu için bir kat daha güzelleşen sevgiliyi:

Irkın seni iklîmine benzer yaratırken,

Kaç fethe koşan tûğlar ufuklarla yarışmış;

Târîhini aksettirebilsin diye çehren,

Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış!

sözleriyle, bir millî târih ve bir millî vatan sentezi hâlinde canlandırıyordu.

Yahya Kemal’in şiiri şunun için büyük bir tekâmüldür ve şunun için ebedî olacaktır ki, asırlarca sonra dudaklarını bu şiirin lezzetiyle ıslatacak aziz Türk nesilleri:

Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin;

Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;

Mehtâb, iri güller ve senin en güzel aksin,

Valhâsıl o rü’yâ duruyor yerli yerinde

mısrâlarını, en az, bugün bizim duyduğumuz zevkle ve sevgiyle söyliyebileceklerdir.

Not: Yahya Kemal Türkçesi adlı makalemi, kendisiyle bu mevzûda yaptığım bir konuşmadan sonra yazmıştım. Şâir bana, yukarıda madde madde sıraladığım Türkçe anlayışını söyleyip yazdıktan sonra, böyle bir Türkçe ile söylediği mısrâlariçinde en beğendiği ve târif ettiği Türkçeye en uygun bulduğu bâzı mısrâlarını da misâl olarak tekrarlamıştı. Söylediği mısrâlar içinde yukarıya aldığım örneklerden başka şu misâller de vardı:

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,

Biz sende olmasak bile sen bizdesin yine.

-Kaybolan Şehir’den

Lâkin az sonra lezîz uyku bir encâma varır,

Hilkatin gördüğü rü’yâ biter, etrâf ağarır,

Som gümüşden sular üstünde giderken ileri

Tâ uzaklarda şafak bir bir açar perdeleri.

-Deniz Türküsü’nden-

Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde

-Rindlerin ölümü’nden-

Not 2: Atatürk, Yahya Kemal’in Geçmiş Yaz şiirindeki bu mısrâları dinlediği zaman yanındakilere şöyle söylemişti: “Öztürkçe diyoruz. Fakat dikkat etmeliyiz ki Yahya Kemal, velhâsıl kelimesini şiire sokmuştur. Bu kelime buradaki kullanılışı ile ne kadar Türkçedir.”

Kaynak: Türkçenin Sırları; Nihad Sâmi BANARLI, Kubbealtı Neşriyat,1977, İstanbul

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: