Arşiv | Haziran, 2012

Çocuğun içindeki söz..

27 Haz

Ece Ayhan’la bir süre aynı evi paylaşan bir dostunun şöyle bir şikayette bulunduğunu hatırlıyorum: “Adam eline ne geçirirse, çize çize okuyor. Sayfa kenarlarına durmadan bir şeyler karalıyor; mahvediyor kitapları.”

Bilgiyi fazla ciddiye alan, bitmek bilmez öğrenme iştahına ya da herkesle her şeyle cebelleşme inadına bağlanabilecek bu “kötü” alışkanlık, çocukların kitapları karalama davranışına da çok benzer. Kitaplar (özellikle siyah beyaz baskı resimlerle dolu olanları) çocuklara tamamlanmamışlık hissi verir; içlerindeki sözü uyandırır, diyor Walter Benjamin “Eski Unutulmuş Çocuk Kitapları” yazısında.

Çocuklar kitapların içine yerleşmek, orada oturmak, onları kendi şiirleriyle doldurmak isterler. (Benjamin’in kullandığı hineindichten fiili, içine şiiri sokmak diye de çevrilebilir.)

Ece Ayhan kitapların canına okurken, daha iyi öğrenmeyle sınırlı kalmayan, çocukça bir davranış sergiliyordu muhtemelen. Kitapların satır aralarına, sayfa kenarlarına (marjlara) yerleşmeye, şiirini oraya sokmaya çabalıyordu. Sanırım, kitap nesnesini, başkasına ait bir şeyi kullanma terbiyesi, o an hiç de umrunda olmuyordu.

Kaynak: Necmi Zeka, Kitaplık Mayıs 2012

Şehr-i İstanbul’un ezilen kadınları..

27 Haz

Ece Ayhan kaymakamken her şey normaldi de, kaymakamlıktan kovulduktan sonra neden bu kadar değişti?”

Bence bu soru abartıldığı kadar önemli değil. Rimbaud “ben bir başkasıdır” derken, “Rimbaud, şiiri bıraktıktan sonra neden beyaz kadın taciri oldu?” gibi bir soruyla denk düşüyor bu tür sorgulamalar.

Ama şöyle yapabiliriz, Ece Ayhan henüz kaymakam bile olmamışken, Kınar Hanımın Denizleri‘nde 50’lerin İstanbul’un ezilen kadınlarını şiirlerinde (neden dövülmüş bir kadın) hiç görmedik mi sahi? Cumhuriyetin kurulduğundan bu yana, kent burjuvazisinin artık gücünü paylaşmak zorunda kaldığı 50’lerde, ucuz emek için kentlere akın akın gelen insanların tıkıştığı bu “yeni” kent yaşamı yansımamış mıydı Kınar Hanım’ın Denizleri‘ne? Kısacası filler tepişirken, Kınar Hanım’ın çimen kokusu hiç duyulmamış mıdır? Evet, görüntüler çok net olmayabilir ama şurası açık, Kınar Hanım‘dakiler; şehr-i İstanbul’un kenarlarına bırakılan, duyulmayan, köşede tutulanlar değil midir? Bu yüzden Devlet ve Tabiat‘ın ilk durağı olan, Kınar Hanımın Denizleri‘ni es geçmemek gerekir, Kınar Hanımın Denizleri‘nde kent yoksulları görülmemişse, Ece Ayhan üzerine yapılacak bazı can alıcı tespitlerin eksik kalması gayet normaldir.

Kaynak: Ali Özgür Özkarcı, Kitaplık dergisi Mayıs 2012 sayısı

Yaşamak iradesi..

22 Haz

-Refik Halid-

Artık yürüyemiyordum.

Açlığın, yorgunluğun, dermansızlığın, tükenişin son haddi şudur: Ruhun cisimden ayrılması!

Yemek, içmek, dinlenmek, ısınmak veya serinlemek isteyen cisim sizden uzakta kalıyor; yorgun bir köpek gibi soluya soluya arkanızda sürükleniyor. Giden, ilerleyen, yaşamkta inat eden ruhtur. Bir aralık öyle sandım ki, önümde giden biri vardır, görünmeyen biri… O, ruhumdur; arkasında iki kat, diz üstü sürüklenen karaltı da benim. Fakat ben, daha ziyade önündekindeyim. Geride kımıldanmaya çabalayan şeyle alakam hemen hemen kesilmiştir.

Yaşamak iradesini, ruh kuvvetini, işte o gün, cismimin önünde koşan bir yarı hayalet gibi iyice görmüş, peşine düşmüştüm.

Üşümeyi, aşağı yukarı hepiniz bilirsiniz: Titremek, içi katılmak, buz kesmek… Hayır, asıl üşümek onlar değildir. Üşümek bir nevi yanmaktır. Hiçbir uvzumu duymuyordum, ne ellerimi, ne ayaklarımı… Bedenim kalmamıştı, yoktu. Yalnız içimi hissediyordum ve içimde yanarak tükenen bir yerimi! Bu, galiba yüreğimdi. Benliğim yanan bir kalpten ibaret kalmıştı; kar içinde tutuşmuş bir kalbin tek başına depreştiğini biliyordum, o kadar…

Kaynak: “Kaçak” adlı hikayeden…

Okuyucu Olmak Sanatı

9 Haz

-Peyami Safa-

Bir kitap okuduğu zaman müellifin hayallerini ve fikirlerini takip ettiğine emin olmayan okuyucu pek azdır. İşte büyük bir aldanış: Okuyucunun müellife ait olduğunu sandığı şeylerin çoğu, hakikatte kendi fikirleri ve hayalleridir.

Bir hikâye okuyorsunuz. İlk cümle şu: “Yağmurlu bir nisan akşamıydı.”

Müellifin bu akşamı tasvir etmek için kullanacağı vasıflar ne olursa olsun, sizin tahayyül edeceğiniz şey, unsurlarını kendi hayatınızın parça parça tecrübelerinden alarak yine kendinizin tasarladığınız bir sahne olacaktır.

Hayalinizde ya kendi hâtıralarınız arasında muayyen bir tanesi, yahut da ayrı ayrı intibalarınızdan mürekkep bir manzara canlanacak. Başka türlü olmasına imkân var mıdır? Çünkü başkalarının tecrübelerini ancak nefsimizi gözetleyerek anlayabiliriz.

Dahası var: Müellif, “Yağmurlu bir nisan akşamıydı” dedikten sonra, biz, onun ikinci cümlesine geçinceye kadar, böyle bir akşama ait diğer hatıralarımız da şuurumuzun eşiğine gelip dayanabilir ve aydınlığa çıkmak ister. Meselâ yağmurlu bir nisan akşamında başımızdan geçen bir vak’anın hatırası da şuurumuzun kapısını çalar. Hikâyenin ikinci cümlesi, belki bu hatıranın canlanmasına mâni olur; fakat onun bir müddet kapıda beklemesine ve şuura çıkmak için fırsat kollamasına mâni olmaz.

Her insanın hatırası başkadır. “Yağmurlu bir nisan akşamıydı” gibi çok basit bir cümlenin bile Okumaya devam et