Arşiv | Temmuz, 2012

İki huzursuz arasındaki benzerlikler..

29 Tem

-Besim Dellaloğlu-

Tanıpnar ile Benjamin’in bir ortak noktası, deneyime verdikleri önemde ortaya çıkar. Her ikisi de kategorik olana pek yüz vermezler. Halis, sahici, sahih tecrübenin peşindedirler. Ana akım söylemlere mesafeli olabilme cüretini buradan alırlar bir bakıma. Huzuru ancak kendi terimleriyle kurdukları bir dünyada bulabilirler. Benjamin’in Marksizm ve Kabala arasında, Tanpınar’ın Kemalizm ile Muhafazakarlık arasında tam anlamıyla konumlandırılamamalarının nedeni buralarda aranmalıdır.

Adorno’nun deyimiyle “non-identity”, yani özdeşsizlik her ikisinin de kimliği olur bir bakıma. Kendilik bilinçleri aidiyetsizliğin ufkunda oluşur sanki. Bu nedenle her ikisi de hazır reçetelerle okunmaya uygun değildir. Onların ilacı ancak kendine özgülükten beslenir. Üstelik bu kendine özgülük, zaman zaman tutarsızlıktan, kafa karışıklıklarından, dağınıklıktan azade de değildir. Tanpınar, Huzur’un kitabını yazmış bir huzursuzdur. Benjamin Tek Yön’lerin, çıkmaz sokakların yazarıdır. Tanpınar bir şiire yirmi yedi yılını vermiştir. Benjamin ise hayatının on üç yılını Pasajlar Projesi başlıklı bir kitap için tüketmiştir. Bitmemişlik, tamamlanmamışlık, her ikisinin de karakterinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Tanpınar’ın Mahur Beste’si, Aydaki Kadın’ı bitmemiştir. Benjamin on üç yılını verdiği başyapıtını tamamlayamamıştır. Her ikisi de ahir ömürlerinde yayımlayamadıkları elyazmalarının çokluğuyla tanınırlar. Benjamin’in tamamlayamadığı başyapıtının Almanca ilk baskısı bin dokuz yüz seksen ikide, yani ölümünden tam kırk iki yıl sonra yayımlanır. Tanpınar’ın Günlükler’i ise ölümünden tam kırk beş yıl sonra iki bin yedide yayımlanabilmiştir. Her ikisi de uzun yıllar kendi dillerinde yeterince anlaşılamamışlardır, hatta yanlış anlaşılmışlardır. Genelde sanıldığı gibi ne Benjamin bir Marksist ne de Tanpınar bir muhafazakardır! Her ikisi de ulaşılmaz aşkların adamıdırlar. Birinin “Nuran”ı, diğerinin Asja Lacis’i vardır. Alemcidir her ikisi de. Alkol ve uyuşturucuyla araları iyidir. Parayla ise araları hiç düzelmemiştir. Kadınlarla da. Her ikisi de Fransızca bilirler. Bergson’u, Baudelaire’i, Proust’u, Valery’yi anadillerinden okurlar. Tanpınar Almanca bilmez. Benjamin Türkçe bilmez. Ama sanki her ikisi de birbirlerini okumuş gibidirler. Biri “kültürel Müslüman”, diğeri “kültürel Yahudi”dir. Her ikisi de dine, geçmişe, geleneğe karşı saygılı, anlayışlıdır. Biri modernliğin, diğeri modernleşmenin eleştirisini yapar. Ama her ikisi de modernisttir. Biri modernliğin modernisti, diğeri modernleşmenin modernisti belki.

Kaynak: Modernleşmenin Zihniyet Dünyası / Bir Tanpınar Fetişizmi, Kapı Yayınları, S.67-68

E. Ayhan Çağlar diye bir genç

12 Tem

-Attila İlhan-

(Çağrışım/3 ”…Arada zaman zaman, İzmir ‘de molalar veriyorum; ne de olsa çocukluğumun şehri, baba ocağı orada; palmiyelerini, muz ve mimoza ağaçlarını; kumruları -hele onları- nereye gitsem özlüyorum. Bu molaların birinde; Ankara ‘dan bir mektup; Sâlim Şengil , çıkarageldiği ‘Seçilmiş Hikâyeler Dergisi ‘ni bırakmıştır; onun yerine, ‘Dost’ adında çok daha geniş kapsamlı bir edebiyat dergisi çıkarıyor; acaba, yazı göndermenin dışında, ona da katkıda bulunabilir miymişim? İşte dergiye gönderilen ‘genç istidatlar’ ın yazı ve şiirlerini incelemek, elemek, dergide onlara cevap vermek görevi, böylece bana düştü, bir hayli de sürdü: gerçekten çok yazı, şiir, hikâye gelirdi; üşenmez, birer birer hepsini dikkatle okur, dergide cevaplar vererek, onlara yardımcı olmaya çalışırdım. Bu cevapları kimin yazdığını kimse bilmiyordu, sanırım sadece Sâlim (Şengil) Nezihe (Meriç) ve ben!

Bir keresinde, tek ya da birkaç şiir değil; hayli zengin bir dosya göndermiş bir şair namzedi karşıma çıkmasın mı? Alışılmamış bir gamdan, alışılmamış bir mûsikisi vardı; yeteneği su götürmezdi, daha o zaman şiirlerinde hırçınlıklar gizliydi. İmzası E. Ayhan Çağlar! Sâlim Şengil ‘e bu genç kimse, şiirlerini hem yayımlamasını, hem de onunla özel olarak ilgilenmesini, rica etmiştim: sonraki yılların hırçın fakat güçlü şairi Ece Ayhan , işte oradan, Dost dergisinin sayfalarından yükseldi.)

Kaynak: Cumhuriyet gazetesi, 22.07.2005

Ece Ayhan bir köşede dik bakıyor

12 Tem

 -Rüşdü Paşa-

 

12 temmuz için

1.ece ayhan, akif kurtuluş’a mektuplar yazıyor.

2.ece ayhan’ın mektuplarını kötülük topluluğu üyeleri okumadı.

3.türkiye’de kötülük topluluğu’nu ece ayhan adlandırdı. türkiye’de bir kötülük topluluğu var ve her kötülükten sorumludurlar.

4.kötülük topluluğu üyelerinin bir listesi internette yok, onlar kendilerini biliyorlar, biz onları biliyoruz.

gerçek tehlike insana en yakınlarından gelir hep gelmiştir tarih de bugün de’. ece ayhan.

kabilede, dil, edebiyat ve sevgi ve bağlılık neden çakma?  çakma dil, edebiyat ve sevgi ve başlılık ile gerçek hayat mümkün mü? değil ve olmuyor. politika, yok.

havada asılı nesnellik yoktur’. ece ayhan.

türkçe’de açık konuşmak, türklerin size düşman olmaları için gerekçedir. nedeni: türkçe, açık konuşulmaması önerilen bir lisandır ve, türkçe, yuvarlak bir dildir. imâ, kapalılık ve kıvırmak, teknik olarak kullanılıyor.

kötülük neden uzaklarda aranıyor anlamıyorum’. ece ayhan.

çok açım. elimde, 135 kuruş para var. sabah simit aldıktan sonra kalan para bu. simit, 50 kuruş. vakit, öğle vakti. bulvardaki simitçiden çekindiğim için bir simit daha almıyorum. simitçi, her vakit simit yediğimi bilmesin. bir ayran aldım, 85 kuruş. parasız olmak, verimli. İskender kebap yiyen hiçbir kimse düşünce ile ilgili bir eylem yapamaz. bu tarafta, yemekler iyi ve düşünce yok.  insanların iyi olması, çok kötü. kötülüklerin çoğunluğunu oluşturanlar iyi insanlardır. öldürdükten sonra, ‘ha öyle mi’ der ve birlikte rakı içerler. rakı içtikten sonra kötülük yaparlar. doğu’da rakı, kötü.

tanımadığım bir adam, gücüm yok, dedi.

özel ve genel içiçedir hep’. ece ayhan.

politika, yok. ece ayhan, politika oluşturulmasına dair, söyledi. düşünce ve imge, politika araçları olmalı. işe yaramadı. ece ayhan’ın mülkiyeliler birliği’nde kaldığı 1982 yılında, mülkiye fikrini haber veren baba ile birlikte, mülkiyeliler birliği’nin kapısından alınmadım. üye olmadığım gerekçesi, söylendi. ece ayhan’ı göremedim. iktidar, türklerde öyle birşey. yanındakine karşı kullanılır. kelime yerine paraya önem verilen bir yerde politika olmaz, hırsızlık oluyor.

ve ben davamın divana kalmasını istemiyorum.’ece ayhan.

konuşma, yok. konuşulanların yüzde 95’inin bir anlamı yok. kalan, birşey değil. bir şey anlatıyorsun, karşındaki anlattıklarını yok etmek için başka birşey anlatıyor. anlatılan karşısında başka birşey. konuşma, işte bu. bağlamsız ve konuşmacının mekan birliğine dayalı.

yazarlar şairler alabildiğine onursuz yaratıklardır’.ece ayhan.

alışveriş, yok. bir prensip olarak mutluluk şartı üçtür. almak, vermek ve istemek. almak, vermek ve istmekle ilgili hile, onursuzluk oluyor. ölmüş insanlardan söz ediyoruz. sonsuzluk algısı olmayan, ölüdür.

yalnızca ve özellikle ‘insanlar’la ve ‘insan olanlar’la görüşüyorum ve yazışıyorum”.ece ayhan.

bir şey söylemek derdinde olan insan, küçük insan. mes’ele bir şey göstermek. değer olayı görülebilir bir olay. fiyat, önemli değil. bir nedenle, doğu’da adam, bir diğerine kaç paralık adam olduğunu sorar.

acı bir yalnızlık çekiyorum, okuyorum, yazıyorum ama bir de bana sor’.ece ayhan.

akşam olduğunda eve gidiyorum. ölü, bir ayağı aksak, eski kıyafetler içinde bir imge oluyor, genellikle bir köşede çıkıyor karşıma, dik bakıyor, ağlıyor gibi oluyor, birden kayboluyor.  iki yol sunuluyor bana: ölmek ve sadeleşmek. bugünün tarih üzerindeki otoritesini kurmak, sadeleşmek oluyor. ilki, kolay. tarihin altında kalmak. tarihi kurtarmanın yolu, tarihe şiddet uygulamaktır. tarih, kendiliğinden düzelmiyor. bulvarda anlamlandıramadığım insanlar. yürürken tesadüfi hatırlamayı önlemenin bir yolu olmalı.

ben şaka yollu onlara şişli terakki diyorum; cumhuriyet’i kuranlar onlardır, sen o işin tarihte osmanlı devrine kaydırılmış olmasına aldırma”.ece ayhan.

ece ayhan, umud. insanlar utanır ve kitapların basılır. üçbeş kuruş gelir.

ev’de proust var. “birşeyin bilincine varma ile hafızada bir iz bırakma, aynı sistem içinde birbiriyle uzlaşmaz olgulardır”.

ben de insanım, hakkımı hakkımızı yere koyma, onların arkasını bırakma…” ece ayhan’ın annesi, ece ayhan’a. anne, varoluş müziğidir.

bizim bütün tarihimizde en önemli olgular yazılmadan yazıya geçirilmeden geçiştirilmiştir, neden bir toplumsal çatlak derinleştiriliyor, derinleştirilir’.ece ayhan.

roma’da zamanımı doldurduğumun farkına varmak istiyorum.

Biri yine sen

12 Tem

-Cevdet Karal-

Şimdi kim arzuyla doldurabilir ki

Bin yıl öncesinden kalma bu kadehi

Her yer sana aynı uzaklıkta

Meleklerin faniliği hakkında

Konuşssaydık senle ben burada

Nesnelerle insanları kıyaslasaydık

Geçicilikleri yönünden, dünyada

Her yer sana aynı uzaklıkta

Gelir, yerleşirdi kucağına o soru

Ey mucize, kendini vermenin gururu

Ebedilik kazanır mı dile getirilen

Baştanbaşa bir cevaptı öpüşmen

Şimdi niyedir, bilmem

Bu benim sürtmem arka sokaklarda

Denize karşı sarhoşluk, kıbleye karşı zemzem

Her yer sana aynı uzaklıkta

Ne zaman nereye gitsem

İki şey kaldı bildiğim

Seni haftanın hangi günü öpsem?

Dakikası bile belli, herkesin içinde söyleyemem

O sabah üç kişiydik masada, biri ikimiz, biri yine sen

Çatlayan bardak sesiyle birimiz eksilirken

Kısa dünya tarihi, soyun soyun bitmez

Hangi rengi sevsen beyazmış elbisen.

Çehre

5 Tem

 -Emre DEMİR-

o gün bu gündür ben kar olmak isterim

üstümde gezin ayak bileğinden öpeyim

-cevdet karal- 

Beni ona neyin getirdiğini bilmiyorum. Onunla karşılaşmadık, çarpıştık. Çarpışma anı gelmişti, birikmişti, sağlıklı bir karşılaşmaydı, ikimiz için de iyi oldu.

Ergoutuo, tadımlık içkidir.

Günlerdir güneş görmedim. Güneş şimal-i garbide kaldı. Aşık için en uygun atmosfer, sevgilinin nefes aldığı yerdir. Nefes alan bir sevgilinin varlığını bilmek, şimdilik iyi. Ona sahip olmak, noterlerin işi.

Refik Halid üzerine çalışılmalıdır.

Şimal-i garbide bir ülke var. Bir ülkeden bir iç ülkeye gittiğimde gördüm. O iç ülke, iki şeydir benim için: şemsiye ve şal. Kar’la yağmur altında yürürken karar verdim şalımı ona hediye etmeye. Ne güzel boynu vardı. Bir kadın boyundan ibaret olabilir. Son iki günde yaşadıklarımız bir oyundan ibaret olabilir. Bu kadının boynu hakkında, enine boyuna yazılabilir.

Nebil bey’in beklediği kızıl saçlı çilli kadın gerçektir.

Özledim dediğin zaman, dönmeni bekliyorlar. insan Okumaya devam et

Kimseyle cephe oluşturmadan yürümek..

5 Tem

İşte Paris Benjamin’e “aylaklık sanatı” dediği şeyi, şehirde kimseyle cephe oluşturmadan dolaşmayı öğretmiştir. Şehri anayurt değil, bir sahne gibi gören flaneur Benjamin için bir araştırma konusu olmanın ötesinde, Paris’teki kendi sürgün yaşantısını da anlamlandıran, düşünce temposunu belirleyen, yapıtlar arasına dolaşma biçimine yön veren bir yurtszluk deneyiminin adıdır.

Kaynak: Nurdan Gürbilek, Benden Önce Başkası, S.119

Usta olmak için “babayı katletmek”

3 Tem

-Besim F. DELLALOĞLU-

Teknik, mimetik bir şeydir. Yani taklide dayanır. Taklit ise küçümsenecek bir şey değildir asla. Her usta berber ustaca kesmeyi bilir sonuçta. Amaç saçı estetik biçimde kısaltmaktır. Ustası hangi tekniği kullanıyorsa, onu kullanıp, geliştirmek zorundadır. İşte böyle gelenekler oluşur. Üsluplar belirlenir. Burada mimesis yani taklit her türlü öğrenmenin temeli olacaktır. Sanat eğitiminde de eskiden kürsüler vardı. Ünlü ressamların özgeçmişlerinde hangi hocanın atölyesinden yetiştikleri yazar hep. Bu da bir usta-çırak ilişkisidir. Bir hocadan feyz almak felsefede de olabilir. Bu taklit etme giderek kendi içinde de bir evrim geçirecektir. O zaman her çırak ustasının aynısı mı olacak? Hayır; bu ilişki kendi içinde bir üslup geliştirmeye engel değildir. Burada kelimenin tam manasıyla diyalektik bir ilişki vardır. Her çırak aslında bir anlamda “ustasını, babasını katlederek” usta olabilir. Kendisi olabilir. Her çocuk babasından etkilenir ancak “babayı katletmeden” de kendisi olamaz. Aslında bütün ustalarla çırakları arasında böyle bir ilişki vardır: Tanpınar ile Yahya Kemal arasındaki ilişki de budur. Bir yandan itaattir, boyun eğmedir, öykünmedir. Ama öte yandan da isyan etme, farklılaşma, kendisi olmadır. İşte tam da bu nedenle çok dominant babaların, çok büyük ustaların hayatları çok daha zordur. Büyük yaratıcıların çırağı olmak çok ezici bir şeydir. Yani çok büyük, dişli bir ustaya isyan edebilmek, onu katledebilmek kolay değildir. Ancak bunu başarabilenler seyrek de olsa çıkar. Çok büyük ustaların, çok büyük öğrencileri de olur bazen. Çok büyük bir ustanın karşısında kendin olabilmek ancak yeni bir büyük usta olabilmekle mümkündür. Tanpınar’la Yahya Kemal ilişkisi de biraz böyledir. Tanpınar’ın şiirinin azlığı buradan kaynaklanır. Yaşamı boyunca hiç kitap yayımlamamış bir ustanın çırağı olup da kitap yayımlamak kolay mıdır? “Şiir benle bitti, siz başka iş yapın” diyen bir ustanın karşısında şiir yazmak kolay mıdır?

Kaynak: Modernleşmenin Zihniyet Dünyası-Bir Tanpınar Fetişizmi, S.59-60, Kapı Yayınları