Arşiv | Ağustos, 2012

Yanlışın doğru olduğu memleket..

27 Ağu

-Nihad Sâmi-

Hayli yüksek seviyeli bir okulumuzda öğrenciler, edebiyat öğretmenine sormuşlar: “Beynelmilel ne demektir?”

Öğretmen: “Milletlerin beyni demektir” demiş.

Sınıfta, sözün manasını bilen çocuklar buna şaşıp, kalmışlar. Halbuki bunda şaşılacak taraf yok. Günümüzün istediği ve yetiştirmeye çalıştığı ideal öğretmen budur: Türkçenin on yıl, otuz yıl, yüz yıl önceki sözlerini değil, bir yıl öncekileri dahi bilmeyecek durumda olmak. Bizi, muasır medeniyetlerin ötesine götüren tek başarımız da, esasen, buradadır.

Aynı söz bana, merhum Hıfzı Tevfik Gönensay’ın çok tekrarladığı bir nükteyi hatırlattı: Dünkülerin şâir-i âzam dedikleri Abdülhak Hâmid, karısı Lüsyen Hanım ve Hıfzı Tevfik, bir lokantada yemek yiyorlarmış Lüsyen Hanım, listeye bakmış ve garsona:

– Bana bir beyin getirin! demiş. Hâmid, hemen nükteyi yapıştırmış:

– Evet, bir beyin getirin de mâbeynimizde taksim edelim.

*

İşte bütün bu beyin, beyn ve mâbeyn misali sözler hep eski beyinlerde kaldı. Şimdi ise beynelmileli bilmek için dahi kimseye beynin lüzumu yoktur.

Filhakika:

Beynelmilel İzmir Sergisi

Milletlerarası İzmir Sergisi

Arsıulusal İzmir Panayırı

Enternasyonal İzmir Fuarı

Uluslararası İzmir Fuarı v.b.

gibi, yalnız bir serginin adını yedi defa değiştiren bir toplumda beyni olan ya da beyni kalan bir dil aramak beyhudedir. Biz, şimdi, millet halinde bu edebiyat öğretmeninin söylediğini doğru bulmaya mecburuz. Bu devirde rahat edebilmemiz için tek çare budur.

Kaynak: Meydan mecmuası, 6.7.1965

“Toplum ve Bilim’i ortaya çıkaran Asya Üretim Tarzı tartışmalarıdır”

15 Ağu

-Asaf Savaş Akat – Tanıl Bora Söyleşisi-

Tanıl Bora – Toplum ve Bilim’i hangi saiklerle başlattınız? Sizi bu girişime sevkeden ihtiyaç neydi? Nasıl bir düşünce ve sosyal bilim ortamı içinde, bu ortama nasıl bir müdahaleyi düşünerek işe giriştiniz? Hangi çevrelerden destek gördünüz, ilham aldınız? Dünyada örnek aldığınız dergiler var mıydı?

Asaf Savaş Akat – İlk sayıdan bu yana 27 yıl geçmiş. Ayrıntılarda hata yapabilirim gibi geliyor. Geriye dönüp o günleri kafamda yeniden inşa etmeye çalışacağım. Kolay olmayacak. Bu arada hem Türkiye hem de bireyler olarak büyük dalgalar, çalkantılar, dönüşümler yaşadık. 60’lar 70’ler Türkiye’nin sadece sol düşünce ve siyasetle değil, diğer düşünce ve siyasetlerle ilk temas ve tanışma dönemidir. Dünyada da, özellikle azgelişmiş ülkelerde, milliyetçi ve sol ideolojilerin siyasi gelişmelere ve mücadelelere damgasını vurduğu bir dönemdir. Toplum ve Bilim’in ilk sayısı yayınlandığında ben 30’larımdaydım, şimdi 60’ı döndük. Yaşlanma beraberinde biraz nostaljik takılma eğilimi, biraz da huysuzluk getiriyor. Tersi şaşırtıcı olurdu. Neyse, sadede gelelim.

Toplum ve Bilim’in fikir babası, müteşebbisi, finansörü, editörü velhasıl her şeyi sevgili hocam Sencer Divitçioğlu’dur. Dergi hocanın çocuğudur, nokta. Ben dahil, Okumaya devam et

Beykoz’da yanan bir konaktan geriye kalanlar..

14 Ağu

Hatırlıyor musun Molla Bey? Bir gün seninle Beykoz’a gitmiştik. O gece ben sizde misafirdim. Gece yangın olmuş, teyzenizin evi yanmıştı. Ne oldular, görelim, diye sabahleyin erkenden yola çıkmıştık. Biz vardığımız zaman ne koca konaktan, ne de mahalleden eser kalmıştı. Yalnız enkaz ortada tütüyordu. Etfaiye, tulumbacılar, fakir halk dumanı tüten kişilerin, kararmış tuğlaların, demir parçalarının, su birikintilerinin ortasında dolaşıyor, bir şeyler kurtarmaya çalışıyordu. Küçük değersiz bir yığın şey buluyorlardı.: musluk lülesi, erimemiş kurşun boru parçası, eğrilmiş karyola demiri, yarısı yanmış tahta parçası, hulâsa yanan konakla, kül olan hayatla hiçbir ilişkisi olmayan bir yığın şey… Sen çok üzülmüştün. Çocukluğunun mühim bir kısmının geçtiği bu koca evin böyle kül olmasını bir türlü aklın almıyor gibiydi. Boyuna bana çocukken teyzezadelerinizle oynadığınız sofa ile büyükannenizin odasının yerini gösteriyordun: “Orada büyük bir ceviz sandık vardı; ne kadar merak ederdim! Her karıştırdıkça içinde yeni bir şey bulurdum. Galiba ihtiyar kadın beni memnun etmek için her defasında bu sandığa yeni şeyler koyardı. Çakı, kalemtraş, yazı takımı, Eyüp oyuncağı, ipek mendil, Şam’dan gelme baharlı şekerleme kutuları, hulâsa her açışımda yeni bir şey bulurdum. Sonuna doğru bu sandıktaki eşyayı bitmez sanmaya başlamıştım.  Bu sandık bana bütün bir bereket ve şaşırtıcı şeyler mucizesi gibi gelirdi. Büyükannemin ölümüne kadar hep böyle devam etti. Sonra o ölünce asıl mucizenin nerede olduğunu gördüm.”

İşte medeniyet dediğin bu konağa benzer. Evvela o sandığın mucizesi vardı. Yani rahmetli büyükannenin, hoşuna gidecek şeyleri sen farkına varmadan hazırlayan sevgisi… Bu, o medeniyetin yaratıcı tarafıdır ve hakikaten bir mucizeye benzerdi. Her şey adeta hazır gibi aranmadan bulunur. Her tesadüf, her adım bir mevsim gibi yüklü ve zengindi. Hiçbir arıza bu cömert feyzi tüketmez. Bağdat bitince Kurtuba başlar. O bitince Bursa, İstanbul doğar. En büyük sanat adamından en basit işçisine kadar her kafa, her kol sonuna kadar velûttur. Sonra günün birinde bu yaratıcı taraf ölür. Büyükanne artık yoktur. Konsol, sandık hepsi mucizesini keser. Fakat ev sağlamdır; hayat eskisi gibi devam eder. Sen o hatıralar için yaşarsın. Mucizenin kendisi değilse bile, ondan her yana sinen sır vardır, emniyet vardır. Aradığını bulmasan bile aramanınz evkini duyarsın. Sonra bir an gelir, konağın kendisi yanar. Şimdi enkaz arasında gördüğümüz insanlara benziyoruz. Bir yığın kül, kararmış direk, paslı demir, yer yer tüten duman, is ve çamur içinde bulduğumuz şey… Şimdi sen istediğin kadar bu artıklarla bir şey yapmaya çalış; istediğin kadar şarkı, eski dünyamızı sev, ona bağlı yaşa; sihirli nefes ortadan kaybolduktan sonra elindeki çerçöp yığınından ne çıkar? Hatta hatıranda kalan şey bile bir işe yaramaz.

Kaynak: Mahur Beste’den, Tanpınar’dan..