Archive | Kasım, 2012

Pekin’de müzik yapan Moğol etnik rock grubu: Hanggai

28 Kas

Atatürk, büyük terbiyeci idi..

28 Kas

Erzurum uzun müddet Şiî vâkıasına karşı koyan merkezlerden biridir. Mesele, şairi şair, mutasavvıfı mutasavvıf, tarihi tarih olarak alıp almamakta. Halbuki bunlara henüz kitle soğukkanlılıkla, dışardan bakamıyor. Kaldı ki, din bizim anladığımız manada kültür değil. Ayrı birşey. Onun yerini tutan fazla birşey. Mamafih bunlara ehemmiyet vermemeli.

Ben mutaassıp insanla karşılaşınca, benim gibi düşünmek imkanından mahrum bir mahlukla karşılaştığıma inanırım ve kaçarım. O değilse, çocuğu adam olur. Fakat asıl sizin oradaki hayatınızı bu cinsten adamlar ne hale sokar, diye düşünüyorum. Bana kalırsa Atatürk sistemi hepsinden iyidir. Meseka rakı için ve sizi sarhoş görmeğe alıştırın. Atatürk, Allah rahmet etsin, hakikaten can alacak yerlere vurmasını bilirdi. Çünkü itiyatlar çok defa asıl belkemiğimiz oluyor, onlara hücum edince, onlar şaşırınca, eski ayakta duramıyor. O, büyük terbiyeci idi. Hürriyetiniz feda etmeye alışmayın demek istiyorum.

Kaynak: Tanpınar’ın Mektupları

Fuzulî Divanı’yla Osmanlıca dersi…

18 Kas

Selahattin Hilav: Her çocuk gibi, ilkokulda okuma öğreniyorsunuz. Aynı zamanda babam bize, bana ve kardeşime, ona bir iki sene sonra, o benden altı yaş ufak, eski yazı öğretmeye başladı. Orada söylediği bir şey var. Çok hoş ve doğru olduğu da yıllar sonra ortaya çıktı. ”Şimdi” dedi, ”çok canın sıkılıyor belki biliyorsun, eski yazı, hiç anlaşılmaz şeyler; hep Fuzulî Divanı’nı okutuyor o zaman. Yani alfabeden falan başlamadık ama sonra bunun faydasını göreceksin.”

Selahattin Bağdatlı: Kaç yaşlarında bu?

Selahattin Hilav: Yedi. ”Sonra” dedi, ”bunun yararını göreceksin, çünkü bunu bilen insan kalmayacak -yani sen yetiştiğin zaman.” Yöntemi ilginç tabi. Bugün odyuvizüel dene yöntem gibi; demek ki böyle bir… şeyleri var. Alfabeyi falan öğretmiyor. Doğrudan doğruya Fuzulî Divanı’nı okutuyor. Kendi okuyor. Yöntem de şu -ve hiç unutmam, Gül Kasidesi’ni okudu ki dört kasideden en zorudur -kendi okuyor, ”tekrar et bakarak” diyor, ”benim söylediklerimi”, bir beyit; tekrar okuyor, ”tekrar et” diyor; ondan sonra gene okuyor, tabii ben bakıyorum harflere; ondan sonra gene okuyor, gene ”tekrar et” diyor. Böyle bir ilk ders; bu bir yarım saat falan sürüyor. Ertesi gün gene başından başlıyor. Bir daha; bu sefer, mesela üç beyiti bir defada geçiyor, ikinci senasta diyelim. Gene böyle, aynı şekilde, üç beyit, üç beyit, bu şekilde gidiyor.Tabii bu çok ilginç bir şey. Şimdi bu böyle bir altı, yedi, sekizü dokuz, on gün filan olunca, yavaş yavaş sesler ile harfler arasında ilişki kurmaya başlıyor insan, tabii bir de çocuk zihni.Ne bileyim, bir buçuk iki ay sonra sökmeye başladım. Anlamasan bile, okumaya başlıyorsun. Ama tabii o, kendisi okuduktan sonra Türkçesini de söylüyordu, yani Osmanlıcasını tabii. Bu şekilde hem Türkçesini öğrenmek hem okumasını hem de harfler arasında ilişki kurmak, aynı odyovizüel yöntem işte.

Kaynak: Selahattin Hilav’la Konuşmalar, YKY

Kafayı boşaltma makinesi…

14 Kas

Yazık ki çalışma ile sadece olmuyor. Kızışma ve muhafaza etme, aynı ruh hali içinde kalma da lazım. Bir de inanmak lazım. Bu ise etraftan gelebilir. Ben hatta asrımda yalnızım. Haklı olmak, haklı olduğunu bilmek bir insanı, bir ordu içinde bile kuvvetli yapabilir. Fakat bir epoque’a karşı.. çok güç bu. Bu intikal devrinde şiire, benim inandığım tarzda inanmak ve onu yapmak! Hep kendimi toparlamak ihtiyacındayım. Bazen de olduğu yerde -hep kendimi- bırakıp başka tarafa geçmek! Bir kafayı boşaltmak makinesi icat etseler ne olur? Alkol yapamıyor bunu. Bilakis her şeyi karıştırıyor, birbiri üstüne yığıyor. Niçin bu işleri böyle aldım? Niçin kendimi bir yarış atı sandım? Ben ki tembellikten hoşlanırım ve insan için en büyük saadeti kaygısız yaşamakta bulurum.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Adalet Cimcoz’a yazdığı mektuptan, 20 Mart 1960