Archive by Author

Eğer yazmazsak şiir bu

10 Ara

-Virginia Woolf-

Her şey bir yana, biz sorumlu değiliz. Yargıç değiliz. İşkence gereçleriyle, kerpetenlerle dostlarımıza işkence yapma görevi verilmedi bize, puslu pazar öğle sonraları kürsülere çıkıp nutuklar atma görevi verilmedi. Bir güle bakmak ya da benim burada Shaftesbury Caddesi’nde yaptığım gibi Shakespeare okumak daha iyi. İşte maskara, işte kötü adam, işte arabada geliyor Kleopatra, saltanat kayığında yanarak. İşte bunlar da lanetlenmişler; sulh mahkemesi duvarı yanında burunsuz adamlar, ayaklarını ateşe tutmuş haykırıyorlar. Eğer yazmazsak şiir bu. Kendi bölümlerini hiç yanılmadan oynuyorlar, hemen hemen daha onlar dudaklarını aralamadan ne söyleyeceklerini biliyorum ve yazılması gereken sözcüğü söyleyecekleri o tanrısal anı bekliyorum. Eğer yalnızca oyun yazmak istemiş olsaydım, sonsuza dek Shaftesbury Caddesi’nde yürürdüm.

Kaynak: Dalgalar

Atatürk, büyük terbiyeci idi..

28 Kas

Erzurum uzun müddet Şiî vâkıasına karşı koyan merkezlerden biridir. Mesele, şairi şair, mutasavvıfı mutasavvıf, tarihi tarih olarak alıp almamakta. Halbuki bunlara henüz kitle soğukkanlılıkla, dışardan bakamıyor. Kaldı ki, din bizim anladığımız manada kültür değil. Ayrı birşey. Onun yerini tutan fazla birşey. Mamafih bunlara ehemmiyet vermemeli.

Ben mutaassıp insanla karşılaşınca, benim gibi düşünmek imkanından mahrum bir mahlukla karşılaştığıma inanırım ve kaçarım. O değilse, çocuğu adam olur. Fakat asıl sizin oradaki hayatınızı bu cinsten adamlar ne hale sokar, diye düşünüyorum. Bana kalırsa Atatürk sistemi hepsinden iyidir. Meseka rakı için ve sizi sarhoş görmeğe alıştırın. Atatürk, Allah rahmet etsin, hakikaten can alacak yerlere vurmasını bilirdi. Çünkü itiyatlar çok defa asıl belkemiğimiz oluyor, onlara hücum edince, onlar şaşırınca, eski ayakta duramıyor. O, büyük terbiyeci idi. Hürriyetiniz feda etmeye alışmayın demek istiyorum.

Kaynak: Tanpınar’ın Mektupları

Fuzulî Divanı’yla Osmanlıca dersi…

18 Kas

Selahattin Hilav: Her çocuk gibi, ilkokulda okuma öğreniyorsunuz. Aynı zamanda babam bize, bana ve kardeşime, ona bir iki sene sonra, o benden altı yaş ufak, eski yazı öğretmeye başladı. Orada söylediği bir şey var. Çok hoş ve doğru olduğu da yıllar sonra ortaya çıktı. ”Şimdi” dedi, ”çok canın sıkılıyor belki biliyorsun, eski yazı, hiç anlaşılmaz şeyler; hep Fuzulî Divanı’nı okutuyor o zaman. Yani alfabeden falan başlamadık ama sonra bunun faydasını göreceksin.”

Selahattin Bağdatlı: Kaç yaşlarında bu?

Selahattin Hilav: Yedi. ”Sonra” dedi, ”bunun yararını göreceksin, çünkü bunu bilen insan kalmayacak -yani sen yetiştiğin zaman.” Yöntemi ilginç tabi. Bugün odyuvizüel dene yöntem gibi; demek ki böyle bir… şeyleri var. Alfabeyi falan öğretmiyor. Doğrudan doğruya Fuzulî Divanı’nı okutuyor. Kendi okuyor. Yöntem de şu -ve hiç unutmam, Gül Kasidesi’ni okudu ki dört kasideden en zorudur -kendi okuyor, ”tekrar et bakarak” diyor, ”benim söylediklerimi”, bir beyit; tekrar okuyor, ”tekrar et” diyor; ondan sonra gene okuyor, tabii ben bakıyorum harflere; ondan sonra gene okuyor, gene ”tekrar et” diyor. Böyle bir ilk ders; bu bir yarım saat falan sürüyor. Ertesi gün gene başından başlıyor. Bir daha; bu sefer, mesela üç beyiti bir defada geçiyor, ikinci senasta diyelim. Gene böyle, aynı şekilde, üç beyit, üç beyit, bu şekilde gidiyor.Tabii bu çok ilginç bir şey. Şimdi bu böyle bir altı, yedi, sekizü dokuz, on gün filan olunca, yavaş yavaş sesler ile harfler arasında ilişki kurmaya başlıyor insan, tabii bir de çocuk zihni.Ne bileyim, bir buçuk iki ay sonra sökmeye başladım. Anlamasan bile, okumaya başlıyorsun. Ama tabii o, kendisi okuduktan sonra Türkçesini de söylüyordu, yani Osmanlıcasını tabii. Bu şekilde hem Türkçesini öğrenmek hem okumasını hem de harfler arasında ilişki kurmak, aynı odyovizüel yöntem işte.

Kaynak: Selahattin Hilav’la Konuşmalar, YKY

Kafayı boşaltma makinesi…

14 Kas

Yazık ki çalışma ile sadece olmuyor. Kızışma ve muhafaza etme, aynı ruh hali içinde kalma da lazım. Bir de inanmak lazım. Bu ise etraftan gelebilir. Ben hatta asrımda yalnızım. Haklı olmak, haklı olduğunu bilmek bir insanı, bir ordu içinde bile kuvvetli yapabilir. Fakat bir epoque’a karşı.. çok güç bu. Bu intikal devrinde şiire, benim inandığım tarzda inanmak ve onu yapmak! Hep kendimi toparlamak ihtiyacındayım. Bazen de olduğu yerde -hep kendimi- bırakıp başka tarafa geçmek! Bir kafayı boşaltmak makinesi icat etseler ne olur? Alkol yapamıyor bunu. Bilakis her şeyi karıştırıyor, birbiri üstüne yığıyor. Niçin bu işleri böyle aldım? Niçin kendimi bir yarış atı sandım? Ben ki tembellikten hoşlanırım ve insan için en büyük saadeti kaygısız yaşamakta bulurum.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Adalet Cimcoz’a yazdığı mektuptan, 20 Mart 1960

Huzur’a dair düşünceler

24 Eki

-Nihad Sâmi Banarlı-

Bazı kelimeler vardır ki, şu veya bu devirde edebiyatın, hatta bütün hayatın diline takılıp, uzun zamanlar bu dilden ayrılmaz olur. Şu son yıllar edebiyatında bilhassa şiir lisanına kuvvetle yerleşen huzur kelimesi, bunlardan biridir.

Dokuz, on yıldan beri, bu kelimeyi Türk şiirinde, bir başka şiir unsuru haline koyacak derecede, tılsımlı bir söyleyişle kullanan ilk imzanın kim olduğunu şimdi bilemiyor fakat merak ediyorum. Edebiyat lisanımızın yeni kelimeleri ekseriya frenkçe veya öz Türkçe olduğu halde huzur kelimesi, garip bir istinâ ile, eski dilden ziyade yeni dilde yer etti.

Kelimeyi, yıllardan beri şiirlerini yakından takip ettiğim en genç şairlerin serbest veya muntazam mısralarında defalarca okudum. İçlerinde huzurun ferah verici manasını bilerek ve duyarak kullananlar kadar, bu kelimeyi manasını tanımadan sevip, şiirlerinde, sırf sevdikleri bir kelime olduğu için yerleştirenler de var.

Bana öyle geliyor ki, huzur kelimesi, nice yıllardan beri milletçe, hatta dünyaca aradığımız uzak bir saadetin tılsımlı ifadesidir. Bütün fikir ve medeniyet hamlelerine rağmen bir türlü huzura kavuşamayan bir devir ortasında; hele İkinci Dünya Harbi ve harp sonrası huzursuzluğu içinde; hüsranları ve yoksulluklarıyla yaşamış bir topluluk arasında şiir söyliyen gençlerin, bu kelimeye aşka benzer marazi bir hassasiyetle sarılmaları, ne sebepsiz, ne de mânâsızdır.

Huzur kelimesini nihayet bir roman adında ebedileştiren sanatkâr Ahmet Hamdi Tanpınar oldu. Bu mühim romanın adı, Okumaya devam et

Bonnard’ı seyrederken duyulan haz..

13 Eki

-Tanpınar-

Tanzimat’tan beri her sene dışarıdan on tablo satın alsaydık, şimdi bin yüz tabloluk, küçük, fakat memleket zevkini besleyecek bir modern sanat galerimiz olurdu. Bunu Cumhuriyet devrinde yapsaydık bu müze 250-300 tabloluk bir müze olurdu. Hiç olmazsa modern sanatın yürüyüşünü takip edebilirdik.

Halbuki bu 27 senede dışarıdan aldığımız bütün eserler, Selahaddin Refik’in Paris’ten getirip de Akademi’nin Dolmabahçe müzesine satın aldığı beş, altı tablo ve gravürden ibaret. Bilir misiniz ki bu da birşey. Çünkü orada isteyen bir Bonnard’ı, velev ki ikinci derece bir eserle olsun, seyredebiliyor. Onu seyrederken duyulan haz, kaybettiğimiz fırsatın büyüklüğünü gösterir.

Kaynak: Kültür ve Sanat Yollarında Gösterdiğimiz Devamsızlık, Cumhuriyet, 25 Ocak 1951

Yanlışın doğru olduğu memleket..

27 Ağu

-Nihad Sâmi-

Hayli yüksek seviyeli bir okulumuzda öğrenciler, edebiyat öğretmenine sormuşlar: “Beynelmilel ne demektir?”

Öğretmen: “Milletlerin beyni demektir” demiş.

Sınıfta, sözün manasını bilen çocuklar buna şaşıp, kalmışlar. Halbuki bunda şaşılacak taraf yok. Günümüzün istediği ve yetiştirmeye çalıştığı ideal öğretmen budur: Türkçenin on yıl, otuz yıl, yüz yıl önceki sözlerini değil, bir yıl öncekileri dahi bilmeyecek durumda olmak. Bizi, muasır medeniyetlerin ötesine götüren tek başarımız da, esasen, buradadır.

Aynı söz bana, merhum Hıfzı Tevfik Gönensay’ın çok tekrarladığı bir nükteyi hatırlattı: Dünkülerin şâir-i âzam dedikleri Abdülhak Hâmid, karısı Lüsyen Hanım ve Hıfzı Tevfik, bir lokantada yemek yiyorlarmış Lüsyen Hanım, listeye bakmış ve garsona:

– Bana bir beyin getirin! demiş. Hâmid, hemen nükteyi yapıştırmış:

– Evet, bir beyin getirin de mâbeynimizde taksim edelim.

*

İşte bütün bu beyin, beyn ve mâbeyn misali sözler hep eski beyinlerde kaldı. Şimdi ise beynelmileli bilmek için dahi kimseye beynin lüzumu yoktur.

Filhakika:

Beynelmilel İzmir Sergisi

Milletlerarası İzmir Sergisi

Arsıulusal İzmir Panayırı

Enternasyonal İzmir Fuarı

Uluslararası İzmir Fuarı v.b.

gibi, yalnız bir serginin adını yedi defa değiştiren bir toplumda beyni olan ya da beyni kalan bir dil aramak beyhudedir. Biz, şimdi, millet halinde bu edebiyat öğretmeninin söylediğini doğru bulmaya mecburuz. Bu devirde rahat edebilmemiz için tek çare budur.

Kaynak: Meydan mecmuası, 6.7.1965