Archive | Eleştiri RSS feed for this section

Huzur’a dair düşünceler

24 Eki

-Nihad Sâmi Banarlı-

Bazı kelimeler vardır ki, şu veya bu devirde edebiyatın, hatta bütün hayatın diline takılıp, uzun zamanlar bu dilden ayrılmaz olur. Şu son yıllar edebiyatında bilhassa şiir lisanına kuvvetle yerleşen huzur kelimesi, bunlardan biridir.

Dokuz, on yıldan beri, bu kelimeyi Türk şiirinde, bir başka şiir unsuru haline koyacak derecede, tılsımlı bir söyleyişle kullanan ilk imzanın kim olduğunu şimdi bilemiyor fakat merak ediyorum. Edebiyat lisanımızın yeni kelimeleri ekseriya frenkçe veya öz Türkçe olduğu halde huzur kelimesi, garip bir istinâ ile, eski dilden ziyade yeni dilde yer etti.

Kelimeyi, yıllardan beri şiirlerini yakından takip ettiğim en genç şairlerin serbest veya muntazam mısralarında defalarca okudum. İçlerinde huzurun ferah verici manasını bilerek ve duyarak kullananlar kadar, bu kelimeyi manasını tanımadan sevip, şiirlerinde, sırf sevdikleri bir kelime olduğu için yerleştirenler de var.

Bana öyle geliyor ki, huzur kelimesi, nice yıllardan beri milletçe, hatta dünyaca aradığımız uzak bir saadetin tılsımlı ifadesidir. Bütün fikir ve medeniyet hamlelerine rağmen bir türlü huzura kavuşamayan bir devir ortasında; hele İkinci Dünya Harbi ve harp sonrası huzursuzluğu içinde; hüsranları ve yoksulluklarıyla yaşamış bir topluluk arasında şiir söyliyen gençlerin, bu kelimeye aşka benzer marazi bir hassasiyetle sarılmaları, ne sebepsiz, ne de mânâsızdır.

Huzur kelimesini nihayet bir roman adında ebedileştiren sanatkâr Ahmet Hamdi Tanpınar oldu. Bu mühim romanın adı, Okumaya devam et

“Yakup Kadri bu dünyaya tok ve yorgun gelmiştir”

23 Nis


Ahmet HÂŞİM

 

Nur Baba münasebetiyle

Nur Baba hikâyesinin intişarı, Yakup Kadri’yi ruzmerre hayatımızın ilk saf vakayiine çekti. Şahsi bin türlü münakaşaların mevzuudur, ismi her ağızda dolaşıyor. Denilebilir ki bütün İstanbul Nur Baba’nın badesiyle sarhoştur. Fakat halkın yeni tanımağa başladığı bu isim, biz aşinaları için, on üç seneden beri, bir insana mukadder olabilecek isimlerin en güzeli ve en sihirlisiydi.

Yakup Kadri, otuz beşi geçen nesle mensuptur. Bugün Türk hassasiyetine rakipsiz hakim olan bu nesil, edebiyatta Yakup Kadri’yi yetiştirmiş olmakla şan ve şerefinden emin ve varlığından mübalağa ile mağrurdur.

Fransız hâkimi Hippolyte Taine, eseri sanatkâra vasl ve rapteden alâkanın sıklığına dair ne söylemiş olursa olsun, bizde Yakup Kadri’ye gelinceye kadar, bilhassa edebiyatta, eserle müessir, yekdiğerine hiç benzemeyen ayrı şeylerdi. Her muharrir, ya kalın ses çıkaran bir cüce veya düdük sesli bir devdi; sesten boya intikal edilemezdi. Niceleri yırtıcı birer kurttu, gecelerin karanlığında arslanların sesini taklit ettiler; niceleri leş yiyici murdar kuşlardı, baharda bülbüller gibi öttüler. Körler, alemin bahar ve hazanından bahsettiler, cılızlar “kuvvet”i öğretmek istediler; timsahlar gözyaşı döktüler; alçaklar faziletten dem vurdular. Kalem ve kağıt bunların başlıca vasıtalarıydı.

Hâlbuki eserinin her satırını, insanlığının altınlarından nesceden Yakup Kadri’de şahıs ve eser, yekdiğerine aydınlıktan karışan iki meşaledir. Yakup Kadri’nin hiçbir yeniliği olmasaydı bile, Okumaya devam et

Bu Ülke Bir Acayip Ülkedir

19 May

-Erol Güngör-

 

Bir şark hikâyesinde bütün tarih şu üç kelime ile hülâsa edilir: Doğdular, yaşadılar, öldüler. Bu hülâsa bize nasıl ve niçin sualleriyle ilgili bilgi vermiyor, ama bütün o suallerin arkasında yatan gerçeği en veciz şekilde ifade ediyor. Doğum ve ölüm hakkında aynı kayıtsızlığı, miskin bir teslimiyetle de olsa, hepimiz göste­ririz, ama hayatın hikâyesi üzerinde milyonlarca ton keçiboynuzuna benzer lâf etmişizdir. Bütün bu yığının içinde bir damla balı bulacak insan pek nadir yetişiyor. İşte Cemil Meriç “Bu Ülke” altında neşredilen eserinde bize bu balı veriyor. Hacmi küçük, muhtevası büyük olan bu eseri gördükçe, sözü uzatarak ciltler dolusu kitap yazan, hatta her iki ayda bir yeni eser neşreden son devir allâmelerini hatırlayıp da, topuna birden:

Gılzetin fehmolunur hacm-i kitabından senin

dememek elde mi?

 

“Bu Ülke” bizim hâlâ devam eden batılılaşma hareketlerimizin kat’î ve veciz bir icmalidir. Siyasî müesseseleriyle, kendine ait dertleriyle, batıl itikat ve hurafeleriyle, her türlü saplantı ve sapıklıklarıyla Avrupa’yı benimseme gayretlerinin altına çizilen yekûn çizgisi. Çizginin altındaki hanede koskoca bir sıfır buluyor Cemil Meriç. Şimdiden sonra da aynı yolda devam etmek isteyen­ler bu sıfırın sağ tarafına -isterse soluna olsun- dizilmiş yeni sıfır­lardan ibaret kalacaklardır.

Cemil Meriç millî şahsiyetin iki ana unsurdan meydana gel­diğini, bunlar gidince şahsiyet ve cemiyet diye bir şeyin kalmaya­cağını söylüyor: dil ve din. Millet hayatında her türlü değişiklik, bu iki unsur muhafaza edilmek şartıyla, bir insanın geceleyin elbi­sesini çıkarıp pijama giymesi gibi arızî bir hâdisedir. Meriç’in “müstağribler kervanı” dediği Türk intelijansiyası gelip-geçici değişmeleri öz saymışlar, böylece elbise değiştirecek yerde elbisenin içine yeni bir insan -Avrupalı denilen bir zümrüd-ü anka, ve­ya bir ücûbe- koymak istemişlerdir. Onların bu tavrı âdeta bir kadına tasallut etmek için onun kocasına ait kıyafete Okumaya devam et

“Küçük adam” da kim oluyor?

24 Mar

-Cenk Ç. ÖZKÖMÜR-

“Hakikati aynada istiyorsun,

nasıl olsa ona orada dokunamazsın,

o da seni anlayamaz.”

Wilhelm Reich

Bazı yazarlar vardır. Eğer onları bir kez okuduysanız; artık okuyacağınız ve yazacağınız her metinde, onların ruhu, onların gölgesi de olacaktır. Buna engel olamazsınız.

Wilhelm Reich’ın eşsiz manifestosu “Dinle, Küçük Adam”, evrensel bir metin; ve sadece yazıldığı güne ya da günümüze hitap etmiyor: öncesi ve sonrası var. Bunun nedeni de: metnin tamamının, aslında büyük bir soyutlamadan ibaret olması.

Kavramlar, soyutlama yoluyla oluşturulur; fakat, kavramların içinin boşaltılması, çarpıtılması bir yana; ‘soyutlama’ kelimesinin kendisi bile, kimi zaman ‘var olmayan’ ya da ‘kıymet-i harbiyesi olmayan’ manâlarında telâkki ediliyor. Bu sebeple, metnin önemini, bu hataya düşmeden vurgulamalı.

*

Üniversitenin ne olduğunu anlamaya çalıştığım günler. Birçok kişi, derslerimize giriyor: aralarında sadece birkaç’ının ‘hoca’ olduğunu, ben ancak çok uzun süre sonra değerlendirebileceğim. Pazartesi sabahı sekiz buçuktaki dersinde Kadir Hoca, (Cangızbay) sınıfa ‘meşhur’ sorularından birini soruyor: “Kalemimi, buraya, defterin arasına koydum; arkamı döndüm ve o esnâda rüzgâr esmiş, defterin sayfaları çevrilmiş; tekrar önüme döndüğümde, bakıyorum ki: kalem yok! Bu durumda, ben ne yaparım?”

Soruya onlarca kişiden cevap geldi: Okumaya devam et

Yeni bir şair hakkında birkaç satır

22 Mar

-Ahmet Haşim-

Bundan on beş, on altı sene evvel, Galatasaray lisesi sıralarında henüz bir talebe iken, aruz vezninin mukassi darlığı içinde ciğerlerinin rahat teneffüs edemeyeceğini hissederek, Régnier ve Verhaeren’in Fransız nazmında yaptıkları inkılâbın tesiri altında, Türkçe şiir için, rüzgara göre dağılan, toplanan, sönen, canlanan, bir çoban ateşi tarzında, his tahavvüllerine ve ahenk zaruretlerine tâbi serbest bir vezin düşünmüş ve bunu “Yollar” ve “O belde” isimli iki manzumemde tatbik etmiştim.

Halk denilen büyük denizin fırtınalarına asla çıkamamış ve daima korkak kuğular gibi, havuz genişliğinde dar bir sahada kalmış olan diğer şiirlerim gibi “Yollar” da yeni şekliyle ancak mahdud bir genç zümresi içinde merakı tahrik etmiş ve bazı şiddetli münakaşalara mevzu teşkil etmişti. Bu münakaşalar sırasında, serbest nazmımın hakikatte bir “serbest müstezat” olduğunu, nazariyatta yed-i tulâ sahibi olanlardan öğrendim.

“Yollar” ve “O belde”nin intişarından sonra serbest müstezat genç nesillere mensup bazı şairler tarafından tatbik edilmek istenildiyse de yapılan bütün tecrübeler, âhenk itibariyle, kâfi bir muvaffakiyet temin ediyor görünmemişti.

“Serbest müstezat” aynı manzumade ancak bir bahrin muhtelif evzanını kullanmak hususunda serbestî verirken, bu hususiyete dikkat etmeyen şairlere, her iki mısrada bir bahir değiştirmekle, şiirin musikisinde gayr-ı mahsüs dereveler yerine, birbirini tutmaz sesler, atlama vücuda getiriyorlardı. Esasa riayet edilmeksizin yapılan bu Okumaya devam et

Eserin kendisini yoketmedikçe düzeltilemeyecek yanlışlar..

6 Mar

-Cesare Pavese-

Bir eserde hemen göze çarpan ya da okurken açığa çıkan yanlışlar, bu nitelikleriyle kolayca düzeltilebilecek, önemsiz yanlışlardır.

Asıl önemli yanlışlar, doğru olan bölümleri bile çarpıtan, o bölümlerin dengesini bozan yanılgılar ve köklü yanlışlardır. Eserin kendisini yoketmedikçe düzeltilemeyecek yanlışlardır bunlar.

Yüzeydeki göze çarpan yanlışlar, en çok, o yanlışların altında ne olduğunu belirtmeye yararlar.

1 Ekim 1939, Yaşama Uğraşı

Bu Ülke Bir Acayip Ülkedir

3 Şub

-Erol Güngör-

Bir şark hikâyesinde bütün tarih şu üç kelime ile hülâsa edilir: Doğdular, yaşadılar, öldüler. Bu hülâsa bize nasıl ve niçin sualleriyle ilgili bilgi vermiyor, ama bütün o suallerin arkasında yatan gerçeği en veciz şekilde ifade ediyor. Doğum ve ölüm hakkında aynı kayıtsızlığı, miskin bir teslimiyetle de olsa, hepimiz göste­ririz, ama hayatın hikâyesi üzerinde milyonlarca ton keçiboynuzuna benzer lâf etmişizdir. Bütün bu yığının içinde bir damla balı bulacak insan pek nadir yetişiyor. İşte Cemil Meriç “Bu Ülke” altında neşredilen eserinde bize bu balı veriyor. Hacmi küçük, muhtevası büyük olan bu eseri gördükçe, sözü uzatarak ciltler dolusu kitap yazan, hatta her iki ayda bir yeni eser neşreden son devir allâmelerini hatırlayıp da, topuna birden:

Gılzetin fehmolunur hacm-i kitabından senin

dememek elde mi?

“Bu Ülke” bizim hâlâ devam eden batılılaşma hareketlerimizin kat’î ve veciz bir icmalidir. Siyasî müesseseleriyle, kendine ait dertleriyle, batıl itikat ve hurafeleriyle, her türlü saplantı ve sapıklıklarıyla Avrupa’yı benimseme gayretlerinin altına çizilen yekûn çizgisi. Çizginin altındaki hanede Okumaya devam et