Arşiv | nietzsche RSS feed for this section

ayakta kalmak

29 Eki

-Rüşdü Paşa-

‘bir üslupta geçerli olan ne sözcükler, ne cümleler, ne de ritimlerdir.

yaşamda geçerli olanlar ise ne tarihler, ne ilkeler, ne de sonuçlardır’.

deleuze

ayakta kalmak yalnızca ahlâki bir hareket. yalnızca ahlâki olanların varlıklarının bir değeri olur. varlıklarının ve okumalarının.

yazı üslupla mümkün. yazıyı yazı yapan, çekiciliğidir, üsluptur. deleuze’e göre, iyi okuma biçimi, kitabı tamamen mahkûm etmektir, iyi okuma biçimi, metine, müzik dinler gibi, bir film seyreder gibi, davranmaktır.

hayat, zarafet, sağlık ve yaşamak sanatı, üç olayın aynı anda bir arada olması ile mümkün. zarif, sağlıklı ve iyi yaşamayanın bir hayatı olmaz, ölüdür, taklitçidir. zarafet, çekicilik. sağlık, doğa. iyi yaşamak, sanat. hayat, neşenin varlığı ile onaylanır.

bilgi ideali, okuma önündeki büyük engel. bir büyük engel daha var: hakikatin keşfi. ideal, hayatın reddedilmesine yol açan büyük tehlike. hakikatin şimdi/ burada maddileştirilmesi bir keşif imgesini oluşturur. diğer engel.

üç şey. sanatçı. doktor. mühendis. yalnızca sanatçı ve doktor hayatta kalır. sanatçı, araştırmacı değildir, yorumlayıcıdır. doktor, değerlendirmecidir. alışkanlıkların radikal bir şekilde değiştirilmesi Okumaya devam et

Reklamlar

Hristiyanlık, bizi İslam kültürünün mirasından etti..

26 Mar

-Nietzsche-

Hristiyanlık bizi antik kültürün mirasından etti, daha sonra da, bir kez daha, Müslüman kültürün mirasından etti. İspanya’nın harika Magribi kültür dünyası, bizim için, temelde, Roma ve Yunanistan’dan daha akraba, bizim duyum ve beğenimize daha yakın olan bu dünya, ayaklar altında ezildi (bunların ne tür ayaklar oolduğunu söylemeyeceğim).

Niye? Çünkü soylu, erkekçe içgüdülerden kaynaklanıyordu, çünkü yaşama Evet diyordu; hem de Magrip yaşamının nadide ve rafine hoşluklarıyla!… Sonradan Haçlılar, önünde toza toprağa yatmaları onlara daha yaraşacak birşeyle savaştılar –bir kültürle, ki, daha bizim ondokuzuncu yüzyılımız bile onun karşısında pek fukara, pek “geç” kalsa gerek. –

Tabii, istedikleri, talandı: Doğu, zengindi… Yansız olalım en azından! Haçlı Seferleri –yüksek bir korsanlık, başka birşey değil!-

Alman asilzadeliği, temelde Viking’ce olan bu asilzadelik, burada tam ortamını buldu: Kilise gayet iyi biliyordu Alman asilzadeliğinin ne işe yaradığını… Alman asilzadeleri, Kilise’nin “İsviçrelileri”, Kilise’nin bütün kötü içgüdülerinin hizmetinde hep, -ama işin parası iyi… Kilise’nin yeryüzündeki bütün soyluluklara karşı ölümüne savaşını tam da Alman kılıçlarının, Alman kanı ve cesaretinin yardımıyla yürütmüş olması!

Bu noktada bir sürü nahoş soru çıkıyor ortaya. Alman asilzadeliği yüksek kültürün tarihin hemen hiçbir varlık göstermez: nedeni sezinleniyor… Hristiyanlık, alkol –yozlaşmanın iki büyük aracı… Kendi başına alındığında, Müslümanlık ile Hristiyanlık arasında bir seçim yapmak söz konusu bile değil, tıpkı bir Arap ile bir Yahudi arasındaki seçim gibi.

Karar kendiliğinden verilir: burada seçmek, kimsenin elinde değildir. Kişi ya şandala’dır, ya da değildir…

Kaynak: Deccal, Çeviren: Oruç Aruoba, Hil Yayınları

Benim bilincimle sizin bilinciniz aynı bilinç değil artık..

20 Şub

-Albert CAMUS-

Marx bir yana bırakılırsa, us tarihinde Nietzsche’nin serüveninin bir benzeri daha yoktur; ona yapılan haksızlıkları ne kadar düzeltsek azdır. Tarihte başka anlama çekilmiş, ihanete uğramış felsefeler yok değildir kuşkusuz.

Ama Nietzsche’ye ve “nasyonal-sosyalizm”e gelininceye dek, baştan sona eşsiz bir ruhun soyluluğu ve çekişmeleriyle aydınlanan bir düşüncenin dünyanın gözleri önünde, bir yalanlar alayıyla, toplanmış cesetlerin korkunç yığınıyla süslendiği hiçbir zaman görülmemişti. Üstün insanlık öğüdünün yöntemli bir biçimde alt-insan üretimiyle sonuçlanması işte hiç kuşkusuz yerilmesi, ama aynı zamanda da yorumlanması gereken bir olay. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılların büyük başkaldırı akımının son noktası bu amansız kulluk olacaksa, bu başkaldırıya sırt çevirmek ve çağına seslenen Nietzsche’nin umutsuz çığlığını yinelemek gerekmez miydi: “Benim bilincimle sizin bilinciniz aynı bilinç değil artık.”

Kaynak: Başkaldıran İnsan s. 80

Can Yayınları 8. basım

“Akıl üzerine çalışacak kadar deli ve deli­lik üzerine çalışacak kadar da akıllıydım”

4 Şub

-Michel Foucault ile röportaj-

Vermont Üniversitesi’ne gelmeye niçin karar verdiniz?

Çalışmamın niteliğini bazı insanlara daha açık ifade edebilmek, onların çalışmalarının niteliğini tanımak ve kalıcı ilişkiler oluşturmak amacıyla. Ben ne bir yazarım, ne bir filozof, ne de entelektüel yaşamın önemli bir kişiliği: ben bir öğretmenim. Beni fazlasıyla tedirgin eden toplumsal bir olay var: altmışlı yıllardan bu yana bazı öğretmenler, aynı yükümlülüklerle kamusal bir kimlik kazanmaya başladılar. Ben, peygamberlik taslamak ve “oturun lütfen, size çok önemli şeyler söyleyeceğim,” demek istemiyorum. Ortak çalışmamızı tartışmak üzere buraya geldim.

Size genellikle “filozof etiketi yapıştırılıyor; ama aynı za­manda “tarihçi”, “yapısalcı” ve “Marksist” de deniyor. Collége de France’taki kürsünüzün adı “Düşünce Sistemleri Tarihi”. Bu­nun anlamı nedir?

Ne olduğumu tam olarak bilmenin gerekli olmadığını düşü­nü yorum. Yaşamanın ve çalışmanın temel önemini oluşturan şey, başlangıçtakinden farklı biri haline gelmektir. Bir kitap yazmaya başladığınızda sonunda ne söyleyeceğinizi bilseniz, onu yazmaya cesaret edeceğinize inanıyor musunuz? Yazı ve aşk ilişkisi için geçerli olan, yaşam için de geçerlidir. Oyun, ancak nasıl biteceği bilinmiyorsa zahmete değer.

Benim alanım düşünce tarihidir. İnsan, düşünen bir varlıktır. İnsanın düşünüş tarzı topluma, siyasete, ekonomiye ve tarihe bağ­lıdır; çok genel, hatta evrensel kategorilere ve biçimsel yapılara da bağlıdır. Ama düşünce ve toplumsal ilişkiler oldukça farklı iki şey­dir. Evrensel mantık kategorileri, insanların gerçekten Okumaya devam et

Tarih Kavramı Üzerine

29 Oca

Walter Benjamin-

Hep söylenegeldiğine göre, bir otomat varmış ve bu öyle yapılmış ki, bir satranç oyuncusunun her hamlesine, kendisine partiyi kesinlikle kazandıracak bir karşı hamleyle yanıt verirmiş. Geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında, sırtında geleneksel Türk giysileri bulunan, nargile içen bir kukla oturur­muş. Aynalardan oluşan bir sistem aracılığıyla, ne yandan bakı­lırsa bakılsın, masa saydammış gibi görünürmüş. Gerçekte ise masanın altında, satranç ustası olan kambur bir cüce otururmuş ve kuklanın ellerini iplerle yönetirmiş. Bu mekanizmanın bir benzerini felsefe alanı için tasarımlayabilmek olasıdır. Bu bağ­lamda sürekli kazanması öngörülen, “tarihsel maddecilik” diye adlandırılan kukladır. Bu kukla, bilindiği üzere, günümüzde ar­tık küçük ve çirkin olan, kendini göstermesine de izin verilme­yen tanrıbilimi de hizmetine aldığı takdirde, herkesle rahatça başa çıkabilir.

II

“İnsan doğasının en ilginç özelliklerinden biri”, der Lotze, “… bireyin bunca bencil oluşuna karşın, her şimdiki zamanın kendi gelecek zamanı karşısında kıskançlıktan bunca yoksullu­ğudur.” Bu düşüncenin götürdüğü sonuç içimizde oluşturduğumuz mutluluk tasarımının tümüyle belli bir zaman parçasının, yani kendi varlığımızın akışının bizim için yalnızca bir kez öngörmüş olduğu zaman parçasının rengini taşıdığıdır. İçimizde kıskançlık uyandırabilecek mutluluk, yalnızca soluduğumuz ha­vada vardır, konuşmuş olabileceğimiz insanlarla, bize kendileri­ni vermiş olabilecek kadınlarla söz konusudur. Başka deyişle, mutluluk tasarımı içersinde, kaçınılmaz olarak, bir tür ilahi kur­tuluşun titreşimleri de vardır. Tarihin konu edindiği, geçmişe ilişkin tasarım için de bu, böyledir. Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden ön­cekilerin içinde yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de duyumsamaz mıyız? Kulak verdiğimiz sesler içersinde, artık sus­muş olanların yankısı da yok mudur? Kur yaptığımız kadınların hiçbir zaman tanıyamadıkları kız kardeşleri olmamış mıdır? Böy­leyse eğer, o zaman geçmiş kuşaklarla bizimkisi arasında gizli bir anlaşma var demektir. O zaman demektir ki, Okumaya devam et

çember

3 Oca

-Cenk Ç. ÖZKÖMÜR-

“dostların birbirini terk edememesi,

çaresiz kalmadan başlanamayan bir hatadır.”

nietzsche

her kadın bir hayâlkırıklığıdır, asıl sevdiğimiz zihnimizdekidir.

her kadın demeye gerek yok, kadın demeli: türk değil de türk insanı demek gibi: fransız insanı, türk köpeği kedisi olurmuş gibi. madde 66: türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes türktür. totolojik. baudrillard’da okudum: istatistikî bir araştırmaya göre, istatistiklerin yüzde ellisi yalanmış.

*

o, bana eskiyi hatırlatıyor. bana eskiyi hatırlatan diğerlerinin, eskiye dair hatırlattıklarını söylemiyor, bambaşka şeyler söylüyor. benim de eski’den farkında olduğum bambaşka şeyler: güzel ya da çirkin, fark etmiyor. nokta-i nazar, önemli. Okumaya devam et

In vino veritas

30 Ara

-Friedrich Nietzsche-

İşin şaşılacak yanı, az içkinin, bir de sert değilse, alabildiğine keyfimi kaçırmasına karşılık, çok içmeye karşı bir deniz kurdu gibi dayanıklı oluşumdur.

(…)

Ama düşünceye dönük tüm yaradılışlara, alkollü içkilerden hepten uzak durmalarını ne denli salık versem gene azdır. Su, ne güne duruyor. Su almak için bol bol çeşmesi bulunan yerleri yeğ tutarım (Nice, Torino, Sils); bir bardak içki beni canımdan bezdirir. In vino veritas (şarabın içinde doğrular yatar) derler: Sanırım ki Okumaya devam et